الَّذِينَ, ism-i mevsûldür. كَفَرُوا ise cem-i müzekker gâib sigasında fiil-i mâzidir. Bu kelimenin masdarı, كَفْر/كُفْر’dür ve mutlak mânâda “örtmek” anlamına gelir. Tohumu tarlaya gömüp üstünü örten kimseye Arapçada sözlük mânâsı itibarıyla “kâfir” dendiği gibi, كَفَرَ اللَّيْلُ ضَوْءَ النَّهَارِ “Gece, gündüzün ziyasını örttü.” misalinde olduğu gibi gündüzün aydınlığını örten geceye de, kara bulutlara da, denize de, insanın vücudunu örten zırha da... sözlük anlamı açısından “kâfir” denir. Yine aynı kökten gelen “kâfûr” kelimesi ise, meyvenin tomurcuğu, henüz yaprakları açmamış gonca, buhurdanlıklarda yakılan ve örtülü olduğu hâlde yanmakla etrafa hoş bir koku saçan bitki gibi birkaç anlamda kullanılagelmiştir. Ayrıca kalça etlerine “kâfire” dendiğini daha önce zikretmiştik.
Lügat mânâsı itibarıyla “küfür” ve “küfrân”, nimeti örtüp görmezlikten gelmek ve nankörlük yapmak demektir. Bunun için bir kısım ehl-i tahkik ve ehl-i tefsir, إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا cümlesine, “Onlar ki kalblerindeki muhabbet kabiliyetlerini örttüler.” şeklinde mânâ vermişlerdir. Nitekim Duhâ Sûresi’ndeki, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitap eden وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an!” (Duhâ sûresi, 93/11) âyet-i kerimesinde geçen “tahdis-i nimet”, küfür ve küfrânın zıddıdır. Evet, O’nun mamur bulunması gereken ahlâk-ı âliye adına kendisine lütfedilen nimetleri örtmemesi telkin edilmiştir.