Yukarıda da ifade edildiği gibi, bu âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hak, kâfirlerin iman etmeleri için yanıp tutuşan, hatta yer yer heyecanlar yaşayan Habibi’ni (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta “Senden evvelki peygamberler de aynı ızdırabı çekmiş ve insanların kurtuluşa ermelerini istemişlerdi. Ancak öncekiler gibi bunlar da, Sen inzar etsen de, etmesen de iman etmeyecekler.” diyerek hakikat-i hâli ve onların âkıbetini haber vermektedir.
Burada akla, “Madem iman etmeyecekler, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) niçin ümmet-i davet olarak bu insanları kendine muhatap alıyor ve hepsini dine davet ediyordu?” şeklinde bir soru gelebilir.
Evet, Cenab-ı Hak onların iman etmeyeceğini bildiği ve Resûlü’ne de bildirdiği hâlde “Artık onları davet etme!” demiyor; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onları İslâm’ın aydınlık iklimiyle tanıştırabilmek için ızdırap soluklanıyor ve var gücüyle çalışıyordu. Çünkü nebinin gönderilmesindeki hikmetlerden birisi de, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerinde ifade edildiği gibi, O’nun yaptığı davete icabet etmeyenler aleyhinde bir hüccet olmasıydı.[6] Nitekim Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifesini yaptığına dair hayatının çeşitli dönemlerinde kendi ümmetinin şehadetini istemiş, onlar da “Nasihat ettin ve Allah’ın emrettiği şeyleri tebliğ buyurdun.”[7] diyerek şehadette bulunmuşlardı.
Burada izaha muhtaç olan hususlardan biri de şudur: Âyet-i kerimede iman etmeyecekleri belli olmuş, kalbleri, kulakları mühürlenmiş ve gözlerine perde inmiş kimseler için yine de teklifte bulunulması teklif-i mâlâ yutâk gibi zannedilebilir.