İçeriğe geç

Bu iki kalbin birbiriyle çok sıkı alâkası vardır ama, insanların çoğu bu alâkayı tam olarak anlayamamaktadır. Şu kadar var ki, insanın bedenine nispeten cismanî kalbi ne ise, ruhuna nispeten latîfe-i Rabbâniyesi de odur. Binaenaleyh nasıl ki, cismanî kalbin çalışması, vücuttaki bütün mekanizmaların fonksiyonlarını eda etmesine vesile olmakta, öyle de latîfe-i Rabbâniye de çalıştığı nispette insanın ruhanî hayatının yükselmesine, ruh plânında seyr-i ruhanisine, kemalâtın zirvesine tırmanmasına vesile olmaktadır.

Bu iki kalbi birbirine karıştırmamak gerektiği gibi, أُذُن (kulak) ile سَمْع (işitme)’yi ve عَيْن (göz) ile بَصَر (görme)’yi de birbirine karıştırmamak çok önemlidir. Vâkıa, bunları biz Türkçede kullanırken bazen müşterek bir unvanla bazen de farklı kelimelerle ifade ederiz. Mesela latîfe-i Rabbâniye olarak değerlendirilen şeye de; insan vücudundaki o cismanî organa da “kalb” deriz. Ancak, dilimizde bu cismanî kalbe, “yürek” dendiği hâlde latîfe-i Rabbâniye olan kalbe “yürek” denilmez. Bazen “iradeli” ve “cesaretli” mânâsına “yürekli insan” gibi tabirler kullanıldığı da olur ama, burada görüldüğü gibi, mutlak olarak değil, terkibe girdiğinde olur.

Latîfe-i Rabbâniye olan kalbin kendine has birtakım rükünleri de vardır. İnsanın içindeki bütün letâif, âdeta onun ordusu gibidir. Mesela insanın basarı, bir başka ifadeyle mânevî bakışı, onun nazarıdır; kalb onunla bakar. Akıl, kalbin ruhu, şuur ise aklı gibidir; aklı gibidir zira kalb, bilinecekleri, şuurla bilmektedir.

سَمْع kelimesi, Türkçeye tercüme edilirken, أُذُن kelimesinin ifade ettiği mânâyı da içine alarak işitmek, kulak ve dinlemek şeklinde mânâlandırılmasına rağmen Arapçada, سَمْع ile أُذُن mânâ itibarıyla birbirinden farklıdırlar. Zira Arapçadaki أُذُن kulağa, سَمْع ise daha ziyade kulakla harekete geçen işitme mekanizmasına denilmektedir.

185