İslâm’ın bütünüyle yaşandığı bir dönemde idare edenler ile idare edilenler arasında işte böyle bir adalet, müsavat ve eşitlik söz konusuydu. Bu prensipleri de bütün orijinalitesiyle İslâm getirip ikâme etmişti. Zira İslâm’da mevcut olan Hâlık-mahluk münasebeti insanları böyle hareket etmeye zorluyordu.
ı. Kur’ân Kimseye Ayrıcalık Tanımamıştır
Hz. Ömer’in, “Ebû Bekir, bizim efendimizdir. O, efendimiz Bilâl’i hürriyete kavuşturmuştur.”65 ifadesi de müsavat açısından çok mühimdir.
Bilâl, Habeşistan’dan gelmiş bir köleydi. O günün anlayışına göre, hürriyete kavuşsa da ona ‘seyyid’ yani ‘efendi’ denilemezdi. Zira efendi olmak için hür olmak yetmez, mutlaka asil ve zengin bir aileden gelmek icap ederdi. Buna rağmen Hz. Ömer, kefenin bir tarafına Hz. Ebû Bekir’i, diğerine de Bilâl-i Habeşî’yi koyuyor ve her ikisine birden, ‘Seyyidüna’ (Efendimiz) diyordu.
Yine Hz. Ömer, hançerlenip yatağa düştüğünde, o anda etrafında nice soylu, zengin ve âlim kişiler bulunmasına rağmen, kendi yerine imamete Suheyb-i Rumî’yi geçiriyor ve onun bu icraatı hiç kimse tarafından yadırganmıyordu.66 İşte bu durum, eşitlik ve müsavatın bu toplumda ruhlara ne derece sindiğini göstermektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, İslâm’daki müsavat ve eşitlik takva esasına dayanmaktaydı. “Allah katında en değerliniz, Allah’tan en çok korkanınızdır.”67 prensibinde ifadesini bulan bu esas, insanları bir ve eşit kabul ediyordu.
Buna göre hiç kimse, kendini bir başkasından üstün göremezdi. Çünkü herkes Allah katındaki kendi konumunun hakkını vermeye çalışıyor ve verememenin endişesiyle de tir tir titriyordu.
j. İşte Gerçek Eşitlik!
Dipnotlar
- 65 Buhârî, fezâil 23.
- 66 İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 2/421, 3/676.
- 67 Hucurât sûresi, 49/13.