K. Ticarî Yapı
İslâmî prensipler, akideden ibadete, ondan muamelata, tıpkı bir ağacın çekirdeğinden dal ve meyvelerine doğru gelişmesi gibi bir durum arz etmektedir. Vahy-i semavî ile beslenen, gelişen Din-i Mübin-i İslâm ve onun prensiplerini tekeffül eden Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ancak bütünüyle yaşandığı ve ondaki prensipler hazmedilip pratik hayata aktarıldığı ölçüde mü’minler, itikadî ve amelî düalizmden (ikilik) kurtulup iç aydınlığına ereceklerdir. Onun için biz, huzur ve saadeti büyük ölçüde içte aydınlanmaya bağlıyoruz. İslâm’daki ticarî yapı gibi bir konuda, böyle bir mesele ile giriş yapmamız da işte bundandır.
İnsanın mesut olup, emniyet ve güven içinde yaşaması, ancak mamur bir dünya ve aydın bir iç yapıyla mümkündür. Bu hususlardan hangisi ihmal edilse, mutlaka toplum hayatında bir aritmi yaşanmaya başlar ve insanın huzurundan bir parça koparılıp alınmış olur.
Son asırlar itibarıyla mânevî hayatta meydana gelen boşluk, insanları maddeciliğe ve bohemliğe sürüklemiştir. Tabiî, maddeyi bütün bütün ihmal edenler de spiritüalizm bataklığına yuvarlanmışlardır. Aslında her iki eksiklikte de beşer fıtratını tam bilememe söz konusudur.
İnsan, madde ve mânâ enginliği olan iki yönlü bir varlıktır. O değerlendirilirken iki yönü de birden nazara alınıp öyle değerlendirilmelidir. Şayet bir insan, bütün dünya hazinelerinin ortasında doğmuş ve büyümüş olsaydı ve madde ile alâkalı her türlü arzusu, isteği anında yerine getirilseydi, o yine kendisini mutlu ve mesut kılacak yollar araştıracak ve bu konuda bitmeyen bir uğraşı içinde olacaktı.