İçeriğe geç

Şüphesiz varlığın özü ve hulâsası, Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). O, Eşref-i mahlukattır. Cenâb-ı Hak O’nu sıfât-ı sübhaniye ve esmâsına en câmî bir ayna olarak yaratmıştır. İlk yaratılan nur, O’nun nurudur. Zira bizzat İki Cihan Serveri, “Allah’ın ilk yarattığı, benim nurumdur.”23 buyurmuşlardır. Bir başka hadiste ise, “Allah’ın ilk yarattığı, kalemdir.”24 denilmiştir.

Bundan da anlaşılıyor ki, kâinat kitabının yazılmasında kullanılan ilk kalemin mürekkebi, Allah Resûlü’nün nuru olmuştur. Aslında mürekkep de kalem de, O’nun nurudur. Zaten mürekkep ile kalem arasında fazla bir fark da yoktur. Yani Cenâb-ı Hak evvelâ o nuru yaratmış, ardından da her şey O’ndan gelişip şubelere ayrılmıştır.

Bununla beraber Allah Resûlü daima kendini insanlardan bir insan olarak kabul etmiş ve kendini hiçbir kimseden üstün görmemiştir. İşte O’nun nurlu beyanları ve ebedî gerçek…

“Beni Musa b. İmrân’a tercih etmeyin!”25

“Beni Yunus b. Mettâ’ya tercih etmeyin!”26

“Sakın, Hıristiyanların Hz. Mesih’te ifrat ettiği gibi bende ifrata düşmeyin; sadece, ‘Muhammed, Allah’ın kulu ve Resûlüdür.’ deyin.”27

Şu tablolar da bunun en açık delillerindendir:

Hicret esnasında Medinelilerden o güne kadar Allah Resûlü’nü görmemiş olanlar, O zannederek hep Ebû Bekir’in elini öpmeye çalışmışlardır. Öyle ki onu Allah Resûlü sanmışlardı. Ne zaman ki, o, eline yelpazeyi alıp Efendimiz’i serinletmeye başladı, iş o zaman anlaşılmış oldu. Neden öyle olmuştu? Zira o ana kadar Allah Resûlü, kendisini Ebû Bekir’den ayırıcı bir davranışta bulunmamıştı.28

85