Meselâ İmam Buhârî, elinin ulaştığı bütün sahihleri toplamaya çalışmış, bu sahihlerden meydana getirdiği eserine “el-Câmiu’s-Sahih” ismini vermiştir. Bilahare gelen bu sahanın üstadları, Buhârî’nin sahih hadislerle ilgili şartlarını taşımakla beraber, bu büyük imamın kendi zamanında ulaşma imkânı bulamadığı sahih hadisleri ihtiva eden istidrakler yazmışlardır. Bunların başında, Şafiî mezhebine bağlı, allâme ve mütebahhir Dârekutnî gelir ki, bu sahada yazdığı Sünen’i meşhurdur. Aynı sahada bir diğer meşhur eser de, Hâkim en-Neysâbûrî’nin Müstedrek’idir.
Hulâsa, diyebiliriz ki, hadisler, ta Devr-i Risaletpenâhî’den itibaren tespit ediliyordu. Daha sonra resmî tedvine izin verildi; hatta teşvik edildi ve derken pek çok istidat o alana yöneldi. Vâkıa, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir zaman bazılarına, “Benden Kur’ân’dan başka bir şey yazmayın.” demişti ama bu, belli bir dönem için söz konusuydu. Nitekim Buhârî’nin Kitabü’l-İlm bölümündeki bir hadiste, Allah Resûlü, Veda Hutbesi’nin kendisi için yazılmasını isteyen Ebû Şah karşısında ashabına: “Ebû Şah için yazın!” buyurarak bir döneme son veriyordu. Ayrıca, Allah Resûlü’nün, Abdullah İbn Amr İbn Âs’a bir münasebetle, “Yaz, bu ağızdan doğrudan başkası çıkmaz.” buyurduğunu, Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd kaydediyorlar. Ehlinin bildiği ve bizim de bir nebze “Sonsuz Nur” isimli kitabımızın son kısmında arz etmeye çalıştığımız üzere, sahabe (Allah hepsinden razı olsun), Allah Resûlü’nün hadislerine, dinî bir gayretle sahip çıkmış ve dolayısıyla da daha önceki ümmetlerin başına gelen nebevî mirasın korunamaması felâketi, bu ümmetin başına gelmemiştir.