Aynı zümre, bazı kimselerin Hz. Mesih, bazılarının da Hz. Üzeyir hakkında, –hâşâ– “Allah’ın oğlu” demeleri gibi Hz. Ali’ye de, –hâşâ ve kellâ– “Allah girdi (hulûl etti).” demiştir. Zaten daha önceki bazı dinî yorumlarda, biraz da enigmaya dönüştürülerek anlatılmak istenen, işte bu kapalı hulûl ve ittihad telakkisidir ki, din adına girmedik mâbet bırakmamıştır. Bazıları, konuyu şöyle-böyle eğip-bükse de, işin üzerinde ciddî durulduğunda görülen odur ki, Allah –hâşâ– pasif bir ilâhtır; insanları affedemeyecek, onlarla münasebeti olamayacak ölçüde pasif. O, ancak bir şahsa hulûl ve biriyle ittihad ettikten sonra aktif hâle gelebilir. Ve işte bu şekilde felsefî pasif ilâh anlayışı aktif bir hâl alır; sonunda da bir insan bedenine giren veya bir insan şeklinde tezahür eden bu ilâh, kendisini feda etmek suretiyle insanların günahlarını temizlemiş olur. Evet, nihayet karşımıza, ne riyazî (matematikî) olarak kavrayabileceğimiz, ne de ulûhiyet hakikatiyle telif edebileceğimiz böyle bir inanç, bir doktrin çıkıverir.
İşte bu türden çarpık anlayış ve düşüncelerin geçmişine ve menşelerine bir göz atıverince, bugün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sünneti hakkında söylenen uygunsuz sözlerin, öyle yeni ve bugüne ait olmadığı anlaşılacaktır. Öteden beri çarpık düşünce sahipleri, büyük insanları tam kavrayamadıklarından ve onları kendi çerçevelerinde ihata edemediklerinden, bazen herhangi bir insanı, bazen de böyle büyük kimseleri kendi seviye veya seviyesizliklerine çekmek istemişlerdir. Onlarda da, tıpkı kendilerindeki gibi kaprisler, şehvetler, kinler, nefretler bulunduğunu; keza onların da yer yer va’de vefadan (verdikleri sözden) döndüklerini, ihanet ettiklerini/edebileceklerini, ismetlerini koruyamadıklarını, tebliğde muvazaaya girdiklerini iddia edegelmişlerdir.