İçeriğe geç

Efendimiz hakkındaki bu türden çarpık düşünceler, Müslümanların Neoplotanist düşünce ve Grek felsefesiyle tanıştıkları andan itibaren ortaya çıkar ve büyük ölçüde, Abbasilerden Me’mun zamanında kitaplarla İslâm’ın ilim ve kültür hayatı içine girer. Kur’ân’ın mahluk olup-olmaması konusu da bu düşünceyle gelip İslâm ilâhiyatının içine giren meselelerdendir.

Selef-i salihîn döneminde, Kur’ân mahluk mu değil mi gibi mülâhazalar asla söz konusu değildi. Onlar, Kur’ân’a: “Allah onu bize nasıl gönderdi ve Peygamber Efendimiz nasıl talim buyurduysa” öylece inanır; onu, iniş keyfiyeti, o andaki veya hâlihazırdaki durumunun, Allah’ın Kelâm sıfatıyla münasebeti ve “kelâm-ı nefsî mi, kelâm-ı lafzî mi” gibi konuların hiç münakaşasını yapmadan, “Kelâmullah” deyip kabul ederlerdi. Ne zaman ki birileri çıkıp, bu münakaşayı ortaya attı; işte o zaman, İmam Ebû Mansur el-Matüridî, Ebû’l-Hasan el-Eş’arî gibi muhakkik zatlar, ihtimal temel prensipleri Hasan Basrî Hazretleri, Sevrî ve Ebû Hanife’nin düşüncelerinden alarak, Kur’ân’ın, kelâm-ı nefsî olması itibarıyla Kelâm sıfatının bir yönünü teşkil ettiğini ve bu zaviyeden ona “mahluk” denemeyeceğini; ancak mahlukata taalluku itibarıyla yazılmış hâline “mahluk” denebileceğini söyleyip, meseleyi kapamak istediler.

Kur’ân’a ait bu gerçeği koruma uğrunda pek çok insan, işkenceye uğradı. Bunlar arasında, büyük hadisçi, “Müsned” gibi dev bir eserin müellifi ve mezhep sahibi Ahmed İbn Hanbel de vardı.. ve işte bu zatlar, hayatlarının büyük bölümünü böyle bir meseleden dolayı hep hapishanelerde geçirdiler.

5