O zât, en sıkıştığı bir dönemde, yani kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hz. Hatice Validemiz’i kaybettiği, çok hüzünlü olduğu bir dönemde, hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın miracına mazhar oluyor ve hiç kimseye lütfedilmeyen bir ilki gerçekleştiriyordu. Bazı hadis kitaplarında anlatılan şekliyle, O’nun vücudundan cismaniyete ait bir parça kesilip atılıyor ve mahiyeti, semaları bedeniyle beraber tayeran etmeye müsait hâle getiriliyordu.
Bu hususlar, öyle “postacı” tabiriyle geçiştiriliverecek şeyler değildir. Vahyi alma bir sırra bağlıdır. Bu öyle bir sırdır ki, o seviyeyi ihraz etmeyince ona ulaşmak mümkün değildir.
Miraç, başlangıcı itibarıyla, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden ilâhî bir ikramdır.. ve o, Allah’ın varlığına delâlet eden harikulâde bir hâl olarak da, Efendimiz’in bir kerametidir. Aynı zamanda miraç, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmakla mükellef olduğumuz bir kısım sorumluluklarla geriye döndüğünden dolayı da, sonucu itibarıyla bir mucizedir.
Demek ki Allah Resûlü, öyle bir hususiyetle serfiraz kılınıyor ki, hiç kimseye müyesser olmayan bir ikrama, hem de bedeniyle, cismaniyetiyle mazhar kılınıyor; ve bu mucize, başka değil O’nun kulluğuna bir armağan olarak veriliyor.. O, öyle bir kulluk ortaya koyuyor ki, kulluk adına kendisine aralanan kapıdan içeriye girerken, âdeta o kapının sövelerini zorlayarak içeriye giriyor ve kendisinden bekleneni aşmak suretiyle kendi rekorunu kırıyor.