Kırık Testi: İSTİKAMET ÂBİDELERİ

Herkul | . | KIRIK TESTI

Bunlar bakışlarında bütüncüllerdir; doğru görür, doğru düşünür ve her hamlelerini hak mülahazasına bağlarlar. Nefis ve mâverâ-i tabiat arasındaki gel-gitleri hep bu temel espri etrafında cereyan eder. Onlar yerinde irade ve şuur merceğini kendi iç dünyalarını temaşaya yönlendirir ve fıtrat-ı asliyelerini kontrole koyulur; ardından da hemen onu ötelere ve ötelerin de ötesine tevcih ederek Yaratan’a iç döker, arz-ı halde bulunur, ahd ü peymân yenilemesine girer ve yerlere yüz sürmeye dururlar. Farkındadırlar “âyine-i samedâniye” olduklarının, bütün kevn ü mekânlara bir fihrist olarak yaratıldıklarının.

Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek için çırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir.. mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle oturur-kalkar.. çok defa “Onları kirlettim!” endişesiyle, arınma adına Hakk’a teveccüh kurnalarına koşar.. ve sürekli “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin hakkını tam veremediği düşüncesiyle sızlanır dururlar.

Böyleleri, değil bu olumsuz şeylere tahayyül dünyalarında dahi kapı aralama, en küçük bir rüya kirliliği, tasavvur isi-pası, durağanlık sisi-dumanı karşısında bile tir tir titrer, yeni yeni teveccüh vesileleri aramaya koyulur.. ve her zaman elleri rahmet ve mağfiret kapısının tokmağında ruhanilerle atbaşı bir hayat sürdürürler.

Onlar birer kurbet eri, vuslat sevdalısı iseler, böyle yanıp tutuşanların yolu da aşk u iştiyak-ı likaullah güzergâhı olmalıdır. Evet, kendi uzaklıklarını aşıp o en yakınlardan yakın Zât’ın “bî kem u keyf” maiyyetine erme helezonu da bu olsa gerek!.. Erilecek ufka erenler böyle bir azm u ikdamla ermişlerdir; heva ve heveslerinin ağına takılıp kalanlar ise takılıp yollarda kalmışlardır.

Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farz ettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten “Ya Rab!” deyip sızlanmışlardır. Kamer-i Münîr ve mutlak manadaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzergâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenâb-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin!..

Şimdi isterseniz bu nurani yolculuğun biricik pişdârı, gelmiş-geçmiş bütün kudsîlerin seçkinlerden seçkin müşârun bi’l-benânı olan Rehnümâ ile, O’na bakıp kendimizle yüzleşme kapısını -tabiî işin hakikatinin deryada damlası ölçüsünde olduğu kaydıyla- aralamaya çalışalım.

Akrabü’l-mukarrabîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkin tavrı ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı, akşamı ayrı bir teveccüh demi, içini Allah’a döker ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. -Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..[1] der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren bir tevazu ve mahviyet tavrı sergilerdi.

Yine günün aydınlığa kaydığı aynı dakikalarda, kendilerini ölüm uykusuna salmış kalbzedelere temcîd ve araftakilere tenbih edalı içten iniltileriyle rahmet kapısının tokmağına şu sızlanışlarla dokunurdu: “Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan; haddi aşmaktan, başkalarının hukukuna tecavüz etmekten, hukukuma tecavüz edilmesinden; hata işlemekten ve bağışlanmayacak günaha girmekten -Bunlar O’nun tahayyül dünyasından bile fersah fersah uzak şeyler- Sana sığınırım.”[2] Keşke bu iç döküşün çeyreği bizde ve bizim serkârlarımızda da bulunsaydı!..

Nübüvvetinden önce ve risaletle serfiraz kılındıktan sonra, hayat-ı seniyyelerinin hemen her safhasında, nefis ve hevasını kayd u bend altına almış olmasına rağmen, her yeni tulûu yepyeni tulûatlarla, her zaman temkin edalı lâl ü güher şu sözlerle karşılardı: “Rabbim, beni nefsimle baş başa bırakırsan, altından kalkılmaz bir zaafa, kahreden bir ihtiyaca, belirsiz bir günah ve hataya itmiş olursun.” İçini hüşyar bir ruhun sesi-soluğu olarak bu ifadelerle dillendirdikten sonra kendine yakışan o mübarek teveccüh ve yakarışlarını şu ifadelerle noktalardı: “Ben yalnız ve yalnız Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımı -Ruhum Sana kurban, hangi günahını?!.- bağışla; zira günahları bağışlayacak yalnız Sensin, Sen!”[3]

İç döküşlerine devam eder; tahayyül dünyasına bile gelmeyen nefis ve şeytana karşı -bence bendelerine tenbih sadedinde- “Allahım, nefis ve şeytanın şerrinden, şerareleriyle bana bir kötülük yapmalarından ve bir Müslümana kötülük yaptırmalarından Sana sığınırım.”[4] der ve bu içten iniltilerini dört defa tekrar buyururdu. Bu temkin üstü temkine canlar kurban; yetinmezdi bunlarla, eli rahmet ve hıfz u riayet kapısının tokmağında, “Ey Hayy u Kayyûm olan Allahım, rahmetini vesile ederek Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah buyur ve beni göz açıp kapama süresinde dahi nefsimle başbaşa bırakma!”[5] diye niyaz ederdi. Hayatını bata-çıka götürenlerin kör gözlerine, sağır kulaklarına sokulsun!..

O, nefis ve hevaya karşı -O’ndan kilometrelerce uzak olsalar bile- o kadar duyarlı ve hassastı ki, milyonda bir ihtimalle dahi O’nun o nurefşan düşünce dünyasına gölge edememişlerdi, edemezlerdi de!.. Biz yine, “derbeder bendelerine bir ders” deyip bir adım geriye çekilerek, o Söz Sultanı’nın teveccüh ve iniltilerine bir kez daha kulak kesilelim: “Allahım, nefsimin ve zimamları Senin elinde olan her varlığın şerrinden Sana sığınırım.”[6] Bu ne duyarlılık ve engin bir temkin duygusudur!..

Can alıcı hasımları bile O’na ayıbın en küçüğünü dahi isnad etme küstahlığında bulunmamış, bulunamamışlardı. Hem nübüvvetten evvel hem de ondan sonra eminler emini olarak biliniyor ve öyle yâd ediliyordu. Ama O’ndaki o yükseklerden yüksek ufka bakın ki, sanki bir ayıbı varmışçasına -biz yine bunlara, “rehberin terbiyegerdelere tenbihi” diyelim- “Allahım, bütün ayıplarımı setret ve beni bütün korku ve endişelerimden emin kıl!”[7] der dururdu. Mehâfet ve mehâbet düşünceleri itibarıyla her zaman tir tir titreyen bir gönlü vardı ve O bu konuda arkasındakilere gerçek fazilete giden güzergâhı işaretliyordu.

Uyurken de, “O bizim gibi uyurdu” demek O’na karşı büyük bir saygısızlıktır. Zira O, “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz”[8] diyerek bu konuya da bir nokta koymuştu. Ne var ki bu melekler üstü mümtaz ruh, kendince o farklı uykuya yönelirken dahi ciddi bir teveccüh-ü tâmla Hakk’a yönelir ve “Bismillah diyerek yan gelip yattım.. Allahım, günahımı yarlığa, şeytanımın sesini-soluğunu kes, nefsimle alakalı rehini çöz, beni katında o en yüce konumdakilerin arasına koyuver!..”[9] derdi. O dillere destan mümtaz konumuna rağmen bu iç çekişte dahi bizlere neler fısıldıyor neler…

O’nun miracı namaz kafiyeli, namazları da miraç edalıydı. O, salât unvanıyla bu yerdeki miraca yürürken bütün tavırlarında ihsan televvünleri belirir, varıp Hak karşısında el pençe divan durunca da dudaklarından, yapılacak ameliyenin “beraat-i istihlal”i nev’inden, şu mübarek sözler dökülürdü: “Allahım, Melik’sin, Senden başka ilah yoktur. Sen benim biricik Rabbimsin; ben ise Senin kulunum. Nefsime zulmettim; günahımı itiraf ediyorum, -Ey Canlar Canı, hangi günah?!.- bütün günahlarımı bağışla; Senden başkası onları yarlığayamaz.. beni ahlâk-ı haseneye hidayet buyur; zira ancak Sen hidayet edersin!.”[10] Bunlar, bizleri de o ufka çağırma niteliğinde şeyler; Allah bizi de o hidayet-i tâmmeye mazhar buyursun…

“Günah!” deyip inlediği husustan mağrib-maşrık arasındaki mesafeden daha uzaktı ama O, kalem ve mürekkebin sükût murakabesine dalıp yazmaz oldukları hata addettiği şeylere karşı dahi -hatalar O’nun rüyalarına bile misafir olmamıştır- olabildiğine bir temkin duygusu ve ihsan ahd ü peymanı ile içini dökmüş ve inlemişti : “Allahım, beni hatalarımdan, iki kutup arasındaki mesafe uzaklığıyla uzaklaştır. Rabbim, beni hatalarımdan, -kirleri en iyi temizleyenden kinâye- saf su, kar ve dolu (mâyi’iyle) arındırıyor gibi arındırıver.”[11] Bu ne derinlik, can içre Canım!.. Sen;

Sultan-ı Rusül Şah-ı mümeccedsin Efendim

Biçarelere devlet-i sermedsin Efendim

Divan-ı ilâhîde serâmedsin Efendim

Menşûr-u “Le’amruk”le müeyyedsin Efendim.

(Şeyh Gâlib)

Ey ziya-i himmet ve şem’-i tâbânım, böylesi iç döküş ve sızlanışlarınla “ben” deyip bizi o nurlu yolunda kendimiz olmaya çağırıyorsan, bizler sergerdanlarımız ve serkârlarımızla o ufka veda edeli yıllar oldu. Bizler, reca edalı tüllenen hülyalarımızla Senin yeni teveccühlerini bekliyoruz; Hak adına daha fazla bekletme!.

Hususiyle o has hâlene baktığın gibi kıtmîre de bak,

Ve kutsî aşkınla onu da cayır cayır yak;

Kararmasın atmosferi sensizlik hüznüyle,

‘O da bendendir’ de ki kalmasın Senden ırak.

Namazın sidretü’l-müntehâsı sayılan, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ fehvasınca[12] kulun Allah’a en yakın olduğu halde, “Baş ayak aynı yerde, öper alnı seccade; işte insanı kurbete taşıyan cadde.” sözleriyle tahşiyelendirilen ufka yönelirken ve hiç kimse karşısında eğilmeyen mübarek başını en derin bir tevazu hissiyle yerlere sürerken, bir farklı üslupla içini döker ve şöyle sızlanırdı: “Allahım, bütün günahlarımı -Ey لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ile[13] serfiraz şehinşâhım, Rabbin Sana geçmişte günah işletmedi; gelecekte günaha açılacak kapı ve pencereleri de Senin sadakat kilidinle kilitledi; söyle yüce şanın aşkına, Siz neye günah diyorsunuz!- evet, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini, hepsini bağışla!”[14] Keşke bu melek soluklarını aşkın inilti ve sızlanışları, hayatlarını günah levsiyatı içinde geçirenler de anlayabilselerdi!.. Heyhat, kalbî hayata veda etmiş, ruh ufkundan habersizler bunları ne duyar ne de anlarlar.

İliklerine kadar Hakk’a kurbet ve o kurbetle zevk-i ruhaninin zirve yaptığı teşehhüdde O yine kendi marifet derinliğiyle doğru orantılı inler ve gönül tellerinden kopup gelen şu sözlerle ruhunun erişilmezliğini dillendirir: “Allahım, nefsime çok zulmettim -bu da biz bilmezlere bir hatırlatma herhalde- günahlarımı bağışlayacak yalnız Sensin Sen, nezd-i ulûhiyetinden hususi bir mağfiretle bağışla beni, bana merhamet buyur; şüphesiz yegâne Gafûr ve Rahîm Sensin.”[15]

Ah keşke bizler de “Rehber ve Rehnümâ nerede, biz neredeyiz?” deyip içten içe sızlanabilseydik!.. O, bizim için her zaman söz konusu olabilen, O’nun ufkundan da fersah fersah uzak bulunan bir kısım gönül karartan ahval için sızlanır ve engin bir yakarış ile duygularını şöyle seslendirirdi: “Allahım, kalb katılığından, gafletten -nerede onlar nerede Senin ufkun?!.- fakr u zaruretten, küfürden, fısktan, muhalefet mülahazasıyla birilerine düşmanlık tavrı almaktan, riyadan, süm’adan Sana sığınırım!”[16] Bilmem ki bu teyakkuz ve temkin, baş döndüren böyle bir derinlikle, o Masum-u Mutlak’ın dışında -mele-i a’lânın sakinleri dâhil- başka biri tarafından duyulmuş mudur? Ben zannetmiyorum; kimse de ihtimal veremez…

O Kamer-i Münîr’in tazarru, niyaz ve yakarışları adına deryadan damla bu kadarıyla mevzuya bir noktalı virgül koyarak, “Konu bitmedi, sırada o Mâh-i Tâbân’ın hâlesi sayılan ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ var.” diyor ve yanlışlarımdan ötürü Allah’tan afv u mağfiret diliyorum…

***

[1][1] Ebu Davud, edeb 108.

[2][2] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/520; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[3][3] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/521; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5/119; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[4][4] Tirmizî, deavât 105; Ahmed b. Hanbel, Müsned 11/171.

[5][5] Ebu Davud, edeb 107; Ahmed b. Hanbel, Müsned 34/75; Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağîr 1/270 (Lafız Taberânî’den).

[6][6] Taberânî, ed-Dua s.128; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 7/122.

[7][7] Ebu Davud, edeb 107; İbn Mâce, dua 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned 8/403.

[8][8] Buhârî, menâkıb 24; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 125.

[9][9] Ebu Davud, edeb 107.

[10][10] Müslim, salâtü’l-müsafirîn 201; Ebu Davud, salât 124.

[11][11] Buhârî, ezan 89; Müslim, mesâcid 147.

[12][12] Müslim, salât 215; Ebu Davud, salât 160.

[13][13] Fetih sûresi, 48/2.

[14][14] Müslim, salât 216; Ebu Davud, salât 156.

[15][15] Buhârî, ezan 151; Müslim, zikr 48.

[16][16] Hâkim, Müstedrek 1/712.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ocak sayısında neşredilen başyazıdır.

Tags: , , , , ,