İkindi Yağmurları – İkram mı? Keramet mi?

İkindi Yağmurları – İkram mı? Keramet mi?

Üstad Hazretleri velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın ve samimiyetin dahi kerâmeti olduğunu belirtip “Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.” diyor.

“Kerâmet” ihsan, lütuf, cömertlik mânâlarına gelen “kerem” kelimesinden türetilmiştir ve Allah’ın halk etmesiyle hak dostlarından sâdır olan fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir.

Velâyetin kerâmeti, şimdiye kadar görülmüş; tarifinde de mucize ile arasındaki fark ortaya konulmuş. “Mucize”ler, peygamberin peygamberliğini ispata matuf emâreler, alâmetlerdir; Allah’ın yaratması ile peygamberin elinde gerçekleşen hârikulâde şeylerdir. Böyle hârikulâde şeyler, peygamberlerin dışında, Hak dostlarının eliyle ortaya konuyorsa, Allah onları veliler vesilesiyle yaratıyorsa, onlara da “kerâmet” deniyor.

Hazreti Bediüzzaman, kendi döneminde zuhur eden bir kısım hârikulâde hallere, kendisiyle de irtibatlı tevafuklar, vifâklar, ittifaklar ve güzel şeylere -bazıları rahatsızlık duyar diye- “kerâmet” deme yerine, “ikrâm” ifadesini tercih ediyor.

Siz de isterseniz öyle diyebilirsiniz. Doğrudan doğruya “kerâmet” demede, meselenin çok hafif, dolaylı yoldan, insanın kendi hususiyetlerine ait olması gibi bir mana melhuzdur. Fakat “ikrâm” denince, iş Sahibine verilmiş olur. İkrâm kelimesi, “if’âl” babındandır; esasen “birisi tarafından o ikrâm, o kerâmet lütfedilmiş” manası vardır. Dolayısıyla, Fâil-i Hakiki’yi (celle celâluhu) hatırlatma adına, “ikrâm” deme -başkalarının rahatsızlığının da ötesinde- daha ciddî bir espriye bağlıdır. İkrâm-ı İlâhî; bir “ihsân-ı İlahî”, bir “utûfet-i Rabbâniye”, bir “utûfet-i şâhâne” de diyebilirsiniz buna.

Ama velilerin kerâmeti, öteden beri olmuştur. Neye kadar? Zât-ı Ulûhiyet ile “üns billah” ufkuna ermeye kadar.. “Hazîratü’l-Kuds”a ulaşmaya kadar.. -Aklımız ermez bu türlü şeylere.- İlâhî tecelliler ile postnişin olmaya kadar.. Meseleyi biraz Kur’ânî makuliyet çerçevesinde ele alarak böyle dedim. İlâhî tecelliler ile doğrudan doğruya postnişin olmaya kadar… Artık her şeyi, nasıl esiyorsa öyle görme, öyle duyma. Ne “Ef’âl-i İlâhiye”, ne “Esmâ-i İlâhiye”, ne “Sıfât-ı Sübhâniye” ne de “Zât-ı Baht” mevzuunda herhangi bir tereddüde meydan bırakmayacak şekilde yakîne ulaşma. Tasavvuftaki ifadesi ile, her şeyi “Hakka’l-yakîn” ufkundan rasat etme… İmam Rabbânî hazretleri, “O, ancak Ahirette olacak!” diyor bir mektubunda; bir başka mektubunda ise, “Dünyada da bazı kimseler için bu (hakka’l-yakîn) müyesser olabilir!” diyor.

Cenâb-ı Hak, sizleri, ona mazhar eylesin!.. Ama mazhar ettiği o şeyleri de O’ndan bilme mazhariyet ve idraki ile -aynı zamanda- şereflendirsin!.. Yoksa kendinden bilme, hiç farkına varmadan enâniyete, gurura, kibre, ucba insanı ittiğinden dolayı, kazanma kuşağında kaybettirir tamamen; insan, hiç farkına varmadan Bel’am İbn Bâûra ufkundan birden bire Bel’am İbn Bâûra gayyasına yuvarlanır; Bersîsâ ufkundan birden bire Bersîsâ gayyasına yuvarlanır; hafizanallahu teâlâ.

Kerâmet, bu; bazen Hak dostu, kıymetli şahıslar eliyle Allah’ın yarattığı hârikulâde şeyler. Hazreti Şâh-ı Geylânî gibi… Bildiğiniz velileri diyeyim: Muhammed Bahâuddîn Nakşibendî… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Ebu Hasan Şâzilî hazretleri… Hâlâ tâbîleri var, devam ediyor dünyanın değişik yerlerinde. Mustafa Bekrî Sıddîkî hazretleri… Hâlâ tâbîleri devam ediyor, Türkiye’de bile uzantıları vardı; Kıtmîr’in tanıdığı insanlardan da vardı onlara tâbî olan, o yolda olan; Ehlullahtan, Hanefi mezhebinde olanlardan başta gelen bir serkârdır aynı zamanda. Bunların hepsinin elinden böyle hârikulâde bazı şeyler meydana gelebilir; Allah, bunları yaratır. Zât-ı Ulûhiyete nispet edilmesi açısından “ikrâm-ı İlâhî”dir; fakat o meseleye, hârikulâde olması itibariyle “kerâmet” deniyor.

“En büyük kerâmet, arızasız ve aralıksız Kur’ân ahlâkıyla yaşamaktır ve Allah’a en yakın olanlar da zannediyorum işte bu ruhun temsilcisi olanlardır.”

Böyle teker teker fertlerin kerâmetleri olduğu gibi; bir de şahs-i manevînin kerâmeti vardır. Tamamen bütünleşmiş, âdetâ tek bir insan haline gelmiş, bir “bünyân-ı marsûs” gibi olmuş insanların birlikteliğinin kerâmeti… Artık ayrı ayrı Ali, Veli, Bekir, Mustafa değil; Ali, Veli, Bekir, Mustafa’nın biri göz, biri kulak, biri dil, biri dudak, biri el, biri ayak, biri kalb, biri his, biri vicdan, biri bilmem ne; bir bütünün parçaları, bir bütünü meydana getiren uzuvlar haline gelmiş; âdetâ tek bir fert. Vifâk ve ittifak -Hazret’in dediği gibi- tevfîk-i İlâhî’nin vesilesidir. O tevfîk-i İlâhînin tecelli dalga boylarından bir tanesi de kerâmet ise şayet, işte böyle bir vifâk ve ittifak, öyle bir ikrâm-ı İlahîye, öyle bir kerâmete vesile olabilir. Evet, aynı zamanda o vifâk ve ittifaktan da -bir velinin eliyle olduğu gibi- bir kerâmet meydana gelebilir.

Kerâmetin meydana gelmesi mevzuunda Ehlullâhın mütalaaları farklıdır. Mesela, bazen insan, “tayy-i mekân” yapabilir; burada duruyorken, bir başka yerde de görünebilir. Hani bildiğiniz, büyük bir zatı, zindanda iken mescitte namaz kılarken görüyorlar. Sonra zindancıyı, oradaki gardiyanı, başgardiyanı tedip ediyorlar: “Ne diye bu adamı bırakıyorsunuz, mescide geliyor!” Fakat o kabul etmiyor onu; yani, kendisinin hem orada hem orada olduğunu kabul etmiyor da diyor ki: “Bazen bazı kimseler bazı insanlar suretinde temessül eder, öyle bulunurlarmış!”

Fakat öteden beri kabul edilmiş cârî bir durum var, bir hakikat var. “Ebdâl” (“Bedîl”in cem’i olup temiz, safderûn, derviş adam mânâlarına gelen ve Evliyâullahtan halkın işlerine nezaret etmeye mezun, ilâhî icraatın perdedârları ve alkışçıları hakkında kullanılan bir tabirdir.) esasen vücûd-i necm-i nurânîleri ile bir anda on yerde bulunabiliyorlar âdetâ. “Vücûd-i necm-i nurânî”leri, “vücûd-i necm-i sâkibî”leri, “vücûd-i necm-i hâkânî”leri ile. Tasavvufa ait ifadeler bunlar. “Vücûd-i necm-i nurânî” tabirini, Miraç münasebeti ile, Efendimiz hakkında, Hazreti Pîr de kullanıyor. Burada, sizin içinizde otururken, orada Kâbe’yi tavaf ediyor; sizin içinizde otururken, Muvacehe karşısında اَلصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ diyor, Hazreti Ebubekir’e selam veriyor: “Ey Sıddîk, esselâmu aleyke!” diyor. Bu türlü “ikrâm-ı İlâhî” dediğimiz kerâmetler zuhur edebilir şahıslarda.

Şahıslarda öyle kerâmetler zuhur edebilir; fakat mesele sadece buna münhasır değildir. Esasen tamamen her meseleyi “ihlas”a, “ihsan şuuru”na, “iştiyâk-ı likâullah”a bağlamış insanlar, bunları çok beride mütalaa ediyorlar. Öyle ki, hani bir yerdeyken on yerde birden görünmeden bahsedilince “Yahu bırak o türlü şeyleri, bunlar basit şeyler esasen. Aşk u iştiyâk-ı likâullah’ın yanında bundan söz mü edilir?!.” diyorlar. Biri hakkında “Suda batmadan yürüyor.” dense, onu önemsemiyorlar.

Hani Maruf-i Kerhî’nin sözlerini hatırlayın. O da hâlâ tasarrufu devam edenler arasında beşinci şahıs olarak söylenir; dört şahıs var, beşinci olarak onu da söylerler. Başka bir dinden İslamiyet’e girmiş; fakat birden bire öyle amudî yükselmiş ki, onlar seviyesine ulaşmış. El-Kulûbu’d-Dâria’da onun da virdleri var; üç tane virdi var, peşi peşine; hepsi de çok farklı, üzerinde durulması gerekli olan virdler. O Hazret de bu türlü şeyleri hafife alıyor: “Suda batmadan yürüyor onlar!” denince “Yahu hayvanlar da yüzüyorlar, ne var onda!” Yine, “Uçuyor adam!” denince, “Yahu hayvanlar da, kuşlar da uçuyor; ne var onda.” diyor. O kadar hafife alıyor. Neden? Büyük şey karşısında bunları küçük görüyor.

Allah’a âşık olma, Peygamber yolunda bulunma ve aşk u iştiyâk-ı likâullah ile sürekli kalbin çarpması karşısında bunlar çok küçük şeyler olarak görülüyor. Bir; bu türlü şeylere onların böyle bakışları var. Bir de sahiplenmeme bu türlü şeyleri; kendi kendine gelmiş bu türlü şeyler varsa, “Vallahi benim haberim yok. Birisi getirmiş, bana bir hil’at giydirmiş, bir cübbe girdirmiş; her şey Giydiren’e ait!..” deme…

Not: Bu video, 23 Temmuz 2018 tarihinde yayımlanan “Kardeşliğin Kerâmeti” isimli Bamteli sohbetinden hazırlanmıştır.