Hatalara Hayat Hakkı Tanımama

Herkul | . | KIRIK TESTI

Cenab-ı Hak bizleri hizmette daim kılsın. Şu hayat yolunun neresinde bariyerler açılıp “haydi yolun dışına” denilecek belli değil. Bir-iki dakika içinde, “sizi dışarıya alıyoruz” diyebilirler. İnsan O’na giderken, kalbi O’nunla irtibat içinde, hizmet düşüncesiyle dopdolu olmalı ve hayırlı bir işle meşgulken gitmeli. Evet, hayatın bazı anları nuranî geçmemiş, kirli dakikalar da yaşanmış olabilir; fakat daha önce de ifade ettiğimiz gibi sonuç, akibet ve netice çok önemlidir. Hani bazen, şimdilerde de çok konuşulan pişmanlık yasasını değerlendiriyorlar; zindanlık bir insan, “pişman oldum, iyi bir insan olmaya azm ü cezm ü kast eyledim” deyince onu pişmanlık yasasına tabi kılıyorlar. Ahiretle alakalı mevzularda da böyle bir pişmanlık affa vesile olabilir; fakat insan elinden geldiği kadar hayatında kirli bir sayfa bulunmamasına dikkat etmelidir. Bunu umumi manada kullanıyorum, ne zihnî, ne ruhî ve ne de hissî bir kirlenmeye fırsat vermemelidir. Ferdin hayatında, yaşama hakkı en az olan şeyler hatalar ve günahlar olmalıdır. Kul, tabiatı gereği bazen sürçse ve düşse de hemen kalkıp doğrulmasını bilmeli, sürçme ve düşme sürelerini en aza indirmelidir. Kul kayıyorsa, bir inhiraf yaşıyorsa o mevzuda yapılması gerekli olan şey, hemen Allah’a yönelme, tevbe- inabe- evbe kulvarına girmedir. Kendisini affedebilecek bir Rabbi olduğunu bilme, “yine düştüm, yine sütü devirdim, bir daha yaramazlık yaptım; ama pişmanım ve hacalet içindeyim” deme, içine düşülen kötü durumdan hemen uzaklaşmaya çalışma çok önemlidir.

Bu meseleyi çok tekrar etmemi garipsemeyin. Kendi akıbetim hakkında olduğu gibi, kardeşlerimin akıbeti hakkında da korkuyor, ürperiyor ve en hayatî mesele olan ebedî saadeti yakalama mevzuunda birbirimizi teyakkuza davet etmenin gereğine inanıyorum. –Hafizanallah– hiç kimsenin, mesela, birine bağırıp çağırırken, kin duyarken, kalben biraz kirlenmişken ölüme yürümesini arzu etmiyorum.

Belki Allah’ın hususi bir iltifatı vardır, O’nun yolunda başkalarından farklı gayret gösterenlere. Bunu da Üstad, Kuran talebelerinin imanla kabre girecekleri şeklinde bişaretlendiriyor. Diyor ki, herkes birbiri hakkında duacı olduğundan dua külliyet kesbediyor.. Kur’an dairesindekiler sadece tek bir şahıs olarak dua etmiyor, milyonlar ağızlar şeklinde duaya duruyorlar. İhvanena, ehavatina…(kardeşlerimiz, bacılarımız..) deyince ne seviyede olursa olsun, işin tam altına girmişlerin yanında, Kur’an hizmetinin kenarından köşesinden, bir ucundan tutmuş, “sadece duayla bile olsa benim de payım bulunsun” diyen her insan o sözün içine girer. Bir ikinci mesele de, asrın Kur’an tefsirinin verdiği ders-i marifetle iman-ı billah, insanın latifelerine öyle siniyor ve işliyor ki, -inşaallah- o eserlerle meşgul olanlara şeytanın eli ulaşamaz. Fakat o noktada mıyız, orada duruyor muyuz, duruşumuzun hakkını verebiliyor muyuz? İşte bunlar endişe verici şeyler. Bu iş samimiyet ister, vefa ister, sadakat ister ve ihlas.. illa ihlas ister.


Hastalıklı halinde insan bunları daha derinden hissediyor.. hissetmeli de aslında. Paniğe, ölüm endişesine kapılacağına, -nasıl olsa yolculuk bir vak’a ve önü alınmıyor-, o daracık hayat koridorunu veya hendeğini atlarken o atlama işini çok iyi değerlendirmeli. Bütün benliği ile Allah’a bağlanmalı ve böylece öbür tarafta temiz bir yere düşmeli.

Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim!

Hani Onyedinci Lema’nın onikinci notasında Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnûun ve abdin, hem âsî, hem aciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi’, hem musin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedâmet edip Senin dergahına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatîatını itiraf ediyor.” (Bunları söylerken kendisi bir çocuk masumiyetiyle ağlıyor ve devam ediyordu.) Bilindiği üzere Peygamberler masum ve masundur; hem onlar günah işlemezler, hem de günah ve hatalara karşı Allah onları muhafaza eder. Bediuzzaman gibi insanlara gelince, onlar masum değilse de masundurlar, yani günahsız olmasalar bile Cenab-ı Hakk’ın siyaneti altındadırlar ve Allah onlara günah işletmez. Üstad yukarıdaki sözleri söylerken ne yapıyordu sanki! –Haşa ve kella– O’nun bu sözleri söylemesindeki saik günahları değildi. O şekilde düşünmek su-i zan olur. Hayır O, vazifesi ve misyonu gereği kendi gönlünce yapması gerekli olduğu gibi hizmet edemediğini düşünüyor; yapıp ettiklerini az görüyor, iyi bir kul olamadığı korku ve endişesiyle iki büklüm bir vaziyette –kendine göre– halinin ıslahı için niyaz ediyordu.

İşte keşke bizim gönlümüzü de her an bu duygular kaplasa ve o sözler bizim vird-i zebanımız olsa, kendimiz hesabına söylesek onları. Kendi vicdanımızı söyletsek. “İşte kabrime girdim kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin afv u rahmetini intizar ediyorum.” deyip her an herkesin başına gelebilecek olan ölümü yaşıyor gibi olsak ve şöyle devam etsek: “Eğer kemal-i rahmetinle beni de kabul edersen, mağfiret edip rahmet edersen, zaten o Senin şanındandır. Çünkü Erhamurrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen; Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Sen’den başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Sen’den başka hak Mâbud yoktur ki, ona iltica edilsin!…” Evet, günah ve hataların ötesinde Cenab-ı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasulullah”la Sana geliyorum” demeli. Sekerat-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir, rahmeten lilalemin olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır.

İnsan, iyilik yapma, iyi bir kul olma, her işi ihlasa bağlama hususunda katiyen kanaatkar olmamalı.. kulluk hususunda hırsla, ölesiye daha iyiyi, daha güzeli talep etmeli. Başka türlü davranmak dûn himmetlik olur. Hele kendini Kur’an talebesi kabul edenler veli olup uçsalar dahi, “Bu işte bir bit yeniği vardır, ben ihlasımı bir daha gözden geçirmeliyim, kalbimi derinlemesine yoklamalıyım. Kontrol etmeliyim kendimi, O’nunla alakalı olan mülahazaların dışında başka mülahaza var mı gönlümde, başka bir şey düşünüyor muyum?” demeli. Sadece O’nun rızasını aramalı.


Cenab-ı Hak, bizi bir şekilde belli bir yere kadar çekmiş; kalbimize iman nuru koymuş ve bize başkalarının imanı hususunda hizmet etme imkanları lutfetmiş. Bu ilk lutuf, ilk mevhibe, ilk varid; bunun nemalandırılıp bir sermaye gibi değerlendirilmesi lazımdır. İradelerimiz sadece birer şart-ı âdî.. bir yere getiren, lutfeden O. “Kendi aklımla buldum, bu başarılar benden” sözü firavunların ifadesi. “Estağfirullah Ya Rabbî, Sen verdin, sen ihsan ettin. Tutmasaydın biz burada duramazdık, bakmasaydın, görülüp gözetilen olamazdık. Tut bizi Allahım, tut ki edemeyiz Sensiz” yakarışı imanlı gönüllerin sesi.

Üzerindeki lütufları, elde ettiği başarıları kendi kabiliyeti, istidadı ve becerilerine bağlayanlar manen terakki edemezler. İşleri Allah’a verince Cenab-ı Hakk ruhta bir inkişaf yaratır. Zannediyorum, herkes kendi hayatı açısından meseleyi değerlendirse bir tarafa çekilmiş, çağrılmış, hatta bir hayır yoluna zorla sürüklenmiş olduğunu görür. Bizden çok daha zeki, aklı herşeye eren insanlar vardır ki, Kur’an dairesinin dışında kalmıştır. Çok samimi talebe olduğumuzu söyleyemeyiz. Bir Bediüzzaman Hazretleri gibi kendimizi yürekten bu işe verdiğimizi, hiç sönmeyen bir heyecanla, bütün mülahazaları kafamızdan atarak milletimize hizmet ettiğimizi söyleyemeyiz. Fakat böyle işin kenarından köşesinden tutuyorsak, uhrevî yanı itibariyle bu bile Cenab-ı Hakk’ın büyük bir lütfudur. Yoksa bütün bütün zayi olup gideriz. Kabiliyetimiz değil, istidadımız değil, O’nun lütfu sadece. Erzurumluların bir lafı vardır: “Suya aşağıya doğru atacaksın, yukarıya doğru arayacaksın, bulursan da başına vuracaksın.” Biz de, nimetleri kendimizden bilme duygularını suya aşağı doğru atmalı, yukarı doğru aramalı, kazara bulacak olursak başına vurup o tür duyguları boğmalı ve herşeyi Allah’tan bilmeliyiz.

 

İyi değerlendiremediğimiz mazimizi ve elimizden kaçırdığımız güzellikleri ancak hâlisane ve çok hızlı bir gayretle telafi edebiliriz. Gayret önemlidir ama “Hâlisane” olması hiç ihmal edilmemelidir.



Dini anlatma ve irşad heyecanı, yitirdiğimiz en önemli kıymettir. Dinî mevzuları öğrenme ve onu anlatma üslubu zamanla halledilebilir ama ya başkalarına faydalı olma heyecanı yoksa!..



Hayat Çekirdeği

Evet, insana bahşedilen hayat bir çekirdek, bir tohum mesabesindedir. Bir tane tohum veriliyor ve deniliyor ki “Çok dikkatli kullan bunu, ondan meyve de alabilirsin, onu çürütebilirsin de. Dünyevî-uhrevî hayatın bu tohumun çok iyi değerlendirilmesine, nemalandırılmasına bağlı.” Kendisine verilen bu tohumun suyuna dikkat eden, toprakta onun için kuvve-i imbatiye arayan, güneşe temasını hesaba katan, ve hatta kuşların gelip gagalamasına karşı dahi çareler arayan sonunda cennet meyvesi yiyecektir. O tohum için gerekli bakım görümü yapmayanın elinde de olsa olsa cehennem zakkumu kalacaktır.

Hastane, insanları seyredip kendimce dersler çıkarmama da vesile oldu. Onların da inancı vardır, istavroz çıkaranlar gördüm; fakat çoğunlukla çehreler kara kara, sönük, renk atmış ve matlaşmış bir vaziyetteydi. Bunun arkasında hayat sevgisi, uzun yaşama isteği, kendini hiç ölmeyecekmiş gibi zannetme hissi ve altmışına-yetmişine ulaşan yaşı “acaba seksen-doksan yapabilir miyim” telaşı seziliyordu. Oysa insan ehl-i iman olunca, “Ne yapalım yani, üç adım sonra çık diyeceklerine şimdi “çık” diyorlar, ne farkeder.” diyor. Ahirete inanmanız ve ölümü daha başından mukadder kabul etmeniz bütün o türden sıkıntı ve endişelerinize çare oluyor. Allah Ondan ebeden razı olsun, Üstad ne güzel söylemiş “İman hem nurdur, hem kuvvettir.” Bu söz artık bizim tabiatımız olmuş, slogan değil. İmanın gücü içimize girmiş, bir trafik memuru gibi duygularımızı yönlendiriyor.. duygularımızın trafik memuru. Ne büyük bir nimete mazhar olmuşuz bu küfür ve dalalet asrında!..


Bu nimet bir şükür ister. Hakkım olsa, onlar da istiskal etmeseler ve ben de doğru ifade edebilsem, arkadaşlarımdan, kardeşlerimden imanın güzelliklerini başkalarına da duyurma heyecanını canlandırmalarını isterdim. Yani otursun kalksınlar, çevrelerinde dîn-i mübîn-i İslama bağlı ve onu neşretme adına bir heyecan.. sönmeyen bir heyecan uyarsınlar. Ve bunun dışındaki herşeyi fuzulî ve gereksiz görsünler ve göstersinler. Bizim kaybettiğimiz şey İslami aşk ve heyecandır. Yıkılışımızın arkasında o vardır. Yanlış anlaşılmasın, İslamî heyecan herhangi bir şeyi protesto etmek için bağırıp çağırma, yakıp yıkma, kin ve nefret besleme değildir. İslamî heyecan, hiç yorulmadan, hiç duraklama yaşamadan sürekli gönlünün ilhamlarını başka sinelere boşaltma; ye’se, ümitsizliğe düşmeme; Allah’ın yarattığı her kulu muhterem sayarak kim ve nerede olursa olsun tek kişi kalmışsa bile atını mahmuzlayıp ona da iman meşalesi götürme.. götürüp çağı, konjonktürü ve muhatapları gözeterek uygun bir üslupla herkesin iman nuruyla aydınlanması için gayret göstermedir.