Zühd, Cömertlik ve Hürriyet

Zühd, Cömertlik ve Hürriyet

Soru: İmam Gazzâlî Hazretleri, zühdün başının cömertlik olduğunu söylüyor. Zühd ile cömertlik arasında nasıl bir münasebet vardır?

Cevap: Zühd, kısaca, dünyaya ait zevk ve hazları terk etme, dünya ve içindekileri bütünüyle kalbinden çıkarıp atma demektir. Dünyayı terk edene zahid denir. Zahid, dünya ile alakasını ihtiyaç ve zaruret ölçülerine göre belirler. İbadetlerini yapabilmesi, manevî âlemlere açılabilmesi, yönelmesi gereken kapıya yönelebilmesi için gerekli olan güç ve enerji neyse sadece onu elde etmeye çalışır. Onun asıl hedefi, Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmek, uhrevî saadeti elde edebilmektir. Fakat o, müstakim bir şekilde bu hedeflere yürüyebilmesinin, istirahat etme, yeme içme, fıtrata ait bazı arzu ve duygulara cevap verme gibi bir kısım cismani isteklerini yerine getirmeye bağlı olduğunu da bilir ve bu yüzden fıtrata aykırı bir yola girmez.

Zühd kavramına, Bediüzzaman’ın enfes yaklaşımıyla “dünyayı kesben değil kalben terk etme” şeklinde de yaklaşılabilir. Kalben dünyayı terk edebilen böyle biri, elinden geldiği ölçüde sebeplere riayet eder. Yaptığı iş her ne olursa olsun, neticenin hâsıl olması için çalışır, didinir, gayret eder. Düşünce ve muhakeme gücünü, istidat ve kabiliyetlerini sonuna kadar kullanır. Fakat neticeye takılmaz. Emeklerinin karşılığını alamasa bile hayal kırıklığı yaşamaz. Dünya adına ne kaybettiklerine üzülür ne de kazandıklarına sevinir. Giden malı, canı, evlâdı, sağlığı karşısında onun dudaklarından dökülen söz şu olur: “Hamd olsun o Allah’a ki bütün bunları O vermişti, şimdi de geri aldı.” Zühd mazhariyetine ermiş bir hak erinin, olumlu olumsuz karşılaşacağı her hâl ve durum karşısında takınacağı tavır budur.

Zühd ile cömertlik arasındaki ilişkiye gelince, dünyadan kalbî alâkasını kesen bir insanın cimri olması düşünülemez. O, sahip olduğu imkânları Allah yolunda harcamaktan kaçınmaz. Buradan bakınca zühd, cömertliği de beraberinde getirir. Meseleye tersinden bakacak olursak, bir insanın zühde açılabilmesi için Cenab-ı  Hakk’ın kendisine ihsan ettiği şeyleri gönül rahatlığıyla O’nun yolunda harcayabilmesi, hatta îsâr duygusuna da açılarak kendisi muhtaç durumda bile olsa kardeşlerini kendine tercih edecek kadar civanmert olabilmesi gerekir.

Allah’ın güzel isimlerinden birisi de cömert anlamına gelen “el-Cevad”dır.  Bu ism-i şerif, Allah’ın 99 esma-i hüsnasının sayıldığı meşhur hadis-i şerifte geçmese de bir hadis-i şerifte, إنَّ اللهَ جَوادٌ يُحبُّ الجُودَ  “Allah Teâlâ Cevad’dır, sonsuz cömertlik sahibidir, her türlü cömertlik ve ihsanı sever.” buyurulmuştur. (Tirmizi, edeb 41) Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın bu ism-i şerifi, Cevşen-i Kebir’de üç yerde “cömertlik sahibi” anlamında “Zü’l-Cûd” olarak geçer. Bir yerde de “Ya ecvedü min külli cevad” (Ey cömertlerin en cömerdi) şeklinde geçer. Bazı âlimler bu ism-i şerifi “Cevvâd” şeklinde mübalağa sigasında kullanırlar. Zira Allah’ın hazineleri çok geniş olduğu gibi, O’nun vermesinin de hadd ü hesabı yoktur. Dolayısıyla cömertliği bir ahlâk hâline getiren kimse aynı zamanda Allah ahlâkıyla ahlâklanmış demektir.

Cömertlik denildiğinde sadece yedirme, içirme, birilerine maddî yardımda bulunma anlaşılmamalıdır. Cömertliğin dairesi çok daha geniştir. O, maddî-manevî her tür vermeyi, kardeşleri hakkında her tür iyi dileği, iyi niyeti içine alır. Mesela bir insanın, Allah’tan ihlas, rıza, rıdvan, aşk u iştiyak isterken, “Allah’ım, bütün bunları kardeşlerime de lütfet!” demesi de bir çeşit cömertliktir. Aynı şekilde yüksek îsâr ruhunun gerektirdiği bütün davranışları cömertlik içinde değerlendirebiliriz. Bu yüce ahlâka sahip olan bir insan, ahirette bile kardeşlerine karşı cömertçe davranabilir. Mesela sıratı önce kardeşim geçsin, cennete önce o girsin, Allah’ın rızasına önce o nail olsun, ben de onun arkasından gelirim, diyebilir.

Cömertliği, çokça kullandığımız bir tabir olan “yaşatma duygusuyla” da irtibatlandırabiliriz. Âlem yaşasın diye yaşayan, başkaları Allah’la münasebete geçebilsin diye her tür fedakârlığa katlanan, ömrünü kalbler ile Allah arasındaki engelleri bertaraf etmeye adayan bir kimse, cömertliği de zühdü de en zirvede temsil ediyor demektir. Zira kendini böyle ulvî hedeflere adayan birinin dünyayla ne alakası olabilir ki!

Burada son olarak şunu da ifade etmek gerekir ki gerçek özgürlüğü tatmanın yolu da zühdden geçer. Dünya malına, dünyalık zevklere gönül bağlamayan bir insan kimsenin karşısında bel kırmaz, boyun bükmez. Kimseye dalkavukluk yapmaz. Kimseye kayıtsız şartsız itaat etmez. Allah’a kulluğu en büyük paye bildiğinden ötürü kula kul olmayı Allah’a şirk koşma sayar. Bütün dünyayı onun önüne serseler dahi çizgisini değiştirmez. Çünkü onun takip ettiği çizgi, dünyalık şeylerle değiştirilecek bir çizgi değildir. Varsın binlercesi çizgi değiştirsin, üç beş villaya kendini satsın, vaad edilen makamlar karşısında ona buna dalkavukluk yapsın! Gözlerini ebedî hayata dikmiş adanmışlar, yarını, öbür günü olmayan, sadece bugünü yaşayan insanların tavır ve davranışlarına aldanmaz, aldanmamalı.

Bu faslı da şu mısralarla noktalayalım:

İnsanlara el açmak, hep gîran geldi bize,

Mihrabı Hak olana bu türden gîran azap.

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana minnetli ihsan azap.