Şevk ve Heyecanımızı Canlı Tutma

Şevk ve Heyecanımızı Canlı Tutma

Soru: İşin başında ciddi bir aşk u heyecanla hizmet dairesine girsek de zamanla bu aşk ve heyecan sönebiliyor ve hatta bazen insan kendini tamamıyla halkanın dışında hissedebiliyor. Bu konuda neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Hakikaten pek çok kimse ilk defa hizmet-i imaniye ve Kur’aniye davasıyla tanıştığında her şey çok orijinal, yeni ve taze geliyor. Gördüğü, duyduğu, okuduğu şeyleri çok farklı algılıyor. Bunlar gönlüne, ruhuna, duygularına tesir ediyor. Fakat belli bir zaman sonra rehavete kapılıyor, ülfet ve ünsiyete kurban oluyor. Muhatap olduğu hakikatler taze ve orijinal olsa da kendini yenileyemediği için onları kendi tazeliğiyle ve orijinalitesiyle duyup hissedemiyor; başka mülahazalar öne geçiyor, önceliklerin yeri değişiyor.

Neyin peşindeyiz?

Bu konuda ilk olarak gözden geçirmemiz gereken husus niyetlerimiz, hedeflerimiz ve önceliklerimiz olmalıdır. Gerçekten Allah’ın öncelediği şeyleri biz de önceleyebiliyor muyuz? Neyi istiyor, neyi talep ediyor ve neyin arkasından koşuyoruz? Acaba dünyevi meselelerde gösterdiğimiz tehalük kadar olsun i’lâ-i kelimetullah yolunda da bir tehalük gösteriyor muyuz? En çok neye önem veriyor ve neyi gerçekleştirmek istiyoruz? Duygularımız, düşüncelerimiz, iç taleplerimiz, heyecanlarımız, hayallerimiz neyin etrafında dönüyor? Hepimiz önce bu gibi sorulara dürüstçe cevap vermeli ve aradığımız cevabı bulamıyorsak kendimizi bir kere daha gözden geçirmeliyiz.

Şayet delice arzuladığımız ve arkasından koştuğumuz şey iman davası değilse, Allah marifeti değilse, muhabbetullah (Allah sevgisi) değilse, likaullah (Allah’a kavuşma) aşk u iştiyakı değilse yol yorgunluğundan kurtulamayız. Eğer gece uykularımızı delip, başımızı seccadeye koyup, “Allah’ım, ben önemli değilim, benim dünyam da önemli değil. Mademki Sen bizleri Seni tanıyıp Sana kulluk yapalım diye yarattın, ne olur bahtına düştüm bana hakkıyla kulluk yapabilmeyi nasip eyle!” demiyorsak canlılığımızı devam ettirebilmemiz çok zordur. Demek ki bunlar henüz bizim birinci meselelerimiz ve önceliklerimiz hâline gelmemiştir.

Marifetullah (Allah’ı Bilme, Tanıma)

Öte yandan, insanın gerek şahsî kulluk hayatında gerekse Allah yolunda yaptığı hizmetlerde aşk u heyecanını koruyabilmesi, marifet-i ilâhiyede derinleşmesine bağlıdır. Marifetullah ise iman etrafında yazılan eserlerin sürekli okunması ve müzakere edilmesiyle, enfüsî ve âfâkî tefekküre dalmakla, içinde bulunduğumuz her ortamı sohbet-i Canan meclisi hâline getirmekle elde edilir, artar ve gelişir. Herkes günlük konuşmalarını, muhaverelerini, gündemlerini, meşgalelerini buna göre bir kere daha gözden geçirmeli. Acaba günlük olarak bahsettiğimiz veya meşgul olduğumuz konular bizim temel meselelerimizle ne kadar alakadar? Acaba bizi doğrudan alakadar etmeyen aktüel meselelerin arkasına ne kadar takılıp gidiyor ve sırf bir merak saikiyle ne kadar zamanımızı israf ediyoruz?

Dine dair çoğu problemin arkasında iman zaafı yattığı gibi, insanın ülfet ve ünsiyete yenik düşmesi de bir yönüyle bununla alakalıdır. Maalesef günümüzde çok ciddi bir iman zaafı var. Gaybî hakikatlere inanılması gerektiği ölçüde inandığımızı söylemek mümkün değil. Bunun yanında çeşit çeşit zaaflarımız, boşluklarımız, arızalarımız var. Kimi zaman gurur ve kibrimizin altında eziliyor, kimi zaman nefsaniliğimize mağlup oluyoruz. Ruh dünyamızı delik deşik edebilecek virüslerden kurtulamıyoruz. Bütün bunlara bir de iman zaafı eklenince mâil-i inhidâm (yıkılmaya yüz tutmuş) binalar gibi oluyoruz; her an yıkılma, devrilme tehlikesiyle burun buruna yaşıyoruz. “Rabbim” dediğimizde burnumuzun kemikleri sızlamıyor. Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetimiz çok güçlü değil. Bu açıdan imanın takviyesi bizim için her zaman öncelikli ve birinci mesele olmak zorundadır.

Zannediyorum Allah’a layık bir kul olabilmek için kendi kendimize ciddi bir söz vermemiz ve bu sözümüzde de kararlı durmamız gerekiyor. Sonrasında da hayatımızı, Bediüzzaman Hazretleri’nin Âyetü’l-kübrâ risalesinde ele aldığı doyma bilmeyen marifet yolcusu gibi yaşamalıyız. Okuduğumuz kitap sayfalarından, temaşa ettiğimiz kâinat kitabından, yaptığımız müzakere meclislerinden kalbimize, ruhumuza tomar tomar marifet akıtmalı, bu marifeti muhabbete çevirmeli, Allah aşkıyla yanıp tutuşmalı ama bunu da yeterli bulmayarak ertesi gün “hel min mezid” deyip tekrar ber tekrar aynı şeyleri yapmalıyız. Tekvinî ayetleri didik didik etsek, hallaç pamuğu gibi savursak, kâinat kitabının sayfalarında okuduğumuz her harften, her kelimeden, her satırdan Allah’a yürümeye bir yol bulsak da bir türlü doymamalı, sonraki gün yeni marifet hüzmeleri aramaya devam etmeliyiz.

Haddizatında hırs makbul bir duygu değildir. Fakat marifet-i ilâhiye mevzuunda gösterilecek hırs, takdire şayan bir hırstır. Allah’ın insana verdiği bu his, marifetullahta derinleşme, muhabbetullahla yanıp tutuşma, i’lâ-i kelimetullah davasına omuz verme, rıza-i ilahîyi tahsil etme yolunda kullanılmalıdır.

Yaşatma İdeali

Bu konuda üzerinde durulması gereken diğer bir husus ise yaşatma idealidir. Şayet siz duyguda, düşüncede, kalb ve ruh hayatında dirilmek veya diri kalmak istiyorsanız, diriltme havarisi olmalısınız. Başkalarını diriltme gayreti kadar kişinin kendi dirilişine vesile olan bir şey yoktur. Siz gönülleri Allah’a uyardığınız, gönüllerle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek O’nunla buluşturduğunuz ölçüde Allah da sizi boşlukta bırakmaz. İlâhî teyidin yanında ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, Nâm-ı Celil-i İlâhî’yi duyurma istikametinde koşan, insanlara Cennet’e giden yolları gösterme yolunda hırz-ı can eden, zihni hep bu tür düşüncelerle dolu bir kimsenin kendini salması ve rehavete düşmesi düşünülemez.

Manevi Hayatı Dert Edinme

Bu konuda baş vurulabilecek en önemli dinamiklerden biri de ızdıraptır. Üzülerek ifade etmeliyim ki yaşadığımız problemlerin yeterince ızdırabını duymuyoruz. Yaşadığımız ülfet ve ünsiyetten, heyecanımızı kaybetmekten rahatsız olmuyoruz. Dinî heyecanımız pörsümüş olmasına rağmen rahatça hayatımıza devam edebiliyor, rahatça yiyip içebiliyor, keyfimize bakabiliyoruz. Dünyamıza ait meseleleri dertlendiğimiz ölçüde dinî hayatımızı dertlenmiyor, dünyevî istikbalimiz hakkında endişe ettiğimiz ölçüde uhrevî hayatımız adına endişe taşımıyoruz. Kendimizle veya ailemizle ilgili sıkıntılardan dolayı duyduğumuz huzursuzluğu, topyekûn bir insanlığın imanı ve dinî hayatı adına yaşadığı inhiraflardan ötürü duymuyoruz. Oysaki ister hâl ister kâl diliyle olsun şayet ızdırar hâliyle Allah’a yönelebilsek Allah da muztarın duasına icabet edecektir.

Heyecansızlık, Allah’ın belası bir illettir. Dinî heyecanı kaybetmenin yanında dünyevî meselelere karşı aşırı bir heyecan duyma da Allah’ın başka bir belasıdır. İnsanın başında hiçbir bela olmasa bu iki bela onun hakkından gelmeye yeter. İnsan Allah’a iman etse de, camiye gitse de, Kâbe’yi tavaf etse de bu belâlar karşısında mağlup düşebilir. Heyecansızlık, bir rampaya biniyor gibi onun Allah’a yükselmesine mani olur, yükseleceği yerde tutar onu aşağılara çeker, belki de batırır.

Gerçek anlamda neyin dert olup neyin olmadığını bilmek de ayrı bir marifet istiyor. Mesela imanın zevkini duyamayan, her gün “Allah’a binlerce hamd olsun ki bizi mü’min yaratmış!” diyemeyen, gönlündeki inancın manevi zevkinden habersiz yaşayan, insanlığın günümüzde maruz kaldığı problemlerin ızdırabını ruhunda duyamayan, heyecan yorgunluğu yaşayan her insan büyük bir derde müptela demektir. Bu tür dertler dururken tâlî ve âfâkî şeyler arkasında koşan, cismanî ve bedenî hazlarını tatmine yönelen bir kimse belanın demir pençesi içinde bir hayat sürüyor demektir.

Hâsıl-ı kelâm, şayet kendimizde bir durgunlaşma ve pörsüme görüyor, ilk zamanlardaki heyecanımızı kaybettiğimizi düşünüyor, hâlihazırda eski canlılığımızı sergileyemiyorsak, insafla meselenin üzerine eğilmeli ve kendimizi ciddi bir muhasebeye tâbi tutmalıyız. Zira ortada bizden kaynaklı bir problem var demektir. Gaflete mi daldık, eğri büğrü mü yaşamaya başladık, tenperverliğe mi esir olduk, beslenme kaynaklarından mı uzak düştük, nedir bizdeki bu gevşekliğin sebebi? Bir an önce problemi teşhis etmeli ve tedavisine bakmalıyız. Bunu yapmadığımız sürece kendimize yazık ediyoruz demektir. Şayet kendi kendimize problemin üstesinden gelmemiz mümkün olmayacaksa hâzık bir hekime müracaat etmeli ve derdimizi ona şerh etmeliyiz. Hastalık metastaz hâle gelmeden bir an önce çaresine bakmalı, tedbirimizi almalıyız. Yoksa merkezde başlayan inhiraf muhit hattına doğru gittikçe yavaş yavaş açılır ve bir süre sonra kapatıp geri dönmeyi zorlaştıracak büyük bir mesafe oluşur.