Dünya Karşısında Kararlı Duruş

Dünya Karşısında Kararlı Duruş

İnsan bu dünyada yürüdüğü yolu çok iyi seçmeli, gözü açık olarak yürümeli ve sırat-ı müstakimden ayrılmamaya bakmalıdır. Dünyanın hazır lezzetlerine aldanıp, şeytana kanıp, heva-i nefsine mağlup olup ahiretini berbat etmemelidir. Bir kısım eyyamcılar hazır lezzetlere aldanabilir, gününü gün etmeye çalışabilir ve ahiret yokmuş gibi yaşayabilirler. Fakat Allah’a inancı sağlam olan bir mü’min bunu yapamaz, yapmamalıdır. Dünya, bütün debdebe ve ihtişamıyla karşısına çıksa bile mü’min, ona aldanmamalı, gerektiğinde elinin tersiyle onu itecek kadar kararlı ve yiğit olmalıdır.

Bunları söylüyorum, zira dünya karşısında doğru bir tavır alabilmek çok zordur. Unutmamak gerekir ki sahabeden bazıları bile dünya meşgalesine dalınca manevi seviye ve kıvamlarını koruyamadıklarını düşünmüşler ve hatta nifak sıfatı taşıdıklarından endişe etmişlerdir. Günümüzde dünya ile imtihan çok daha zordur. Niceleri çok basit sebeplerle o imtihanı kaybediyor. Güç, makam, mansıp, servet, şöhret gibi imkânlara kavuşan kimseler şımarıyor, küstahlaşıyor, bencilleşiyor, zehirleniyor ve insanî hasletlerini yitiriyorlar. Ne yazık ki dünya nicelerini insan olmaktan çıkarıyor ve vahşi bir mahluk hâline getiriyor.

Dünyanın Cazibesine Kapılmama

İnsanoğlu fıtraten rahata, yeme içmeye, alkışlanmaya, zevk u safaya, debdebe ve ihtişama düşkündür. Onun dünya karşısında doymayan bir nefsi, sonsuz emelleri, bitip tükenmeyen arzuları vardır. O, tevehhüm-ü ebediyet mülahazasıyla sürekli bu duygularını şarj eder ve hırsla dünyaya sarılır. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle ona bir vadi dolusu altın verecek olsanız o gözünü ikincisine diker. Hele bir kere de kendini dünyaya kaptırır, dünya malıyla zehirlenirse artık bir daha geriye dönme fırsatı bulamayabilir ve Allah muhafaza bu hâldeyken ölüm gerçeğiyle yüz yüze gelebilir.

Bu itibarladır ki sabır çeşitlerinden biri de insanın dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında heva-i nefsine uyup istikametini kaybetmeden kararlı bir duruş ortaya koyabilmesidir. Bu da en temelde Allah’a müteveccih bir hayat yaşamaya bağlıdır. İçi Allah mülahazasıyla dopdolu kimseler temiz ve nezih bir hayat yaşarlar. Onların her daim vird-i zeban ettikleri şey; imandır, ihlastır, takvadır ve likaullah aşk u iştiyakıdır. Dünyayı değil, Allah’ı vird edinen kimselerin varidatı da çok olur. Varidatı çok olan kimseler ise dünya karşısında nefsin oyunlarından ve şeytanın dürtülerinden salim kalırlar. Onlar her daim buzda yürüyor gibi temkin ve teyakkuzla yürür ve Allah’ın huzuruna da böyle çıkarlar.

Ötede Keşke Dememek İçin

Ötelere seyahat ettiğimizde, hesapla, kitapla, mizanla karşılaştığımızda “keşke” demeyeceğimiz bir hayat yaşamaya bakmalıyız. Dünya fanidir. Onun zevk ve lezzetleri de geçicidir, sıkıntı ve belaları da. Allah’a iman etmiş biri ne onun zevk ve lezzetlerine aldanıp ahireti unutmalı ne de belâ ve sıkıntıları karşısında yol ve yön değiştirmeli. Bu dünyada sıkıntılar yaşayabilirsiniz. Haksız yere başınıza balyozlar inip kalkabilir. Hakaretlere, tükürüklere, saldırılara maruz kalabilirsiniz. Ama bütün bunların ahiret sıkıntıları yanında çok küçük kalacağını hatırdan çıkarmamalısınız. Öyle bir hayat yaşamalısınız ki mele-i âlânın sakinleri yüzünüze tükürmesin, melekler size lanet okumasın, Allah size gazaplanmasın ve siz ötelerde keşkelerle iki büklüm olmayın.

Kur’ân bir çok âyet-i kerimede önümüze ahiret tablolarını serer, “keşke” deyip inleyecek kimselerden haber verir. Orada niceleri “Keşke falan kimseyi dost edinmeseydim, keşke falan tirana biat etmeseydim, keşke Kerbela’ya giderken Yezid’e takılmasaydım, keşke Haccac-ı Zalim’in safında yer almasaydım, keşke Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin arasında bulunmasaydım, keşke vahiy gözümü açtıktan sonra böyle bir gaflet ve dalalete dalmasaydım!” deyip inleyecek. Fakat bu nedamet ve keşkelerin kendilerine hiçbir faydası dokunmayacaktır.

Belki bir yönüyle ahirette herkes keşke diyecek. Mü’minler de niçin Allah’a daha çok kulluk yapmadıklarına, kazançlarını daha fazla artırmadıklarına pişman olacaklar. Mesela diyecekler ki “Keşke günde kırk değil de seksen rekât namaz kılsaydım!”, “Keşke Ramazan’ın yanında Pazartesi ve Perşembe oruçlarımı da ihmal etmeseydim!”, “Keşke daha çok infakta bulunsaydım!”… Ama mü’minler tarafından dile getirilecek bu keşkeler, elbette Cehennem’in kavurucu alevleriyle karşı karşıya kalan ve “Keşke toprak olsaydım!” (Nebe sûresi, 78/40) diyen münkirlerin keşkeleri gibi olmayacak.

Uhrevî hüsran mı, ilâhî iltifatlar mı?

Kur’ân’da değişik âyetlerde ifade edildiği ve Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği üzere ecel birdir, değişmez. Hakk’ın takdiri neyse başa gelecektir. İster debdebe ve ihtişam içinde göz kamaştırıcı bir hayat yaşayıp yumuşak döşeklerde ölümü karşılayın, isterseniz bin bir sıkıntı içinde bir hayat yaşayıp Hz. Hamza gibi Uhud’un göbeğinde bağrınızdan yediğiniz bir mızrakla yere yığılın… Herkes Hakk’ın huzurunda toplanacak ve yaşadığı hayatın hesabını verecektir. Kimin neyi kazanıp neyi kaybettiği orada ortaya çıkacaktır. Dünyada güç ve imkân sahiplerinin peşinden koşup, pespaye insanların kendilerine bahşettiği paye ve makamlarla avunan zavallılar, dünyada insanlıklarını ve onurlarını kaybettikleri gibi ahirette de hüsran üstüne hüsran yaşayacaklardır. Buna karşılık dünya ve dünyalıklar karşısında bel kırmamış, boyun bükmemiş, elif gibi dimdik durabilmiş yiğitler ise ilâhî iltifatlara mazhar olacaklardır.

Sabır, kurtuluşun sihirli anahtarıdır. Ahirette olduğu gibi dünyada da insanı sahil-i selamete çıkarır. Belki ezileceksiniz, üzüleceksiniz, hırpalanacaksınız, haklarınızdan mahrum bırakılacaksınız, vatandaşlıktan çıkarılacaksınız, zalimlerin aymazlığına bakıp tiksinti duyacaksınız fakat asla ye’se düşmeyecek, inkisar yaşamayacaksınız. Her gecenin bir gündüzü, her kışın bir baharı olduğunu unutmayacaksınız. Haristanların mevsimi gelince ve emin eller tarafından tımar görünce gülistana döneceğine inanacak ve doğru bildiğiniz yolda yürümeye devam edeceksiniz. Siz yolunuzu ve çizginizi koruduğunuz sürece başkalarının sizi sıfırladığını düşündüğü yerde Allah’ın sol tarafınıza koyduğu bir rakamla yeniden on, yüz, bin… olursunuz. Böyle bir kazanma kuşağına girmişseniz yarını olmayan insanların deyip ettiklerine takılmamalı, aldanmamalısınız.

Hiçbir şey Allah’ın rahmetinden daha büyük olamaz. Çünkü O’nun rahmeti arzı, semayı, dünyayı, ukbayı, insanı, hayvanı, cansız varlıkları, ruhanileri, melekleri kısaca her şeyi kuşatmıştır. O halde sebepler külliyen sukut etse, herkes bize sırt dönse, tutunacak hiçbir dalımız kalmasa yine de katiyen ye’se düşmemeliyiz. Yeter ki sığınacak yegâne melce (sığınak) olarak O’nu bilelim ve O’na iltica edebilelim. Demiyor mu ki Rabbimiz, وَكَفَى بِاللّهِ وَلِيًّا وَكَفَى بِاللّهِ نَصِيرًا “Dost olarak Allah yeter, yardımcı olarak Allah yeter.” (Nisa sûresi, 4/45)

Maalesef imtihanın şiddetlendiği demlerde herkes aynı mukavemeti gösteremez. Kimileri zalimin yapıp ettiklerine aldanır ve her şeyin bittiğini düşünür ve imtihanı kaybeder. Kimileri fırtınanın şiddetine dayanamayıp onun önünde köksüz ağaçlar gibi sürüklenir gider ve imtihanı kaybeder. Kimileri düne kadar beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına gadreder, onlara iftira atar ve kaybeder. Kimileri zalim cephede yer almanın kendisine sağlayacağı rahatı ve avantajları düşünüp oraya iltihak eder ve kaybeder.

Dünya İmtihanı ve Kıvam

Kadimden bu yana ilâhî âdet aynı şekilde işlemiştir ve bundan sonra da değişmeyecektir. Cenab-ı Hak insanların kıvam kazanabilmeleri, öbür âleme göre şekillenebilmeleri, ahirete kesb-i liyakat edebilmeleri ve başka bazı sebepler için onları imtihanlara tâbi tutuyor. İşte asıl önemli olan da sarsıntıların sarsıntıları takip ettiği bu zor dönemlerde doğru tavır ve davranışlar ortaya koyabilmek suretiyle bu sırlı imtihanı kazanabilmektir, elenip gidenlere karşı kalburun üstünde kalabilmektir. Ayağına batan dikenlere, başına inen balyozlara aldırmadan, maruz kaldığı sıkıntılar karşısında “Of, puf” etmeden doğru bildiği yolda yürüyebilmektir.

Eğer hedefte Allah’ın rıza ve rıdvanı varsa, ebedî Cennet nimetleri varsa ve maruz kaldığımız belâ ve sıkıntılar bize bunları kazandıracaksa daha bir şahlanmak ve “of” yerine “oh” demek gerekmez mi? İnancımız odur ki öbür dünyanın baş döndürücü nimetleri karşısında, burada yaşadığımız bütün acılar tatlı bir menkıbeye dönüşecektir. Cennet ehli, karşılıklı kuruldukları koltuklarda dünyadaki sergüzeşt-i hayatlarından konuşacak, orada yaşadıkları elem ve ızdırapları birbirine anlatacak ve huzur yudumlayacaklardır. Buradaki zalimlerin hay huyu da, mazlumların ah u efganı da orada birer musikiye dönüşecektir.

Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden ötürü taparcasına ona bağlanabilir, onun debdebe ve ihtişamı karşısında kendinden geçebilir. Oysaki toprağın altını, daracık kabri, ahiret sıkıntılarını düşündüğümüzde dünyada yaşadığımız muvakkat rahatın hiçbir önemi olmadığını anlarız; ağzımızın tadı kaçar ve dünya nimetleri bizim için zehir zemberek bir şey hâline gelir. Dünyanın kendilerini ahirete götüren bir yol, bir köprü, bir koridor olduğunu kabul eden kimseler ise dünyaya aldanmazlar; onların nazarları çok yukarılardadır, yukarıların da yukarısındadır. Rü’yet ve rıdvan diyen, dostların maiyyetini arzulayan, likaullah aşkıyla yaşayan kimseler yol yorgunluğu yaşamaz, burada yaşadığı sıkıntılara takılmazlar.

Cenab-ı Hak, dinin delisi olmaya, iman ve ihlası tabiatımızın bir yanı hâline getirmeye, marifette derinleşmeye, Allah’ı kullarına sevdirmeyi bir gaye-i hayal hâline getirebilmeye bizleri muvaffak kılsın.