Diyalog ve Fedakarlık

Diyalog ve Fedakarlık

Soru: İmam Şârânî Hazretleri’nin, “Namazsız bir adamın yanında kısa bir süre kalsam kırk gün kıldığım namazı duyamam.” dediği rivayet ediliyor. Fakat bizler vazifemiz itibariyle içtimaî hayatta çok farklı insanlarla beraber olabiliyoruz. Bu beraberliklerin manevi hayatımıza menfi tesirleri var mıdır?

Cevap: İmam Şârânî Hazretlerinin bu sözü meşhur olduğu gibi, daha başka büyük zatlar tarafından da benzer mülâhazalar dile getirilmiştir. Özellikle kalb ehli insanlar arasında bu tür düşünceler yaygındır. İmam Şârânî, namazsız bir adamla bir süreliğine beraber olduğunda, namazdan aldığı ruhanî haz ve zevki duyamadığını söylüyor. Böyle bir tespit, işin ehli arasında müsellem bir hakikat olsa da; ruhanî zevkin, manevî hazzın ne olduğunu bilmeyen, namazlarını derinlemesine duya duya kılmayan, Allah’la münasebete geçmeyi Cennet kevserleri yudumluyor gibi hissetmeyen bir insan bunu anlayamayabilir. Bu tür söz ve yaklaşımlar, ibadetleri şekil ve formalitelerden öteye geçmeyen kimselere bir şey ifade etmeyebilir. Dolayısıyla bu tarz duyuş ve hissedişleri her gün Allah’a mülaki olma şevkiyle yaşayan ibadet âşıklarına sormak ve bu hususta onları ölçü olarak görmek gerekir.

Yanlış anlaşılmasın; ibadetler, manevi haz duymak için yapılmaz, böyle bir niyet ve hedefle ifa edilmez. Manevi lezzetler, Allah’a kulluğun gayesi değil, neticesi olmalıdır. Kulluk, halisen livechillah, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanma maksadıyla yapılmalıdır. İşte böyle ihlasla eda edilen bir ibadetin neticesinde, talep edilmeksizin mazhar olunan ruhanî zevk ve lezzetleri, Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olarak görür, kabul eder ve şükrederiz. Öyle kimseler vardır ki yaptıkları ibadet ü taatin manevi hazzını duymak istemeyebilirler. Onların tek derdi, Allah’a layıkıyla kulluk yapabilmektir. Onlar kulluğu, Allah’ın hakkı, kendilerinin de vazifesi görürler. İbadetlerinden manevi haz almayı, dünyevi bir ücret gibi telakki eder ve bundan bile uzak durmak isterler.

Bediüzzaman Hazretleri, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. İnsanların ve cinlerin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.” (Bediüzzaman, Mektubât, s. 252-254) der. Burada üzerinde durulduğu gibi iman-ı billah, işin temelidir; o olmayınca marifetullah, muhabbetullah ve diğerleri hiç olmaz. Aynı şekilde marifetullah, insanın âfâkî ve enfüsî tefekkürüne, araştırmasına, okumasına terettüp eden kalbî bir bilgidir, bir vicdan kültürüdür. Marifetullah, kalb ve vicdanda Zat-ı Uluhiyet’e karşı menfezler açar. İnsan O’nu tanıyınca sever, yani muhabbetullaha mazhar olur. Allah’ı ne kadar çok bilirse o kadar çok sever. İşte zevk-i ruhani, bu sevginin en güzel meyvelerindendir. İman etme ve marifetullah bir yönüyle iradidir, kulun cehd ve gayretine bağlıdır. Muhabbetullah ve zevk-i ruhani ise gayr-i iradî olarak iman ve marifetullaha terettüp eden Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği atâyâsıdır, lütuflarıdır. Bazen verir, bazen de vermez.

Eğer bir kişi, imanı ve marifeti sayesinde ruhanî zevkleri yudumlamaya başlamış fakat içtimai hayattaki meşgalelerinden, ilişkilerinden, beraberliklerinden ötürü bunlar kesilmişse bu durum onun için bir “hizlan”dır; Allah’tan gelen o lütfun kesilmesidir. Eskisi gibi ibadet ü taate devam etmesine rağmen, önceden duyduklarını artık duyamıyor, hissettiklerini hissedemiyordur. Yani kendi adına bir çeşit mahrumiyet ve hüsran yaşamaktadır. Demek ki insanın oturup kalktığı kimseler onun ruh ve kalb dünyasını, Allah’la münasebetlerini de etkileyebiliyor. İşte İmam Şârânî Hazretlerinin ifade etmek istediği husus budur.

Evet, Allah’tan, dinden, imandan uzak kimselerle birlikte olmanın insanın maneviyatı, kalb ve ruh hayatı üzerinde olumsuz bazı tesirleri olabilir. Allah dostlarının bu husustaki sözleri, salih ve sadık insanlarla beraber olmamız adına umumî manada bizim için önemli bir uyarıdır. Bununla birlikte bu tür durumlarda mutlak bir hükme varmadan önce mutlaka niyet ve hedeflerin de göz önünde bulundurulması, bir kimsenin hangi amaçla insanlarla bir araya gelip dostluklar kurduğuna bakılması, kendi nefsi hesabına hareket edenlerle Allah rızası istikametinde yürüyenlerin birbirinden ayrı tutulması gerekir.

Başkalarıyla temas içinde olan, sosyal ilişkiler geliştiren herkesin kendine göre farklı bir kısım hesapları vardır. Kimi yeni bir çevre edinmek ister. Kimi makam ve mevki sahiplerine yakın olmak suretiyle onlardan istifade etmek ister. Kimi sırf hoş vakit geçirebilme adına bunu yapar. Fakat bunların yanında öyle kimseler de vardır ki onların yegâne hedefi, kendi mefkûrelerinden başkalarını da haberdar edebilmek, tabiatlarına mâl olmuş güzellikleri başkalarıyla paylaşabilmek veya insanlığın ortak sorunlarına çözümler bulabilmektir. İşte bu tarz-ı hareketleri birbirinden ayırmak icap eder. Burada, farklı dünya görüşlerinden insanlarla beraber oturma, karşılıklı ziyaretler gerçekleştirme, tebrikleşme, davetlerine katılma, özel günlerinde yanlarında olma gibi fiiller müşterek olmasına rağmen niyet ve hedefler farklıdır. Dolayısıyla hükümler de farklı olacaktır.

İnsan vardır, insanlığa faydalı olma ve bu yolla Allah’ın rızasına talip olma gibi yüksek bir ideale sahiptir. Bu idealini gerçekleştirme uğrunda farklı kesimden insanlarla diyaloğa geçer, söz gelimi aristokrat sınıfla görüşmeler yapar, farklı din mensuplarıyla bir araya gelir, iyi ilişkiler kurar. Asr-ı Saadette bunun örneklerini bulabiliriz. Başta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), derdini davasını başkalarına ulaştırma adına herkesle bir araya gelmiş, her kesimle oturup kalkmış, onların gönlünden hakikate menfezler açmaya çalışmıştır. Aynı maksatla Mus’ab b. Umeyr’i (radıyallahu anh), o gün için çoğunlukla Yahudi ve müşriklerin ikamet ettiği Medine’ye göndermiş, Hz. Mus’ab da ulaşabildiği herkese ulaşmış ve inandığı hakikatlerin dellallığını yapmaya çalışmıştır.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) namazsız, niyazsız, imansız kimselerle yüz yüze gelinmesini, konuşulmasını, oturup kalkılmasını yasakladığına, “Müşriklerle, inançsız kimselerle görüşmeyin, yoksa füyüzat hisleriniz kaybolur.” şeklinde sözler söylediğine dair bir şey bilmiyoruz. Aksine O, “Güneşin doğup battığı her yere benim adım ulaşacaktır.” sözleriyle mü’minleri, dünyanın dört bir yanına açılmak suretiyle bu müjdeyi gerçekleştirmeye teşvik etmiştir. İster Hıristiyan ister Yahudi ister Budist ister Brahman ister Zerdüşt isterse daha başka bir dine mensup olsun, herkese bu din-i mübin-i İslâm’ın anlatılmasını istemiştir.

Sizi tanımayan, sizi sevmeyen ve size güvenmeyen insanlara sesinizi duyurabilmeniz ve bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir. Onlara anlatacaklarınız varsa bu, insanlarla temas kurmaya, diyaloğa geçmeye, karşılıklı ziyaretler gerçekleştirmeye, arkadaşlıklar tesis etmeye bağlıdır. Her şeyden önce muhataplarınıza, kendisiyle oturup kalkılabilen bir insan olduğunuzu göstermeniz gerekir. Karşılıklı diyalog devam ettiği takdirde zamanla önyargılar kırılacak, şartlanmışlıklar izale olacak, kin, nefret, düşmanlık, korku, endişe gibi olumsuz duyguların yerini sevgi, saygı, güven ve takdir hisleri alacaktır. İşte o zaman herkes birbirinin sözüne kulak verecek, muhatabını daha yakından tanımaya çalışacaktır. Bu tür uygun ortamlar hazırlamadan siz en doğru bildiğiniz hakikatleri en beliğâne üsluplarla anlatsanız dahi sözünüz dinlenmeyecektir.

Bunu yaparken İmam Şaranî’nin dediği gibi füyuzat hisleri kaybolabilir mi? Belki. Ama bizim gayemiz, maddi manevi hazlar içinde yaşamak değil, dert ve ızdıraplara göğüs gererek emr-i bilmaruf nehy-i anilmünker gibi peygamber mesleği yüce bir vazifeyi ifa etmektir. Rabbimizi kullarına tanıtma ve sevdirme gibi bu en ulvi gaye uğrunda maddi manevi her türlü feragatte bulunmaya açık olmak gerekir. Bizim terminolojimizde buna, maddi-manevi füyuzat hislerinden fedakârlık diyoruz. En başta da söylediğimiz gibi, manevi lezzetler, iman-ı billah, marifetullah ve Allah’a kulluğun neticesidir, gaye yerine konmamalıdır.

Başkalarıyla münasebetlerinde, nefsani arzuları ve şahsi beklentileri adına hareket eden kimseler, İmam Şârânî Hazretleri’nin dikkat çektiği haybet ve hüsrana maruz kalabilirler. Fakat insanlarla Zat-ı Ulûhiyet arasındaki engelleri bertaraf edip kalblerin Allah’la buluşmasını sağlamak için ortaya konulan her ceht ve gayret, Allah yolunda mücahede sayılır. Böyle bir mücahede ise insanın füyuzat hislerinin kesilmesine değil, artmasına vesile olur. Peygamber yolunda yürüyen insanlar ne bir mahrumiyet yaşarlar ne de haybet ve hüsrana uğrarlar.