İnsan Değişir mi?

İnsan Değişir mi?

Soru: İnsanlar geçmişte yaptıkları bir kısım yanlışlardan dolayı ademe mahkûm edilebiliyorlar. Bunun altında insanın hiç değişmeyeceği yönünde bir kanaat mi var? İnsan değişir mi?

Cevap: Değişme söz konusu olmasaydı peygamberler gönderilmez, kitaplar indirilmez ve tekalif-i ilâhiye de olmazdı, yani insanlar bir kısım dinî mükellefiyetlerle sorumlu tutulmazlardı. Dinin aydınlık ikliminde, kömür mahiyetinde olan insanlar arasından elmas ve cevher mahiyetine sahip insanlar çıkmazdı. Oysaki önümüzde sahabe gibi örnek bir nesil bulunmaktadır. Cahiliyenin karanlıklarından çıkan bu güzide topluluk baş döndürücü bir değişim yaşamış, üzerlerinde cahiliyeye ait ne kadar toz, kir varsa silkinip bir kenara atmış ve insanlığın zirvelerine yükselmişlerdir.

Hazreti Adem’den bu yana insanlığa gönderilen peygamberler, içinde bulundukları toplumlarda önemli değişim ve dönüşümlerin yaşanmasına vesile olmuşlardır. İnsanlığa sundukları ilâhî mesajlarla, onların hangi alanlarda nasıl bir değişim yaşamaları gerektiğini göstermişlerdir. O güne kadar toplumda yaygın olan bâtıl inançlar, yanlış uygulamalar, sapkın fikirler, fasit âdetlerle mücadele etmiş ve bunların yerine doğru olanları yerleştirmişlerdir. Peygamberlerin insanlığa sunduğu ilâhî mesaja kulak verenler itikadî, fikrî, amelî ve ahlakî planda müthiş bir değişim geçirmişlerdir. Kur’ân kıssaları dikkatli bir nazarla tetkik edilecek olursa bunun birçok örneğine rastlanacaktır.

Fıtrat Farklılıkları

Cenâb-ı Hak, hikmeti gereği herkesi farklı tabiatlarda yaratmış, herkese farklı istidat ve kabiliyetler bahşetmiştir. Mesela Hulefa-i Raşidin efendilerimiz, adım adım İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) yolunu takip etmiş, o yolun hakkını vermiş ve kendilerinden sonraki Müslümanlara da örnek olmuşlardır. Nübüvvet kaynağından çok iyi istifade etmişlerdir. Fakat onların her biri kendi mizaç ve tabiatına göre nübüvvet semasına ait farklı bir enginlik ve derinliği temsil etmiştir. Aynı kaynaktan beslenseler de aldıkları şeyler istidat ve kabiliyetlerine göre farklılık arz etmiştir.

İnsan nasıl bir fıtrat ve tabiata sahip olursa olsun, dinin bütün muhkem hükümlerinden sorumludur. “Benim tabiatım bunu almaya müsait değil.” deyip Kur’ân ve Sünnet’in herhangi bir meselesine karşı müstenkif davranamaz. Bununla birlikte nasların bıraktığı boşlukların içtihatla doldurulmasında fıtrat farklılıkları rol oynayabilir. Aynı şekilde insan kendi istidatlarını keşfettikten sonra onları belli alanlarda inkişaf ettirebilir ve sorumluluklarına farz ölçüsünde olmasa da sübjektif mükellefiyet anlamında farklı buutlar kazandırabilir, istidadının müsait olduğu işleri deruhte edebilir. Yani herkes kendi tabiatı çerçevesinde bir değişim yaşayabilir. Esasen dinlerin, özellikle de İslâm’ın insanlığa sunduğu mesajlar da bütün istidatları nazar-ı itibara alan bir esneklik, enginlik ve evrenselliktedir. Dolayısıyla her fıtrat, dinden alması gereken değerleri alarak ondan istifade edebilir ve müspet bir değişim yaşayabilir.

Fantastik Mülâhazalara Girenler

Belli bir dönemde bir kısım fantastik mülâhazalar, ideoloji ve felsefeler toplumu öyle bir kıskaca alır ve onların duygu ve düşünceleri üzerinde öyle bir baskı oluşturur ki insanlar topluma hâkim olan genel düşüncenin dışına çıkamaz hâle gelirler. Böyle bir ortamda farklı mülâhazalar ortaya koyamaz, kendi değerlerini rahat bir şekilde ifade edemezler. Bu yüzden pek çokları, kendi referans kaynaklarıyla telif edilmesi mümkün olmayan bir kısım düşüncelere saparlar. Öyle ki bırakın sıradan insanları, fikir yapısı, genel yaklaşımları ve muhakemesi açısından her zaman takdirle karşıladığınız zatlar bile, fertleri önüne katıp götüren umumi akıntıya kapılarak  kendilerinden hiç beklemeyeceğiniz görüş ve davranışlar ortaya koyabilirler.

Tarihte, yakın dönemde ve günümüzde bunun çokça misallerini bulabilirsiniz. Mesela komünizm ve sosyalizmin yükselişte olduğu yıllarda şahsen çok sevdiğim ve takdir ettiğim bazı düşünürler bile “İslâm sosyalizmi” ve “İslâm komünizmi” gibi fikirleri gündeme getirdiler ve bunun etrafında eserler yazdılar. Aynı şekilde daha sonraki yıllarda İslâm ile kapitalist anlayışları uzlaştırmaya çalışanlar oldu. Fikir yapısı yeterince oturmamış, fanteziye açık fıtratların, bu tür yaygın düşüncelerin peşine takılıp gitmeleri bir yere kadar normal karşılanabilir. Maalesef ilmî ve fikrî derinliği olan insanlar bile her zaman dik duramayabiliyor, umumî akıntıdan etkilenebiliyor ve düşüncelerinde bir kısım falsolar yaşayabiliyorlar. Esasen ilmî ve fikrî derinliği olan entelektüel camianın her zaman dik duruş ortaya koymaları beklenirdi. Onların umumî akıntıya kapılarak bir kısım falsolar yaşamaları kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu tür durumlarda duygu ve düşüncede istikameti koruyabilmek için, hâdiselere küllî bir nazarla bakabilmek, ele alınan meselenin önünü arkasını çok iyi görmek gerekir. Dahası bu tür fikir ve ideolojilerin insan fıtratıyla ne kadar uyuştuğu, sosyal etkilerinin ne olacağı, nasıl bir devlet yapısı ortaya çıkaracağı, hukuk düşüncesiyle ne derece telif edilebileceği gibi konunun bir çok yanını ve derinliğini dikkate almak gerekiyor. Eğer bir insan Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi bilmesinin yanında, psikoloji, sosyoloji, hukuk ve devlet felsefesi gibi konularda da bilgi sahibi olmazsa fantezilere girmesi kolaylaşıyor.

Allah Resûlü’nün Yolu

İnsanlar hayatlarının farklı dönemlerinde farklı vartaların içine düşebilir, eylem veya fikirlerinde zikzaklar çizebilir, tercihlerinde bir kısım hata ve yanlışlar yapabilirler. Bilerek veya bilmeyerek günah deryasına adım atabilirler. Fakat aynı kişiler bir süre sonra yaptıkları yanlışların farkına varıp pişmanlık duyabilirler. Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesini savunanlar arasında yer alan Ziya Paşa, bunun akabinde yaşanan felaketlere şahit olunca şu mısraları kaleme almıştır:

 Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık,

Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık.

Evet, insanlar hayatlarının belirli bir döneminde aldanabilir ve akabinde de yaptıkları hatalara ah u vah edebilirler. Hatta size karşı bir yanlışları olduysa gelip özür dileyebilirler.

Bizim herkese karşı açık durmamız gerekir. Yanımıza gelen insanların işlemiş oldukları hata ve günahları yüzlerine vurmamalı. Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) cahiliyenin karanlıklarından çıkıp yanına gelen insanları karşılama şekli bizim için örnek olmalıdır. Efendimiz, kendisine en büyük düşmanlığı yapan, en çok zararı veren kimseler yanına geldiğinde, geçmişleriyle ilgili onlara en küçük bir sitemde dahi bulunmamıştır. Tam tersine onların gelişlerini iltifatla karşılamış, karakterlerine göre onlara gönül alıcı sözler söylemiştir. Mesela Halid b. Velid Müslüman olduğunda Peygamber Efendimiz önce Allah’a hamdetmiş arkasından da ona, “Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyordum.” demiştir. (Vakidî, Meğâzî, 2/749, Darû’l-A’lamî, Beyrut, 1989)

Sizin de belli bir dönemde bir o vadide bir bu vadide dolaşmış, dolaştığı her yerden bir yara almış, sonra dönüp yanınıza gelmiş insanlara karşı göstermeniz gereken muamele bu olmalıdır. Söz ve tavırlarınızla onları utandırmamalı, geçmişte yaptıklarından bahisler açarak onları rencide etmemeli, itham edici ve suçlayıcı sözler söyleyip onları yanınıza geldiklerine pişman etmemelisiniz. Geçmişteki sürçmelerinden ötürü onları ayıplamak bir yana, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi onların hak ve hakikati arama teşebbüslerini takdirle karşılamalısınız.

Affet ki Affedilesin

Son olarak bir hususun daha altını çizmekte fayda var: Birileri başıboş değişik vadilerde dolaşabilir. İnanç ve değerlerine aykırı tavırlar ortaya koyabilir. Aleyhinizde atıp tutabilir. Söz ve fiilleriyle size saldırabilir. Önemli olan, ileride bizi mahcup edecek bir tavır içine girmememizdir. Yalanlar, iftiralar, haksızlıklar, zulümler karşısında kanunların bize tanıdığı meşru müdafaa haklarımızı kullanabiliriz. Tashih ve tavzihlerde bulunabiliriz. Usulünce ve kendi nezaketimiz çerçevesinde tekzip edebiliriz. Bunlar karşı tarafa saldırı değildir. Sadece haksız saldırıyı savma hamleleridir. Bunun dışında üslûbumuzu bozmaz ve nezaketten ayrılmayız. Aleyhimize hareket edenler bir gün pişman olup yanımıza geldiklerinde onlara elimizi uzatırken utanmaz, hicap duymayız. Utanırsa onlar utanır ama biz onları da utandırmamak için elimizden geleni yaparız.

Böyle bir duruş ortaya koyabilirseniz başkalarının semtinize, atmosferinize girmelerini kolaylaştırmış olursunuz. Biz birilerinin yüzüne vuralım diye gazete kupürleri toplamaz, aleyhimizde yazılan sözleri onların önüne dökmez, yaptıkları hataları dosyalamış olarak onların karşısına çıkmayız. Pişman olan, ıslâh-ı hâl eden insanlara karşı hiçbir şey yokmuş gibi davranırız. İnsanlar, itap görmeyeceklerini, ayıplanmayacaklarını, geçmiş hatalarının yüzlerine vurulmayacağını bilirlerse hatalarından daha kolay vazgeçer ve yanınıza daha kolay yanaşırlar.

İnsanları mahcup etmeme, kınamama, kusur ve ayıplarını yüzlerine vurmama, affedici olma gibi erdemler dinimizin emirleridir. Bunlar Allah nezdinde çok değerli amellerdir. Biz affedici olursak Allah da bizi affeder, biz başkalarının kusurlarını yüzlerine vurmazsak Allah da bizim kusurlarımızı yüzümüze vurmaz, biz Allah’ın kullarını utandırmazsak Allah da bizi utandırmaz.

Hülâsa-i kelâm, insanca davranan insanlar bu dünyada da ahirette de kaybetmezler, kaybediyor gibi göründükleri yerlerde bile netice itibarıyla hep kazançlı çıkarlar.