İçeriğe geç

Dolayısıyla o takva erleri, sadece gözlerinin gördüğü “meşhûdât”a inanmazlar. Âlem-i şehadet ve âlem-i mahsüsât denilen maddî âlemi, vicdanları ile “şuhûd-u Hak” arasında bir berzah kabul eder ve bu âlem-i şehadet silinmeden şuhûd-u Hakk’a vâsıl olamayacaklarına inanırlar. Bunun içindir ki ehl-i tahkik, genellikle âlem-i şehadetin kıstaslarına itibar etmemiş ve gayb âlemine ait gördükleri temessülâtı da bu âlemin ölçüleriyle değerlendirmemişlerdir. Aksine onlar, bu âlemdeki bütün müşâhedelerini öbür âlemin kıstaslarıyla ölçüp biçmiş, ona göre bir hükme varmışlardır. Vicdan kahramanları, bu âlemi, öteki ve hakiki âlemin bir gölgesi saymış, hatta bunlardan bazıları, onu zevk-i ruhanî için bir gölge şeklinde duyup hissetmiş; bazıları da kendilerini ve o âlemi tamamen fenâ-i mutlak içinde bir fâni veya adem-i mutlak içinde bir mâdum-u izafî görmüşlerdir.

Bu konuda esas olan Ehl-i Sünnet’in görüşü ise, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikatleri (vücudu, mevcudiyeti) sabittir.”[1] şeklindedir. Yani hangi mânâda olursa olsun kâinatın mevcudiyeti bir gerçektir, fakat her şeyin varlığı, Allah’ın (celle celâluhu) vücuduyla (mevcudiyetiyle) kâimdir. Bu itibarla da mahlûkatın varlığı zıllî (gölge mahiyetinde) bir varlıktır. Bununla beraber bu varlığın, Cenab‑ı Vacibu’l-Vücud’la kâim olup, O’nun vücuduna nispeten zayıf bir gölge mahiyetinde olması ve O’nu düşünmeden bunlara hakiki bir vücud verme imkânının bulunmaması itibarıyla, onlara bir değer atfedilmemesi, bir hakikate karşı hürmetsizlik değil, aksine o büyük hakikate karşı hürmetin ifadesi sayılmıştır.

129