İçeriğe geç

Buraya kadar geçen kısımda هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ve أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ âyetlerinde olmak üzere iki yerde “hidayet” geçmektedir. Bu iki hidayetten her ikisi de, Fâtiha’daki اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ duasına bir arz ve bir icabettir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ bir icabet, عَلٰى هُدًى ise bir arzdır. Arzla icabet arasında şöyle bir fark söz konusudur: Mesela, “Ben, bir mal almak istiyorum.” şeklindeki bir talebe bir başkasının “Ben sana istediğin malı verdim.” demesi bir icabet; herhangi bir kimsenin böyle bir talep olmaksızın satılacak malını tüccara sunması ise bir arzdır. Binaenaleyh, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ’de her mânâsıyla sırat-ı müstakime bir talep vardır. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’de bu talebe bir icabet; عَلٰى هُدًى’de ise bu icabeti takip eden bir arz vardır.

Meseleyi sarf ilmi ve iştikak bakımından ele alacak olursak; هُدًى kelimesi, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ cümlesinde masdarı, أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِم cümlesinde ise hâsılün bi’l-masdarı işaretlemektedir. İlkinde insanın kesbi, ikincisinde ise Allah’ın yaratması vardır. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Bu müttakiler zümresi yapacakları işler itibarıyla, seçkin vasıflarıyla görünecekleri âna kadar mesele proje ve plândan ibaret olup, konu nisbiyet ve kisb çerçevesindedir. عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ’de ise Cenab-ı Hak, bu yüce vasıflara sahip olan ve hayatını Kur’ânî çizgide sürdürenlere talep ettikleri şeyi artık lütfetmiştir.

Aynı zamanda هُدًى لِلْمُتَّقِينَ’deki hidayet, müttakilere isnat edilmiştir. Hâlbuki “halk” beşere isnat edilemez. أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِم ifadesinde ise hidayet doğrudan doğruya onların Rabb-i Kerim’leri tarafından gelen bir ihsan ve bir lütuf olarak vurgulanmıştır.

وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve kurtuluşa erenler de ancak işte onlardır.”

167