İçeriğe geç

Öte yandan; eskilerin “evvelen ve bizzat” dediği, mükellefler için evveliyet bahis mevzuu olan konuları öne çıkarmak lâzımdır. Meselâ, Cenâb-ı Hak, sevgiye önem vermiş, Kendisini seveni sevdiğini bildirmiş, en çok sevdiği insana Allah’ı seven mânâsına “Habibullah” ismini vermiştir. Öyleyse bizim de bunu esas almamız ve ona öncelik hakkı tanımamız gerekir. Münafıklara karşı cihad, kâfirlere karşı sert davranma.. gibi hükümler yine eskilerin ifadesiyle “saniyen ve bi’l-araz”dır. Kaldı ki onlara sert davranma, mücadele etme ve gerektiği yerde öldürme, çeşitli sebeplere talik edilmiştir. Şayet o sebepler söz konusu olmazsa, hükümler de tatbik edilmeyecek demektir. İsterseniz Zahid-i Kevserî’nin uzun uzadıya anlattığı bir hususla konuyu biraz daha açalım: Kur’ân-ı Kerim’de zekâtın sarf mahalleri anlatılırken, kalbleri İslâm’a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb) da zikredilir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyeleri boyunca bu hükmü hep tatbik etmiştir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat edinceye kadar da bu hükmün neshine, yani hükmün kaldırıldığına dair de her hangi bir belge söz konusu değildir. Ne var ki, Hz. Ebû Bekir döneminde “müellefe-i kulûb” olarak zekattan pay olmak için gelen iki kişiyi Hz. Ömer geri çevirir ve ellerindeki fermanı da yırtar atar.Ardından da “Eskiden İslâm zayıftı, bugün ise Müslümanlar kuvvetli ve güçlüdür; böyle bir şeye ihtiyaç yoktur.” der ve onları uzaklaştırır. Şimdi Hz. Ömer’in, Efendimiz’in uyguladığı bir hükme böyle tavır almasını aklınıza sığıştıramayabilirsiniz. Fakat İslâmî ilimler açısından meseleye yaklaşacak olursanız, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) Kur’ân’daki bu hükmün illetini kavramış ve ona göre hüküm vermiştir. Kur’ân ise bu yardımı kalblerin telifine bağlamıştır.

3