İçeriğe geç
26. Bölüm

Aşk Ve İtaat

Soru: Bir sohbet esnasında “Aşkı şeytandan, itaati de Âdem’den” öğrenmek gerektiğini ifade ettiniz. Biraz açıklar mısınız?

Başta bu görüşün Hallac-ı Mansur’a ait bir düşünce olduğunu, dolayısıyla da vahdet-i vücudçu bir yaklaşım içerdiğini ifade etmek isterim.

Saniyen; buradaki aşkı iki mânâda anlayabiliriz. Bir; hakikati keşfetmek ve onu keşif adına önü alınmaz bir arzuya sahip olmak. İki; birine karşı inhisar-i fikir etme, teveccüh bekleme, kendine başka rakip kabul etmeyip “Ben varken başkaları da kim oluyor ki?!.” vs. gibi düşüncelere saplanmak.

İşte bu ikinci şıkta bir bencillik ve egoizma sezilmektedir. Aslında şeytanın, kendi mahiyetinin müsait olduğu ölçüde, yani zaman ve mekân cihetiyle, kapsayıcılığı açısından bir faikiyeti söz konusu olabilir. Böyle bir hususiyeti ile o, insanın önünde görünebilir ki, bu yanıyla şeytan, “Ben Âdem’i istemem, onu kendime tercih etmem…” düşüncesine girebilir… Eğer buna bir aşk denecekse şeytanınki böyle bir aşktır.

Fakat böyle malul, karşılık bekleyen ve yanlış bir gayrete iten aşktansa, insanı kemale götüren itaat düşüncesi -ki her şeyi Allah rızası için yapıp semerâtını burada beklememe, dünyevî garazlardan uzak kalma, Allah’la pazarlığa kapalı olma, daima inkıyat ve teslimiyet içinde hareket etme demektir- daha emniyetli ve zengince bir düşüncedir.

İşte bu şekilde değişik mülâhazalarla mukayyet bir düşünceyi ifade için Hallac: “Aşkı şeytandan, itaati de Âdem’den öğrenmek gerek.” demiştir.

Bir de aşk, acz ve fakr kaynaklı olması itibarıyla kendi ruhunda, birtakım suiistimallere açık kapıları bulundurmaktadır. Evet, âşık, maşukundan kat-ı alâka edebilir; edebilir ama, onun bir kısım perdelere takılıp kalması da muhtemeldir. Bu zaviyeden baktığımızda şeytanın maruz kaldığı bu durumu, o perdelerden biri kabul edebiliriz.

123