İçeriğe geç

Konuya bir de âyetin sebeb-i nüzulü açısından bakmak yararlı olacaktır. Evet, esbâb-ı nüzul, esasen temel hususun tasvirini yaparak o tip hâdiselere bir bakıma cevap olması ve daha sonra gelecek hâdiseleri de o tür hâdiselere tatbik etme imkânı hazırlaması açısından çok önemlidir. Her ne kadar bazı âyetler, hususi şahısların hususi hareketlerinden ötürü nâzil olmuşsa da bunu umuma teşmil etmekte herhangi bir mahzur yoktur. Zira herkesin bu türlü derslerden alacağı ibretler vardır.

Abdullah İbn Übey İbn Selûl ve onun liderliğindeki o zâhiren çok zeki görünen, akl-ı meaşla zeki olan ancak meâdı bilmeyen (yani dünyayı gören fakat ahireti bilmeyen) bu kimseler sahabe‑i kirama –hâşâ– sefih nazarıyla bakıyorlardı ki, burada şöyle bir durum söz konusudur:

Daima rahatını ve zevkini düşünen, rahat ve huzurunu ihlal edecek her türlü hareketi kötü kabul eden ve bu türlü hareketlerle huzurunu kaçıranlara sefih ve deli nazarıyla bakan bir kısım maddeciler hemen her devirde görülegelmişlerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ı o kadar çok hatırlayın, o kadar çok anın ki neticede size deli desinler.”[3] hadis-i şerifi de bu hususu teyit eder mahiyettedir. Evet, inanan bir kimsenin, hasımları tarafından mecnun olarak itham edilmesi hep olagelmiş bir husustur. Zaten bir mü’minin davranışları, mülhitlere ve fısk u fücûr içinde olanlara tıpatıp uyuyorsa o mü’min, gerçekten onlardan ayrılarak zâti kimlik ve şahsiyetiyle kendini olduğu gibi gösterememiş demektir. Kat’i hatlarla mülhitlerden ve mütemerritlerden farklılık arz eden bir mü’minin bütün davranışları, mülhit ve mütemerritleri kendi yanlış kıstasları içinde hep yanlış mülâhazalara sevk edecektir.

294