أَلَۤا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَۤاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ“Dikkat edin, asıl sefihler onlardır fakat bilmezler.” Evet onlar, her ne kadar mü’minlere sefih deseler de sefahatin ne olduğunu bilmemektedirler. Sefahet, bilmeye mütevakkıf bir meseledir. Daha önce de ifade edildiği gibi “sefih” lügat mânâsı itibarıyla “muhakemesi, re’yi, görüşü kısır olan kimse”, şer’i mânâsı itibarıyla da “aklın ve şer’in sınırlarına riayet etmeyen insan” demektir. Yani o, “sefil arzularını yaşayan, miskinlik içinde bulunan ve olumsuz alışkanlıkları olan kimse” mânâsına gelmektedir. Gerçi bazen yüzüne bakılmayan fakire, iltifat görmeyen zayıfa, ezilen mazlum kişilere de sefih denilmektedir ki bu da daha ziyade –Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde ifade edildiği gibi– müşriklerce nebilere ittiba eden kimseler hakkında kullanılagelmiştir.
Mesela, Hazreti Nuh’a (aleyhisselâm) inanmayan kimseler: وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ “Biz, içimizde ancak ayak takımının sana ittiba ettiğini görüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/27) diyerek inanan insanları “erâzil (ayak takımı, toplumun en alt tabakası)” kelimesiyle vasıflandırmış ve “süfeha” kelimesinin yerine “erâzil” sözcüğünü kullanmışlardır. Az önce de geçtiği üzere “sefih”i anlama ilme bağlıdır. İlim ise insanın kendi nefsini bilmesinden başlar; başlar da insan, kendini tanımanın ışığı altında hakka, irfana ve onun neticesinde de Cennet ve cemalullaha ulaşır. Kendini bilemeyen insanlar ise, Yunus’un
İlim ilim bilmektirİlim kendin bilmektirSen kendini bilmezsenYa nice okumaktır!
ifadelerinde de olduğu gibi, Allah’ı da bilemeyeceklerdir. Nitekim başka bir âyette de, نَسُوا اللّٰهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara nefislerini unutturdu.” (Haşir sûresi, 59/19) buyrulur. Bu iki esas arasında telâzum olduğu söylenebilir.