Bundan da anlaşılmaktadır ki, münafıkların söyledikleri sözlerde bir ilmî gerçeklik bulunmamaktadır. İşte Kur’ân-ı Kerim de bu âyetteki fezlekeyle bize bunu göstermektedir. Nitekim bu siyakta geçen âyetlerde evvela مَا يَشْعُرُونَ “Farkında değiller”, ikinci olarak لَا يَشْعُرُونَ “Farkında değiller ve olmayacaklar”, üçüncü olarak da لَا يَعْلَمُونَ “Bilmiyorlar” denilmektedir ki, bundan anlaşılan da şudur: Münafıkların, şu anda gözlerinin önünde olup bitenlere kat’iyen şuurları taalluk etmemektedir. Burada مَا “nefy-i hâl” içindir, yani hâl-i hazırda bir şeyin (burada şuurun) olmadığını ifade eder. Sonraki âyetin sonunda ise “nefy-i istikbal (bir şeyin gelecekte olmaması)” ifade eden لَا ile لَا يَشْعُرُونَ denilmektedir. Zira مَا يَشْعُرُونَ ile ifade edilenler, لَا يَشْعُرُونَ olma yolundadırlar. Evet, bunlar, şuuren şu anda olup bitenleri kavrayamadıkları gibi istikbale ait meseleleri de kavrayamayacaklardır. Zira şuur, akla malzeme hazırlayan bir güçtür. Münafıklar aklî meselelerde bir durağanlık yaşadıkları için, tamamen ilmî bir mesele olan sefahat sözcüğüne sığınıp onunla başkalarına çamur atmaları kendi bilgisizliklerini göstermektedir.
Bundan da anlaşılan şudur ki onlar, bilinecek şeyleri bilmemektedirler hatta bilmediklerini dahi bilmemektedirler. Dolayısıyla da bir türlü bu mürekkeb (katmerli) cehaletten kurtulamamaktadırlar; kurtulamamaktadırlar, zira onlar kendilerini biliyor zannetmektedirler. Evet insan, bir şeyi bilmiyorsa onun cehaleti bir cehl-i basit, şayet bilmediğini dahi bilmiyorsa bir cehl-i mürekkeb; ve eğer bir şey bilmediği hâlde biliyor iddiasında ise bu da bir cehl-i mük’abtır (üç boyutlu). Evet bunlardan biri tek buudlu basit cehalet, ikincisi iki buudlu mürekkeb cehalet, üçüncüsü ise üç buudlu mük’ab bir cehalettir. İşte burada لَا يَشْعُرُونَ ifadesi münafığın böylesine muzaaf (kat kat) bir bilgisizlik içinde olduğunu işaretlemektedir.