نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَأَنْزَلَ التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ “Sana Kitab’ı gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren O’dur. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil’i indirmişti.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/3)
Bundan başka, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ dendikten sonra gelen وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyeti, Zebur, Tevrat ve İncil ashabına şamil olduğu gibi, hanifleri içine alan ikinci bir sınıfa da şamildir. Bu zümrelerin kendilerine gönderilen ilâhî kitaplarla elde ettikleri iman ancak sâlih amellerle takviye edildiğinde kemale ulaşacaktır ki, Kur’ân-ı Kerim’de de iman ile amel hemen her zaman birlikte zikredilmiş ve pek çok yerde imanın arkasından “sâlihât” veya “amel” zikredilegelmiştir.
Ayrıca burada konunun iman-amel münasebeti şeklinde ele alınmasının yanında “müttaki”lerin vasıflarının sayılması gibi bir yanı da vardır. Evet, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetinden وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetine kadar hepsi müttakilerin vasıfları sayılır.
Hâsılı, buraya kadar izah etmeye çalıştığımız âyetlerde, gayba ve ona ait her şeye yani kitaplara, peygamberlere ve hassaten Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletine iman zikredilmekte; bununla beraber nazarî plândaki imanın yeterli olmadığı, bu sebeple onun mutlaka amelle takviye edilmesi gerektiği anlatılmaktadır.
Bütün bunların ardından, iman edip sâlih amel işleyenlerin mükâfatlarının, buna muhalif davrananların da cezalarının verileceği yer olan ahiret mevzuu, önceki âyetlerle ciddi bir tenâsüp içinde, dile getirilerek,
وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ahirete de kesin olarak inanırlar.” (Bakara sûresi, 2/4)
denmekte ve müttakilerin başka bir vasfına dikkat çekilmektedir.
Son olarak da