Evet iman, insanların sadece fıtratları, kalbleri veya fikirleriyle Allah’ı bulup bilmeleriyle iz’an hâline gelmeyebilir. Gerçi insanlardan bazıları geçmişlerindeki bilgi birikimleriyle, bazıları ise kendilerine Cenab-ı Hak tarafından lütfedilen mukaddes sahife veya kitaplar vasıtasıyla nazarî çerçevede iman etmiş olabilirler. Ne var ki imanın ekmeliyeti, onun amelle desteklenip derinleştirilmesine bağlıdır. Bütün bunlardan başka bu ümmet için, Allah’ın (celle celâluhu) önceki mesajlarına imada bulunulmakta; o konudaki derinliğin ayrı bir vesilesi olarak: وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ “Hem Sana indirilen Kitab’ı hem de Senden önce indirilen kitapları tasdik ederler.” buyrulmakta ve ekmeliyetin farklı bir derinliği hatırlatılmaktadır.
Allah’a iman edenleri iki sınıf hâlinde mütalâa etmek mümkündür:
1. Kur’ân’dan önce nâzil olan sahifelere ve Zebur, Tevrat, İncil gibi mukaddes kitaplara iman edenler.
2. وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ âyetiyle ifade edilen, hem Kur’ân’a, hem İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Kur’ân’dan önce nâzil olan ne kadar sahife ve mukaddes kitap varsa, ne kadar nebi ve mürsel gelip geçmişse hepsine iman eden mü’minler.
Buradaki وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَۤا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ ifadesi, وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ ifadesine atfedilmemelidir. Çünkü daha önceki âyette başta iman, daha sonra ise imanın pratik yönü anlatılmıştı. Bu itibarla da burada yeniden hususi bir iman meselesinden söz edilmesi uygun değildir. Onun için اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ âyetine atfetmek daha uygun düşmektedir.
Ayrıca burada Kur’ân-ı Kerim’in, Tevrat ve İncil’de bulunan bir kısım hükümleri müeyyit bulunmasına da bir telmih vardır. Aslında başka bir âyette bu hakikat açıkça şöyle ifade edilmektedir: