Ayrıca burada bir noktaya daha dikkat çekilmektedir ki, o da, bu kitabın şanının, kelâm-ı ilâhî olmasından dolayı yüce olmasıdır. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim tetkik edilirken, her şeyden önce nazarlar, insanın maddî ufkunun darlığından sıyrılarak, o Kitab-ı Kerim’in muallâ mevkiine çevrilmelidir. Zira Kur’ân, kelâm-ı ezelî sahibi yüce bir Zât’ın kullarına sunduğu bir kurtuluş reçetesidir. Eğer Kur’ân’a bu zaviyeden bakılmazsa, onun ihtiva ettiği hakikatlerden çoğu da görülemez. Ona kendi muallâ mevkiinden nazar edilip muhtevaya da o zaviyeden bakıldığında görülecektir ki o, öteler ötesinin sesi-soluğu diyebileceğimiz keyfiyette yüce bir kitaptır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir kitap veya bir gazete ya da broşür gibi okunacak bir kitap değildir. Zira o, لَا رَيْبَ فِيهِ “içinde hiçbir tereddüt ve şüphe olmayan” (Bakara sûresi, 2/2) ilâhî bir kitaptır. Öyleyse Kur’ân’ın ihtiva ettiği hakikatlere ciddi bir teemmül, tefekkür ve tedebbürle bakılmalıdır ki, onun gerçek kıymeti ve muhteva zenginliği bilinebilsin. Bu mülâhaza aynı zamanda
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْدِ غَيْرِ اللّٰهِ لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا “Hâlâ Kur’ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Allah katından değil de başka bir kaynaktan gelseydi, onda pek çok çelişki bulunurdu.” (Nisâ sûresi, 4/82)
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ أَمْ عَلٰى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا “Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?” (Muhammed sûresi, 47/24)
âyetlerine bir bakıma icmalî bir meal mahiyetindedir.
Kendisinde hiçbir şek ve şüphe olmayan bu Kitap, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Hidayet rehberidir müttakilere.”