Kur’ân’ın hidayetinden istifade etmek, sadece gayba iman etmeye bağlı değildir. Evet, onun hidayetinden istifade edebilmek için gayba imanın yanında, iman edilen hakikatlerin pratik hayatta uygulanması da önemli bir esastır. Mevzua bir kısım mütefekkir ve filozofların tasnifleri çerçevesinde nazarî-amelî ayrımı perspektifinden bakacak olursak, اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ ile ifade edilen gayba iman meselesi, henüz imanın ve iz’anın pratik hayata intikal etmediği safhaya bakar. Aslında pratik hayata intikal etmeyen imanın kalbde derinleşip kökleştiği de söylenemez. Kalbinde o gaybî imanın rüsuh bulmadığı bir insan da Kur’ân’ın hidayetinden tam istifade edemez. Öyleyse Kur’ân’ın hidayetinden hakkıyla istifade edebilmek için başta müttaki olmak gerekmektedir. Müttaki olmak ise bir taraftan gayba inanmaya, diğer taraftan da hem ibadet hayatına hem de daha şümullü bir takva mülâhazasıyla âyât-ı tekviniye ve âyât-ı Kur’âniye’den istifade etmeye bağlıdır.
Öyleyse o müttakiler,
وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ “Namazlarını tam, dikkatle îfâ ederler.” (Bakara sûresi, 2/3)
Zira namaz, gayba imanın nazariyattan çıkıp pratiğe dökülmesi adına en câmi ibadetlerden biridir. Filozof Kant, “Allah nazarî akılla değil, amelî akılla bilinir.” diyerek herhâlde, Allah’ı hakkıyla tanıyabilmek için o imanın gereklerini yerine getirmenin zaruri olduğuna işaret ediyordu. Evet insan, nazarî akılla “inandım” demekle –biz onu mü’min kabul etsek de– kâmil mânâda mü’min sayılmaz. Bu sebeple kişinin hakiki iman sahibi olabilmesi için mutlaka imanını nazarîden pratiğe dönüştürmesi, nazariyi sürekli güçlendirmesi ve aralıksız bir ubûdiyetle onu derinleştirmesi iktiza eder.