YENİ* Kırık Testi: MEŞRUİYETİ TESPİT YOLLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Allah yolunda yapılan hizmetlerin meşru bir çizgide sürdürülmesi adına dikkat edilmesi gereken esaslar nelerdir?

   Cevap: Öncelikle bir mü’min, ibadet ü taatlerini dinin emir ve tavsiyelerine göre yerine getirdiği gibi, insanlarla kuracağı ilişkileri veya irşat ve tebliğ adına ortaya koyacağı tavır ve davranışları da şer’î delillere bağlı götürmeye çalışmalıdır. Onun bu konudaki hassasiyeti ve araştırma azmi bile ona sevap kazandıracaktır. Çünkü Risale-i Nur’da da ifade edildiği üzere bir insanın günlük muamelelerinde dinin esaslarına uymaya çalışması, onun yapageldiği sıradan işlerini bile ibadete çevirir. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 64)

Bu konuda başvurulacak öncelikli kaynak ise başta Kur’ân ve Sünnet, sonra da bunlara istinad eden icma, kıyas, istihsan, maslahat ve örf gibi diğer şer’î delillerdir. Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fukaha-i izam, karşılaştıkları problemleri, bu delillere müracaat etmek suretiyle çözmüş ve hukukî boşlukları bunlarla doldurmuşlardır. Günümüzde de Kur’ân ve Sünnet’ten hüküm çıkarmaya ehil olan kişiler, yine aynı kaynakları kullanarak hayatın dine göre yaşanması adına çözümler üretebilirler.

Fakat herhangi bir konuda hemen içtihada gitmek yerine, öncelikle karşılaşılan problemlerin çözümünün selef-i salihînin safiyane içtihatları içerisinde aranması daha doğrudur. Zira onlar, içtihat ve istinbatlarıyla özellikle kendi dönemleri itibarıyla doldurulması gerekli olan bütün boşlukları doldurmuşlar ve hukukî hiçbir boşluk bırakmamışlardır. Onların bu içtihatları, bizim için de istifade edilmesi gereken önemli bir kaynaktır. Eğer aranılan meselenin çözümü burada bulunamazsa, işte o zaman yukarıda bahsedilen hüküm çıkarma metotlarına müracaat etmek suretiyle ehil olan zatlar tarafından yeni içtihatlar yapılabilir.

Karşılaşılan meselelerin veya düşünülen projelerin dinî bir asla dayanması ve onun asıl kaynaklarla uyumunun aranması öncelikli olsa da, bu mümkün olmadığında en azından bunların dine aykırı olmamasına dikkat edilir. Zira malum olduğu üzere dinde emredilmeyen ve yasaklanmayan fiiller, mubah alanı oluşturur. Bu alan da oldukça geniştir. Yer yer Kur’ân ve Sünnet’te bir kısım fiillerin mubah olduğundan bahsedilmiş olsa da hakkında herhangi bir nas bulunmayan fiiller de mubah alana girer. Zira eşyada mubahlığın asıl olması, önemli bir fıkıh kaidesidir. Yani bir şeyin emredildiğine ya da yasaklandığına dair dinde herhangi bir hüküm yoksa bu kaideye göre onun mubah olduğu anlaşılır. Bu açıdan bir mü’min, bu alanda rahat hareket edebilir ve istediği gibi tasarrufta bulunabilir.

   Siyer Felsefesi

Usûl-i fıkıh kitaplarında hüküm istinbatında bulunabilmek için başvurulması gereken metotlar üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Çözümü aranan meseleyle ilgili olarak ilk bakılması gerekli olan kaynaklar, şüphesiz bunlar olacaktır. Fakat bunların yanında siyer felsefesi de ihmal edilmemelidir. O, Kitap ve Sünnet’te açık bir hüküm bulamadığımız durumlarda karşılaştığımız problemin çözümü adına bize yardımcı olacağı gibi, bu temel kaynakların doğru anlaşılmasına da ışık tutacaktır. Gerek Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerekse sahabe-i kiramın kendi dönemlerinde meydana gelen hâdiseler karşısındaki duruşları, tavır ve davranışları, takrirleri ve hatta sükûtları bile bizim için önemli birer referanstır. Dolayısıyla aslî ve ferî delillerin yanında, siyerde bırakılan açık uçlar da çok iyi değerlendirilmelidir.

Bugün herkese karşı alâka duyan ve sinesini açan Hizmet gönüllüleri, farklı kültür, farklı din mensuplarıyla diyaloğa girmekte ve onlarla sosyal münasebetler geliştirmektedirler. Bunları değerlendirenler genellikle meseleyi götürüp Mevlânâ, Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre gibi zatlara bağlıyor, bu gönül genişliğini o büyük zevatla aynı meşrebi paylaşma, onlara benzeme ve ittiba olarak değerlendiriyorlar. Hâlbuki o zatlar bu konuda ancak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çırağı olabilirler. Bugüne kadar en büyük mürşitler bile O’na ittiba etmiş ve her meseleyi O’nun bu konudaki beyan, davranış ve takrirlerine bağlamayı marifet saymışlardır. Bu açıdan bizim için de asıl önemli olan, bütün faaliyetlerimizde olduğu gibi burada da Allah Resûlü’nün tavır ve davranışlarıyla uygunluk aramaktır. Mesela farklı din ve kültür mensuplarıyla diyalog kurma açısından O’nun hayatına baktığımızda, çok sayıda örnekle karşılaşırız. Dolayısıyla günümüzdeki bu türlü faaliyetleri, siyer-i seniyye ile irtibatlandırmak mümkündür.

Aynı şekilde günümüzdeki iman ve Kur’ân hizmetlerinde ortaya konan pek çok tutum ve stratejinin siyer felsefesine bağlı cereyan ettirilmeye çalışıldığını, her konuda olduğu gibi bu konuda da mukteda bihimizin, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun sireti, Sünnet’i olduğunu, en azından aklımız ve gücümüz yettiğince bu gaye-i hayale ulaşma azmi içinde bulunduğumuzu söyleyebiliriz. Mesela bir taraftan kendimize ait değerleri muhtaç sinelere duyurma adına fevkalâde bir azim ve gayret ortaya koyma; fakat bunu yaparken asla usûl ve üslup hatasına düşmeme, düşüp manevra alanını daraltmama; başkalarında endişe uyarmama adına olabildiğine şeffaf ve açık olma; ortaya konulan mükemmel temsil ile herkesin güvenini kazanma ve bu güven kredisini verimli bir şekilde değerlendirmeye çalışma gibi davranışları Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareket tarzıyla irtibatlandırmak mümkündür.

Siyer felsefesi üzerinde bugüne kadar çok az durulmuştur. Mesela medreselerde ne eskiden ne de yakın zamanlarda siyer felsefesinin ders olarak okutulduğunu duymadım. O, bugüne kadar tedrisat sistemi içine alınmamış, müfredat programlarına dâhil edilmemiştir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde meydana gelen olaylarla ilgili önemli eserler telif edilmiş olsa da bu olayları arka plânlarıyla ve temel felsefeleriyle birlikte değerlendirme, genel itibarıyla ihmal edilmiş bir iştir. Oysaki siyer, hem dinin anlaşılması hem de mü’minlerin istikamet üzere dinlerini yaşayabilmeleri adına doğru okunması ve doğru anlaşılması gereken çok önemli bir dinamiktir.

Arap dilini ve dinî ilimleri iyi bilmek Kur’ân’ın doğru anlaşılması adına çok önemli olsa da bu konuda sahabe-i kiramın anlayışına müracaat edilmediği takdirde bir kısım yanlışlara düşülebilir. Çünkü hem Kur’ân’ı hem de Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) murad-ı ilâhîye uygun olarak en iyi ve en doğru anlayanlar onlardır. Bu açıdan tedvin döneminde Kur’ân’ın hüküm ve maksatları ortaya konulurken, dil âlimlerinden önce, sahabe-i kiramın anlayışına müracaat edilmeli ve bunlar işin kaynağında aranmalıydı. Aranmalıydı derken, bu konudaki teessüfümü de ifade etmiş oluyorum. Genel bir prensip olarak selef-i salihîne saygıda kusur etmemeye çalışsam da tedvin döneminde yaşamış bazı âlimlere karşı böyle bir serzenişte bulunmadan da geçemeyeceğim.

   Örf ve Maslahatlar

Bütün bunların yanında zamanın getirdiği yenilikler de göz ardı edilmemelidir. Biz ne sahabe ne tabiin ne de tebe-i tabiin döneminde yaşıyoruz. Yaşadığımız dönemin kendine mahsus bir kısım şartları var. Biz, kendi zamanımızın çocuklarıyız. Bu açıdan yol ve yönümüzü tayin ederken mutlaka konjonktürü göz önünde bulundurmalıyız. Zamanın bizden istediklerini çok iyi anlamalı, yorum gerektiren şeyleri ona göre yorumlamalıyız.

Esasen belli şartlar dâhilinde örf ve maslahatın fakihler tarafından hüküm çıkarmada önemli birer kaynak olarak kullanılması da bu kaziyeyi destekler. Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar fakihler onlar vasıtasıyla birçok probleme çözüm üretmiş ve birçok hukukî boşluğu onlarla doldurmuşlardır. İslâm, girdiği toplumlarda cari olan örf, âdet ve teamüllere toptan karşı çıkmamıştır. Fakihler dinin muhkem hükümlerinin filtresinden geçirdikten sonra bunlara vize vermişler; geçemeyenleri ise dışarıda bırakmışlardır.

Bu sebeple irşat ekseninde hareket eden insanlar, yapacakları faaliyetlerde ve atacakları adımlarda yukarıda bahsedilen temel kaynaklara ve bunlardan çıkarılan hükümlere bağlı kalmanın yanında; mutlaka kendi dönemlerindeki örf ve âdetleri de hesaba katmalı ve neyin maslahat olup olmadığını çok iyi tayin etmelidirler. Farklı bir tabirle onların alacakları kararlar hem Cenâb-ı Hakk’ın maksatlarına hem de toplum maslahatlarına uygun olmalıdır.

   Umumî Belva

Hususiyle yapılacak faaliyetler toplum maslahatlarını gerçekleştirmenin yanında bir de insanların gönüllerini Allah’la buluşturma veya sahip olduğunuz değerleri başkalarına da anlatabilme adına uygun ortamlar hazırlama gibi dinin maslahatlarını da gerçekleştiriyorsa, işte orada mutlaka üzerimize düşeni yerine getirmeli ve ne yapıp edip bunu gerçekleştirmeliyiz. Hatta gerekirse böyle yüce bir gayenin tahakkuk etmesi adına, şahsî hayatımızla ilgili bazı tavizler vermeyi bile göze alabilmeliyiz.

Bazıları, içinde yaşadığımız zamanın şartlarını hesaba katmadığı için, böyle bir yaklaşımı tenkit edebilir. Hâlbuki irşat faaliyetlerinde bulunma gibi dinin yüce hedeflerini gerçekleştirmeye çalışma bir yana, günümüz Müslümanları günlük hayatlarında bile pek çok konuda taviz vermekten, bir kısım günahlara bulaşmaktan kendilerini kurtaramamaktadır.

Mesela, Kur’ân-ı Kerim Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’minlere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını söyle.” (Nûr Sûresi, 24/30) buyurmaktadır. Oysaki günümüzde bu âyetin emrine sıkı sıkıya bağlı kalmak isteyen bir Müslümanın, evinden dışarıya çıkmaması ve çarşıya gitmemesi gerekir. Hatta namaz kılma gibi çok önemli bir ibadeti eda etmek için camiye gidilirken bile haram irtikâp etme ihtimali vardır.

Şunu kabul etmek gerekir ki siz, herkesin edebiyle oturup kalktığı, düşüncelere saygı duyulduğu, kimsenin hissiyatının rencide edilmediği Asr-ı Saadet döneminde yaşamıyorsunuz. Dolayısıyla dinî hassasiyetinize muhalif olan ve hoşunuza gitmeyen bazı durumları umumî belva diyerek göze almazsanız, kimseye kendinizi ifade etme fırsatı bulamaz ve hareket alanınızı daraltmış olursunuz. Siz kendiniz bu konularda olabildiğine hassas hareket etseniz bile, füruata ait bazı meselelerde kusur yaptığına şahit olduğunuz insanlara sanki büyük günah işliyorlar veya dinden çıkıyorlar gibi muamele etmemeli ve ağır ithamlarda bulunmamalısınız. Eğer bunu yaparsanız, dinin birçok emrinin ihmaline sebebiyet vermiş olursunuz.

Biraz daha açacak olursak, günümüzde Hizmet gönüllüleri geçmişten süzülüp gelen ve tabiatlarına mâl olan insanî ve ahlâkî değerleri muhtaç sinelere duyurabilme ve geçmişten tevarüs edilen kin ve nefretleri toprağa gömmek suretiyle gelecek nesillere sevgi ve hoşgörü atmosferinin hâkim olduğu güzel bir dünya bırakabilme istikametinde dünyanın dört bir yanına açılıyorlar. Gittikleri ülkelerde çok farklı örf ve âdetlerle karşılaşıyorlar. Her ülkenin kendine göre farklı kültür ortamları var. Hayatlar, insanlar, alışkanlıklar vs. farklı farklı. İşte bu farklılıklar içinde bir insanın dinin bütün füruatını milimi milimine yaşayabilmesi çok zordur. Müslüman ülkelerde bile günahla karşı karşıya kalmadan öğretmenlik veya üniversite hocalığı gibi bir vazifeyi yerine getirmenin çok zor olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız.

Eğer siz ruhunuzun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme, onları kültür mirasınızla tanıştırma ve aynı zamanda onların da sahip oldukları güzellikleri alma adına değişik anlayıştaki insanlarla oturup kalkıyorsanız, çamurlu yolları aşmaya, sarp yokuşları tırmanmaya ve yıkılmış köprülerden geçmeye hazırlıklı olmalısınız. Çünkü bunları göze almadan gaye-i hayalinizi gerçekleştirebilmeniz mümkün değildir. “Aman, ne gözümüz, ne kulağımız, ne ağzımız, ne de ellerimiz hiç günaha bulaşmasın; âdâbına varıncaya kadar dinin bütün emirlerini hassasiyetle yerine getirelim.” düşüncesi haddi zatında çok güzeldir ve müminin duyarlılığını gösterir. Ama biz günümüz şartları içerisinde her meselemizi sadece buna bağladığımızda, bu, bir yönüyle yaşadığımız topluma karışmama, bir köşeye çekilip insanlardan uzak durmayı gerektireceğinden, içtimai hayat içerisinde yapılması gereken pek çok vazifeyi ihmal etmiş oluruz. Belki de bir dönemde bazıları bu türlü şeylere takıldıklarından ötürü, meydanı başkalarına bıraktılar ve kapanması çok zor boşluklar meydana getirdiler. Hâlbuki Müslümanlar hayatın ve toplumun içinde olmadıkları sürece, yaşadıkları hayat da kendilerine göre olmaz. Hayatın kendi değerlerinize göre şekillenmesini istiyorsanız, onun içinde bulunmanız gerekir.

İşte bütün bu yollardan geçmek zorunda kalan Müslümanlar, bir taraftan yaygın hâle gelen bir kısım imtihan unsurlarına katlanmaya, diğer yandan da fıkıh usûlündeki ifadesiyle ehvenüşerreyni (iki şerden hafif olanı) bulmaya çalışmalıdırlar. Yani hangi hareket tarzı dinin kurallarına daha muvafık veya -başka bir deyişle- daha az muhalifse onu tercih etmeli ve mefkûreleri adına yapmaları gerekli olan hizmetleri yapmalıdırlar.

 Esasında İslâm’ın ortaya koymuş olduğu hükümlerle gerçekleştirmeyi hedeflediği maksatlar açısından meseleye bakacak olursak, böyle bir hareket tarzının dinin ruhuna uygun olduğu görülecektir. Zira bu, bir meselenin getirisiyle götürüsünü, kazandırdıklarıyla kaybettirdiklerini iyi hesap edip ona göre hareket etmenin bir neticesidir. Özellikle Malikîlerin müstakil bir delil olarak kabul ettiği maslahat-ı mürsele prensibi de bu temele dayanmaktadır.

Aynı zamanda bu, Kur’ân’ın nüzûlünün ve İslâmî emir ve yasakların teşriinin yirmi üç senede tamamlanmasının ifade etmiş olduğu espriye de uygundur. Dinin hükümleri tamamlandıktan ve istikrar kazandıktan sonra -hâşâ- hiç kimsenin bunları değiştirme yetkisi yoktur. Medine dönemi ahkâmını göz ardı ederek kalkıp yeniden Mekkî hükümlere göre amel edemeyiz. Dinin esasları ve muhkem hükümleri sabit olduktan sonra yeniden başa dönemeyiz. Fakat bunun yanında namaz ve zekâtın alıştıra alıştıra ve yavaş yavaş emredilmesi veya faiz ve içkinin dört fasılda yasaklanması gibi dinî ahkâmın iniş keyfiyetinde önemli bir hikmet-i teşri bulunduğunu da göz ardı edemeyiz!

Fakat bütün bunların yanında şunu da ifade etmeden geçemeyeceğim: Evet, içinde yaşadığımız devrin ve şartların zorlamasıyla zaman zaman paçalarımıza çamur sıçrayabilir. Yaygınlığı dolayısıyla kaçınılması mümkün olmayan, füruata ait bir kısım mahzurlu şeylere maruz kalabiliriz. Bunları bir nevi belva-i âmm olarak görür ve çok önemli gördüğümüz vazifeleri fevt etmeme adına peygamber yolunda yürümeye devam ederiz. Fakat biz, fiilen mümkün olmasa bile en azından niyetlerimizle, üzerimize hiçbir kir ve çamur bulaştırmadan tıpkı anamızdan doğduğumuz gibi pak ve arı olarak ahirete yürüme niyet ve azmi içinde bulunmalıyız. Ayrıca bu tür konularda nasıl olsa belva-i âmm diyerek rahat hareket etmemeliyiz. Bir taraftan üzerimize mümkün mertebe az çamur sıçratmaya çalışmalı, diğer yandan da, elimizde olmadan maruz kaldığımız şeylerin bile ızdırabını duymalıyız.

Hâsılı, yürüdüğümüz yol peygamberler yolu olduğuna göre, bu yolun esaslarına bağlı kalmak zorundayız. Hedefimiz meşru olduğu gibi, bu hedefe yürürken de sadece üzerinde meşruiyet mührü taşıyan sebep ve vasıtaları kullanmalıyız. Hiç şüphesiz bunu sağlamanın öncelikli yolu ise bütün tavır ve davranışlarımızın Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmasıdır. Fakat bu uygunluğu temin etmenin farklı yolları vardır. Bu, bazen -ehil olanlar için- doğrudan temel kaynaklardan hüküm çıkarma şeklinde olabileceği gibi, bazen de ehli tarafından çıkarılmış hükümlere ittiba etme şeklinde gerçekleşir. Aynı şekilde dinî hükümlerin çağa göre yaşanmasını kolaylaştıran iki önemli dinamik olan, -dine, dinin ruhuna muvafık- örf ve maslahata uygun hareket etme de aynı şekilde bu meşruiyeti sağlamanın yollarından birisidir. Bütün bunların yanında bizim için en büyük gaye olan i’lâ-i kelimetullah vazifesinin çağımızda hakkıyla yerine getirilebilmesi yer yer zaruretler, maslahatlar, umum-ı belva, tedricilik ve ehven-i şer gibi durumların gözetilmesini gerektiriyorsa, buna göre hareket edilmesi de aynı şekilde meşruiyetin sınırları içinde hareket etmenin bir başka ifadesi olacaktır.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: ALLAH DOSTLARINA DÜŞMANLIK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Kudsî bir hadis-i şerifte Allah Teâlâ, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا فَقَدْ اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim Benim veli kullarımdan birine düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona harp ilan ederim.” (Buhârî, rikâk 38) buyurduktan hemen sonra kullarının farz ve nafilelerle Kendisine nasıl yaklaşacağından bahsetmektedir. Hadiste geçen ilan-ı harbi, Allah’a yaklaşma keyfiyetini ve bu iki husus arasındaki ilişkiyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Bu hadisin yanı sıra Kur’ân-ı Kerim’de de farklı âyet-i kerimelerde Allah dostlarından bahsedilmektedir. Mesela Yunus Sûresi’nde Allah dostları şu ifadelerle müjdelenmiştir: أَلَۤا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ “Bil ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yunus Sûresi, 10/62) Bir sonraki âyet-i kerimede ise, الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ “Onlar, iman eder ve hayatlarını takva dairesinde sürdürürler.” buyrulmak suretiyle, Allah dostlarının iki önemli vasfına dikkat çekilmiştir. Bunlar ise kâmil iman ve takvadır. Bunu takip eden âyet ise, لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kazançtır.” şeklindeki beyanıyla bu vasıflara sahip olan evliyâullahı, nasıl güzel bir akıbetin beklediğine dikkat çekmiştir.

A’râf Sûresi’nde yer alan, إِنَّ وَلِيِّيَ اللَّهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَBenim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün sâlih kulların koruyucusudur.” (A’râf Sûresi, 7/196) âyet-i kerimesi de Allah’ın, sâlih kullarının velisi olduğunu; yani onların işini üzerine aldığını, onları hayra sevk ettiğini ve aynı zamanda yürüdükleri yolda ilhamlarıyla, varidât ve mevhibeleriyle onlara ışık tuttuğunu ifade buyurmuştur. Bakara Sûresi’nde ise şu ifadelerle daha genel mânâda Allah’ın bütün mü’minlerin velisi olduğu ve onları hidayet buyurduğu ifade edilmiştir: اَللهُ وَلِيُّ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ “Allah, iman edenlerin muhibbi ve veliyyü’l-emridir, onları (hidayet ve tevfikiyle) karanlıklardan ışığa çıkarır.” (Bakara Sûresi, 2/257)

   Objektif ve Sübjektif Velilik

Yukarıda geçen âyet-i kerimelere bakacak olursak, Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vilâyetin mutlak, umumi ve herkese açık olduğu görülecektir. Dolayısıyla Allah’a inanan ve sâlih amel işleyen herkesin Allah’ın velisi olacağını ve böyle bir dostluk dairesi içine gireceğini söyleyebiliriz. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak da, Kendi yolunda yürüyen ve Kendisine dost olan kullarına yardım edecek ve onları doğru yola sevk edecektir. Biraz daha açacak olursak: Kim yürüdüğü yolda Allah’ın murad-ı Sübhânîsini esas alır, sadece O’nun rızasını hedefler ve aynı zamanda onun rızasını kazanma adına en büyük vesile olan i’lâ-i kelimetullah adına cehd ve gayret gösterirse, Allah da onların velisi olacak ve -âyet-i kerimelerde de ifade edildiği üzere- onları dünyada ve ahirette yalnız bırakmayacaktır.

Kur’ân’da ifadesini bulan ve herkese açık olan böyle bir veliliğe objektif velilik diyebilirsiniz. Fakat bir de bunun yanında ıstılahî mânâda velilik vardır. Nitekim sofiler, “veli” kelimesini tasavvufî anlamıyla ve daha özel mânâda ele almışlardır. Bir şahsın ıstılahî manadaki böyle bir vilâyeti elde edebilmesi için, önünde farklı yollar vardır. O, öncelikle bu yollardan birisine sülûk etmeli ve arkasından da intisap etmiş olduğu yolun âdâb ve erkânı neyi gerektiriyorsa, buna uygun olarak seyrini tamamlamalıdır. Kişi bu yollardan hangisine girerse girsin ve ne tür bir usûl takip ederse etsin, netice itibarıyla cismanî arzularını terk ile kalb ve ruhun hayat çizgisinde yürüyerek Allah’a vasıl olmaya çalışacaktır. Herkese açık olmadığı ve nefisle çok ciddi bir mücadele ve mücâhede gerektirdiği için böyle bir vilâyete de sübjektif vilâyet denilebilir.

Kanaatimce yukarıdaki âyet ve hadislerde umumi manadaki objektif velilikten bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu, herkes için müyesserdir. Yani iman edip sâlih amel işleyen mü’minler, istikametlerini de korudukları takdirde yukarıda zikredilen müjdelere nail olabilirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de, iman edip sâlih ameller işleyen mü’minleri ne tür mükâfatların beklediğini beyan eden birçok âyet-i kerime bulunmaktadır.

   Evliyâullah’ın Düşmanları ve Allah’ın Mukabelesi

Yukarıdaki hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak, مَنْ عَادٰى لِي وَلِيًّا buyurmak suretiyle, veli olan zatları doğrudan doğruya Kendisine izafe etmektedir. Bunu bir yönüyle, “Her kim, benim velâyetim altında bulunan birine düşmanlık yaparsa” şeklinde de anlayabilirsiniz. Dolayısıyla “veli” olarak isimlendirilen kişilere karşı ortaya konan düşmanlık, onların şahıslarıyla sınırlı kalmaz, sadece onların şahıslarını bağlamaz. Allah’la irtibatlarından dolayı onlara duyulan düşmanlık ve onlara yapılan saldırı, Allah’a, Allah’ın hukukuna yapılan bir saldırı yerine geçer. Bu açıdan Allah’ın dostlarına, O’nun himayesi altında bulunanlara yapılan düşmanlığın altından, Allah düşmanlığı, din düşmanlığı, peygamber düşmanlığı, kitap düşmanlığı çıkar.

Bu sebepledir ki Allah, zahirde evliyâullahın düşmanı gibi görünse de hakikatte din ve diyanet düşmanı olan bu tür insanlara karşı اٰذنْتُهُ بِالْحَرْبِ buyurmak suretiyle harp ilan edeceğini açıklamıştır. Bunun anlamı ise, “Bugün olmazsa yarın mutlaka onların işlerini bitiririm.” demektir. Allah’ın (celle celâluhu), veli kullarının düşmanlarına bizzat Kendisinin mukabelede bulunması, o Allah dostlarının ilâhî bir zimmet altında olduğunu göstermektedir. Yani Allah’ın inayet, riayet ve kilâeti onlar üzerindedir. Dolayısıyla Allah’a bağlılıklarından ötürü onlara ilişen insanlar, karşılarında Allah’ı bulurlar.

Fakat Allah’ın cezalandırmasını kendi hevâ u hevesimize göre anlamaya çalışırsak hata ederiz. Buradaki tecziye de yine murad-ı ilâhîye uygun olarak cereyan edecektir. Bu açıdan bizim ne onun zamanını ne de keyfiyetini bilmemiz mümkün değildir. Mesela bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ “Allah zalime (zulmünden döner diye) mehil üstüne mehil verir. Fakat bir kere de derdest etti mi artık onun canını çıkarır.” (Buhârî, tefsîru sûre (11) 5; Müslim, birr 61) Allah Rasûlü, arkasından da şu âyet-i kerimeyi okumuştur: وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ القُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “İşte Rabbin, hududunu çiğneyen toplulukları yakaladığı zaman böyle yakalar. O’nun yakalaması, çok acı ve çok çetindir.” (Hûd Sûresi, 11/102)

Siz, işte bu noktada Kur’ân’da resmedilen eski kavimlerin akıbetlerini zihninizden geçirebilirsiniz. Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Musa, Hz. Şuayb ve Hz. Lût gibi peygamberlerin kavimlerinin nasıl şiddetli bir azapla helâk edildikleri, Kur’ân’da ibretlik birer tablo olarak gözümüzün önünde durmaktadır.

Hiç şüphesiz zalimlerin hemen helâk edilmeyip onlara zaman tanınmasının da bir kısım hikmetleri vardır. Bu, öncelikle onların yapageldikleri zulümlerini terk etmeleri için bir fırsattır. İkinci olarak Cenâb-ı Hak, bununla onların ellerindeki bütün mazeretlerini almaktadır. Yani zalimlere tevbe edecekleri ve yeniden rahmet kapısının tokmağına dokunacakları imkân ve fırsatlar tanındığı için, ahirette onların hiçbir itiraz hakları kalmayacaktır.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın zalimlere mühlet vermesinin altında yatan bu esprinin iyi kavranması ve yaptığı kötülüklerden dolayı hemen onların aleyhine tavır alınıp Allah’a havale edilmemesi gerekir. Evet, birileri sözleriyle sizi rencide edebilir, mizacınıza dokunduracak bir kısım kabalıklarda bulunabilir, gıybet ve iftiralara başvurabilir veya sizi yolunuzdan alıkoyma adına tekerleğinize çomak sokabilir. İşte siz bu tür olumsuzluklar karşısında hemen onların cezalandırılmasını isterseniz, yeryüzünde insan kalmaz.

Nitekim bu konuda Kur’ân-ı Kerim, لَيْسَ لَكَ مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ أَوْ يَتُوبَ عَلَيْهِمْ أَوْ يُعَذِّبَهُمْ فَإِنَّهُمْ ظَالِمُونَ “O mevzunun sana bakan bir yanı yok. Allah ister onlara tevbe nasip edip bağışlar, ister nefislerine zulmettikleri için onları cezalandırır.” (Âl-i Imrân Sûresi, 3/128) gibi ifadelerle yer yer mü’minleri ikaz etmiştir. Esasen burada Efendimiz’e hitap edilmek suretiyle ümmetine ders verilmektedir. Yoksa O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzuda fevkalâde bir temkin ve teyakkuz insanıdır.

Bu sebeple birileri size dininizi yaşadığınızdan ve onu doğru temsil ettiğinizden ötürü düşmanlık yapıyorsa, hemen el kaldırıp onlara beddua etmemelisiniz. Esasen kendi anlayış ve felsefemiz içerisinde bedduaya “âmin” dememek bizim için bir esastır. Biz, mümkün olduğu kadar bu tür insanlar hakkında, Allah’ın onları ıslah edip hidayet eylemesi için dua ederiz. Fakat ıslahları mümkün değilse o zaman Allah’a havale ederiz. Evet, bu kişiler zulümlerini bırakmıyor ve yaptıkları eza ve cefalarla zayıf Müslümanların yerlerini terk etmesine ve bir daha bellerini doğrultamamalarına sebep oluyorlarsa, işte o zaman, “Allah’ım, onların ellerini kollarını bağla; ağızlarına fermuar vur; güç ve kuvvetlerini dağıt!” diyebiliriz. Esasen bütün bunların manası da, “Allah’ım onları zulüm adına iş yapamaz hâle getir!” demek gibidir. Yani biz, bu gibi dualarla, Allah’tan onların fitne ve fesat çıkarmalarına mâni olmasını dilemiş oluyoruz.

Esasında tevekkül, tefviz ve sika ehli kimseler için bunları söylemek bile Allah’la münasebet açısından doğru olmayabilir. Fakat herkesin de bir tahammül gücü olduğunu unutmamak gerekir. Bir de insanın kendi ufkunun ve hissiyatının yanında, alâkadar olduğu heyetteki insanların genel hissiyatını hesaba katması, onu Allah’tan bu tür taleplerde bulunmaya zorlayabilir. Evet, beraber olduğu insanların hakikaten ciddi sıkıntı içine düşmeleri, canlarının gırtlaklarına gelmesi fakat dualarında denmesi gerekeni de diyememeleri karşısında, onların durumuna muttali olan bazı kişiler Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunarak onların hissiyatına tercüman olabilirler.

Allah’ın harp ilan etmesine ve zalimleri cezalandırma keyfiyetine gelince, bu da farklı şekillerde olabilir. Zira Kur’ân’da farklı kavimlerin helâk edilmesiyle ilgili âyetlerde de görüldüğü üzere Cenâb-ı Hakk’ın tedip keyfiyeti farklı farklıdır. Bizim ceza kanununda olduğu gibi ille de şu suçtan ötürü şöyle bir ceza gerekir deyip daha baştan bu tür belirlemelere gitmek doğru değildir. Beşerî aklın, bu tür ilahî icraatları tam olarak idrak edemeyeceği muhakkaktır. Dolayısıyla cezalandırmanın da Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve maslahatına uygun olarak cereyan edeceğini bilmemiz gerekir.  

Bu itibarladır ki bazen bu cezalandırma sadece şefkat tokatları şeklinde gelir. Zira bazı insanların ders alması adına bu, yeterli olur. Fakat başkalarının aklını başına alması için daha ciddi kahır tokatlarına ihtiyaç vardır; dolayısıyla da bunlar daha ağır bir cezaya çarptırılır. Bazıları gazap tokadıyla, bazıları tenkil (şiddetli/ibretlik ceza) tokadıyla, bazıları da ibâde (kökten kazıma) tokadıyla cezalandırılır. Evet, ceza bazen hafif, bazen ağır gelir. Kâh olur, Allah zalimlerin ellerindeki bütün imkânları almak suretiyle onların kollarını kanatlarını kırar. Kâh da إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ “Eğer dilerse sizi ortadan kaldırır ve yerinize yepyeni bir kavim getirir.” (Fâtır Sûresi, 35/16; İbrahim Sûresi, 14/19) âyetinin de işaret ettiği üzere onları toptan yok eder ve yerlerine yepyeni insanlar getirerek toplumun kaderine onları hâkim kılar. Evet, Allah (celle celâluhu), bu konuda nasıl isterse öyle hükmeder.

   Siz Kendinize Bakın!

Esasında bütün bu zikredilen meseleler, doğrudan bizi alâkadar etmez. Zalimlerin cezasını bulması, Allah’a kalmıştır. Bize düşen ise Allah dostu olabilmenin, O’nun zimmetine girebilmenin yollarını aramak, yürüdüğümüz çizginin doğru olup olmadığına bakmaktır. Acaba biz hakikaten taşımış olduğumuz vasıflar itibarıyla âyetlerde zikredilen müjde ve mükâfatlara nail olmaya ehil miyiz? Acaba imanımız sağlam mı? Takva dairesi içinde miyiz? Dinin emirlerini yaşama mevzuunda ne ölçüde hassasiyet sahibiyiz? Tekvinî emirleri doğru okuyabiliyor ve hayatımıza düzgün tatbik edebiliyor muyuz? Kendi davranışlarımıza bakarak maruz kaldığımız felaketlerin gerçek sebebini bulabiliyor muyuz?

Kur’ân’da anlatılan Hz. Yakûb’un (aleyhisselâm), إِنَّمَۤا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِۤي إِلَى اللّٰهِ “Allah’ım, ben dağınıklığımı, perişaniyetimi ve tasamı Sana şikâyet ediyorum.” (Yûsuf Sûresi, 12/86) şeklindeki duası bize bunu ders verdiği gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı sıkıntıyla ilgili Tâif dönüşü Allah’a arz ettiği, اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/266-269) şeklindeki yakarışları da bizim öncelikle kendi içimize yönelmemizin ehemmiyetini göstermektedir.

Tâif’te müşrikler Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) önce dilleriyle eziyet etmişler, sonra da O’nu taşlamış/taşlatmışlardı. Öyle ki mübarek ayakları kanlar içinde kalmıştı. Fakat O, müşriklerin yaptıklarına hiç aldırmadan Allah’a karşı kendi durumunu arz etmişti. Esasında O, hiçbir zaman hor ve hakir bir insan olmadığı gibi, âciz ve zayıf bir insan da değildi. Bir insan Efendimiz’e karşı bu tür sözler söyleyecek olsa, dinden çıkar. Bu açıdan O’nun bu yakarışlarını Allah’la kendi arasındaki münasebet açısından değerlendirmek gerekir. O, kendi ufku açısından Rabbine karşı iniltilerini seslendirebilir. Fakat bizim O’na öyle bakmamız kesinlikle yanlıştır.

O, bunları söyledikten sonra da, إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلَا أُبَالِي “Eğer Sen benden razı isen, bana karşı gazabın yoksa çektiğim mihnetlere, belâlara hiç aldırmam.” diyerek, tefviz ve sika ufkunda hâlini Cenâb-ı Hakk’a arz ediyor ve aynı zamanda bu sözleriyle bize de önemli bir ders veriyor.

İşte bu sebepledir ki başımıza herhangi bir yerden bir toslama geldiği, ayağımızın altındaki faylar oynamaya başladığı, birileri tarafından önümüz kesildiği, yürüdüğümüz yollar harap edildiği veya köprüler yıkıldığı zaman ilk yapmamız gerekli olan şey, kendimize bakmak ve bütün bu hususlarda nerede durduğumuzu bir kere daha kontrol etmektir. Biz kalkıp başkalarının hesaplarıyla meşgul olacağımıza, derin derin kendi hesaplarımız üzerinde düşünmeliyiz. Allah’ın velâyetini elde etme adına gerekli donanıma sahip olup olmadığımızı kontrol etmeli ve eğer bu konuda bir kısım eksik ve gediklerimiz varsa öncelikle bunlarla meşgul olmalıyız. Maruz kaldığımız bu tür sıkıntılar karşısında başımızı yere koymalı ve Allah’a karşı tazarru ve niyazda bulunmalıyız. Zira bütün bunlar Allah’a karşı sadık ve vefalı olmanın, O’na dayanıp güvenmenin bir ifadesidir. el-Kulûbu’d-dâria’da yer alan büyüklerin dualarına bakacak olursanız, onların da hep aynı yolu takip ettiklerini ve sürekli kendi nefisleriyle hesaplaştıklarını görürsünüz.

Esasen hadisin devamında yer alan şu ifadeler de mü’minlere Allah’a yaklaşmanın, vilâyeti elde etmenin ve aynı zamanda kendilerine düşmanlık yapan insanların şerrinden korunmanın yolunu göstermektedir: “Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şey ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli olur ve onu hep doğruya yürütürüm. Böylesi bir kul Benden bir şey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyanetim altına alırım.”

Hâsılı, şayet mü’minler bu konularda kendilerine düşeni yapıyor, Allah’a sağlam bir kulluk ortaya koyabiliyor ve O’na dost olmanın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa, Cenâb-ı Hak da er veya geç onlara düşmanlık yapanların haklarından gelecektir. Zira tarih, bunun misalleriyle doludur. Hatta kâmil mü’minler, başlarından geçen hâdiseleri dikkatli bir nazarla süzecek olsalar, hiç kimsenin başıboş bırakılmadığını ve onlara kötülük yapan bazı kimselerin nasıl cezalandırıldıklarını ayan beyan müşahede edebilirler.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: HİZMET VE İNSANÎ MÜNASEBETLER

Herkul | | KIRIK TESTI

    Soru: Bazen insanlığa hak ve hakikati anlatma adına ciddi gayret gösteren ve önde olan kimselerin, yakın çevresiyle ilişkilerinde kırıcı olma veya baskıcı davranmaları gibi bir kısım problemler gözlenebiliyor. Bu konuda denge nasıl sağlanmalıdır?

   Cevap: İnsanlığın dertleriyle dertlenme ve bunların çözümü adına sürekli yeni projeler geliştirme çok önemli bir fazilettir. Fakat bunun faziletli olması da ihlâslı yapılmasına bağlıdır. Yoksa bir insanın yapmış olduğu hizmetleri, kendini ifade etme veya arzuladığı bir pâye ve makama kavuşma gibi dünyevî çıkarlara bağlaması, elde etmiş olduğu bütün uhrevî kazanımları harman gibi savurması demektir. Belki insanlığa hayırlı işler yapmış olan böyle birisi başkaları tarafından takdir görebilir, ismi belli müesseselere verilebilir, hatta her yere onun fotoğrafları asılıp, heykelleri dikilebilir. Fakat onun ortaya koymuş olduğu amellerde rıza-i ilâhî yoksa, bütün bunların ona hiçbir faydası olmayacaktır. Çünkü o, beklentilerine uygun olarak insanların teveccüh ve takdirini kazanmış ve dolayısıyla da amellerinin mükâfatını bu dünyada tüketmiş olacaktır.

Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, alacaklarını insanlardan aldıkları için, Allah’tan alacakları bir şey kalmayacaktır. Ku’ân’ın, أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz. Allah’ın verdiği o güzel ve hoş nimetleri israf edip bitirdiniz. Hakkınızı dünyada kullanıp ahirete bir şey bırakmadınız.” (Ahkaf Sûresi, 46/20) şeklindeki uyarı ve tehdit bildiren ifadeleri de buna işaret etmektedir. Nitekim hadis-i şerifte de düşmana karşı mücadele etmiş, ilimle meşgul olmuş ve bol bol infakta bulunmuş fakat bütün bu amellerini Allah rızasının dışında başka beklentilere bağlamış olan kimselerin uhrevî perişaniyetleri çarpıcı ifadelerle tasvir edilmiştir. (Bkz.: Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48)

İnşâallah kendisini insanlığa hizmet etmeye adamış gönüllülerden oluşan bu daire içerisinde, sadece kendi dünyevî hedeflerinin arkasından koşan ve bu yüzden de ciddi bir darlığın mahkûmu olan bu tür insanlar yoktur. Ben, soluk soluğa hizmet eden adanmışlar arasında, tamamen kendi hesaplarına ve dünyevî mülâhazalarına bağlı hareket eden insanların bulunmadığı kanaatindeyim. Allah’ın izniyle onlar, yapmış oldukları hayırlı hizmetler vasıtasıyla bir yandan Allah’ın rızasını kazanmaya namzet olurlarken, diğer yandan da talep etmeseler bile insanlığa sunmuş oldukları hizmet vesilesiyle sonraki nesiller tarafından hayırla yâd edileceklerdir. Hatta onlar, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Bir işe sebep olan, onu yapan gibidir.” sırrınca güzel işler yapmalarına vesile oldukları insanların ve hizmet adına açtıkları yoldan gelenlerin sevaplarına da ortak olacaklardır.

   İnsanî Münasebetlerde Kur’ânî Ahlâk

Ne var ki -soruda da ifade edildiği gibi- bazı kimseler arz edilen bütün bu hizmetleri en güzel şekilde ifa etmenin yanında, Müslüman ahlâkına aykırı bir kısım olumsuz tavırlara girebilirler. Mesela birisi hizmet adına güzel projeler düşünür ve insanların önüne yüksek hedefler koyar. Bu düşüncesinde de oldukça samimidir. Fakat beklentileri karşılanmadığı zaman kırıcı olur. Çevresindekilerin en küçük hatalarını, ufacık ihmallerini affetmez, ufak tefek arıza ve aksaklıklardan dolayı hemen öfkelenir, birilerine kızar ve böylece beraber çalıştığı insanları rencide eder.

İşte böyle bir insanın, Allah yolunda koşturma gibi bir mü’min sıfatının yanında, başkalarına zulmetme ve onların kalbini kırma gibi küfür sıfatlarına da sahip olduğunda şüphe yoktur. Kur’ân’ın, Tebük seferine katılmayan bazı sahabiler hakkında beyan buyurduğu, خَلَطُوا عَمَلًا صَالِحًا وَآخَرَ سَيِّئًاOnlar iyi işlerle kötü işleri birbirine karıştırdılar.” (Tevbe Sûresi, 9/102) âyetinin de ifade ettiği üzere, bu kişiler güzel işlerine kötü şeyler karıştırmaktadırlar.

Bu sebeple, insanları sevk ve idare etmekle vazifeli bulunan kişilerin, hizmetlerinde başarılı oldukları ölçüde, insanî münasebetlerinde de olabildiğine hassas olmaları gerekmektedir. Onlar, gördükleri hata ve kusurlar karşısında gönüllerini geniş tutmalı, beraber hizmet ettikleri insanlara karşı son derece şefkat ve mülâyemetle yaklaşmalı ve mümkün mertebe af yolunu tutmalıdırlar. Bütün bunlar İslâm ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereğidir. Yoksa olmayacak şeylere öfkelenen, etrafındaki insanları kırıp geçiren ve en küçük sürçmeleri bile kocaman birer günah gibi büyüten bir insanın, en başta yapmış olduğu hizmetlere zarar vereceğinde kuşku yoktur. Çünkü böyle biri, çevresindekilerin kolunu-kanadını kıracak, onların kuvve-i maneviyesini sarsacak ve onları ümitsizliğe düşürecektir. Belki de duruma göre onları küstürecek ve içinde bulundukları daireden uzaklaştıracaktır.

Bunların her biri ayrı birer küfür sıfatıdır. Kendisinde bu kadar küfür sıfatı toplanmış bir insanın -Allah muhafaza buyursun- uzun süre İslâmî istikametini muhafaza etmesi çok zordur. Hazreti Bediüzzaman, “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük latifelerini onda batırma!” (Bediüzzaman, Lem’alar s. 169-170) diyor. Bunları çoğaltabilir ve “Bir şiddette, bir hiddette, bir öfkede batma!” diyebilirsiniz.

Hâlbuki öndekilere düşen vazife, arkasına aldıkları kimselerin heyecanlarını artırmak, ümitlerini şahlandırmak ve böylece onların daha verimli hizmet etmelerini sağlamaktır. Onlar, hiç kimseye kızmadan, kusurlarını yüzlerine vurmadan ve aşk u şevklerini kırmadan hizmet edebilme adına kararlı olmalı ve alıştırma yapa yapa kendilerine bunu kabul ettirmelidirler.      

Esasen insanın sağlam bir dava düşüncesinin ve hizmet felsefesinin olması sadece güzelliğin bir yanını teşkil eder. Onun diğer yanında ise hizmet ederken ortaya konan tavırlar, davranışlar, sözler ve yol arkadaşlarıyla kurulan münasebetler yer alır. Eğer bir insan burada da başkalarına anlattığı güzellikleri sergileyebiliyor ve yaşayışıyla da başkalarına örnek teşkil edebiliyorsa, işte o zaman iki güzelliği kendisinde cem etmiş (bir araya getirmiş) olur. Aksi takdirde ondaki güzellik meflûç (felçli) olarak kalır. Dolayısıyla böyle bir kişinin öncelikle kendisinin rehabilitasyona ihtiyacı var demektir.

   Asıl Suçlu Kim?!

Öte yandan şunu da unutmamak gerekir: Bir insanın, başkalarında gördüğü yanlışlıkları ve hoşuna gitmeyen tavırları, kendi günahlarının yüzüne çarpılması olarak görmesi, mü’mince bir tavrın gereğidir. Böyle bir kişi, başkalarında kusur arama zahmetine de girmemiş olacaktır. O, asıl suçluyu bulduğundan ötürü kolaylıkla onun çaresine bakabilecektir. Şayet bizim kendi kusurlarımız, başkalarının bize karşı olumsuz tavırlarında ortaya çıkıyor, fakat biz sürekli dışarıda suçlu arıyorsak, onu bulmamız asla mümkün olmayacaktır.

Bu sebeple, beraber olduğumuz insanlar tarafından ne tür bir muameleye maruz kalırsak kalalım, yapmamız gereken, “Acaba ben ne yaptım ki bu başıma geldi?” demektir. Sonrasında da Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip istiğfar etmek ve kendimizi muhasebeye çekmektir. Belki atılmaması gereken bir yere taş atmış veya müstahak olmayan birine ok fırlatmışsınızdır ve o da size geri dönmüştür. Ya da haksız yere birisine laf çarptırmışsınızdır ve bir başkasının eliyle onun cezasını çekiyorsunuzdur. Belki de birisi hakkında suizanda bulunmuş veya bir ayıbından dolayı onu kınamışsınızdır ve Allah, kınadığınız şeye sizi maruz bırakmıştır. Hatta bunların da berisinde mülâhazalarınızı temiz tutamamış, iç istikametinizi koruyamamış ve kirli bir kısım tasavvurlara girmişsinizdir. Bunun neticesinde de can sıkıcı bir kısım olaylar başınıza gelmiştir. Yani insanın ayağına bir diken batmasına kadar maruz kaldığı bir kısım musibetler, ona ait birtakım kusurların geriye dönmesi olduğuna göre onun, arkadaşları tarafından bir kısım sıkıntılara maruz bırakılmasına da aynı gözle bakılabilir. Zira Kur’ân’da yer alan, وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ Sûresi, 42/30) âyet-i kerimesi bunun ilâhî bir kanun olduğunu göstermektedir.

   Kıdem Kredisi

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Bazıları Hizmet kervanına önce katılmış, idari bazı vazifeler almış olabilir. Eğer onlar bu kıdemlerini arkadaşlarına tahakküm etme adına kullanır ve onlara gereken değeri vermezlerse, konumlarını suiistimal etmiş olurlar. Kıdem, önemli bir kredidir. Bu kredi, başkalarının ona gösterdiği teveccüh ve saygıyı, hizmete tevcih etmek için kullanılmalıdır. Çünkü bu durum, insanların sevk ve idaresini kolaylaştıracaktır. Eğer insanlar size sırtlarını dönmüşlerse, sizin onlara iş yaptırabilmeniz için iki harekete ihtiyacınız olur. Öncelikle onların yüzlerini kendinize çevirmeniz, sonrasında da onları istenilen hedefe yönlendirmeniz gerekir. Fakat eğer herkes güneşe nazır günebakan çiçekleri gibi yüzlerini size çevirmişler ve gözlerinizin içine bakıyorlarsa, onları istihdam etmeniz çok daha kolay olur. Bu sebeple öndekiler, kıdemlerini önemli bir krediye çevirebilmenin, bunu muhafaza edebilmenin ve sonra da hizmet adına kullanabilmenin çaresine bakmalıdırlar.

Bunun yolu ise insanî münasebetlerde Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmaktan, rıfk ve mülâyemeti esas almaktan geçmektedir. Eğer bunu başarabilirseniz, herkesin yüzünü kendinize çevirebilirsiniz. Fakat çevrenizdekilere sert ve kaba davranırsanız, size karşı kalbleri kırılır ve sırt dönerler. Neticede onlar bununla bir kısım kayıplar yaşayacakları gibi, siz de onca elden, ayaktan, gözden, kulaktan mahrum kalırsınız. Çünkü, مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى “Birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat ve merhamet etmede mü’minlerin misali tıpkı bir bedenin azaları gibidir. Onlardan herhangi biri rahatsızlandığında, diğerleri ateş ve uykusuzluk ile onun elemine ortak olur.” (Müslim, birr 66; Buharî, edep 27) hadisinin de işaret ettiği üzere beraber çalıştığınız insanların her biri size ait bir uzuv gibidir. Sizin her huysuzluğunuz, kendinize ait bir uzvu kesmeniz demek olduğundan, istifade alanınızı daraltmış ve dolayısıyla ciddi bir mahrumiyet yaşamış olursunuz.

   Günahları Setretme

Allah’ın isimlerinden birisi de Settâr (hata ve günahları örten) olduğuna göre, bizim de O’nun ahlâkıyla ahlâklanmanın bir gereği olarak mümkün mertebe insanların kusurlarını yüzlerine vurmamamız, başkalarına anlatmamamız, bilakis bunları setretmemiz gerekir. Aksi takdirde onlarda ümitsizlik hâsıl eder ve büyük bir günah işlersiniz. Çünkü siz, bir kişinin Allah’la kendisi arasında olan bir günahını açık etmekle, bir taraftan onun kendisini öyle bilmesine, diğer yandan da başkalarının onun hakkında kötü düşünmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Böylece kişi “Battı balık yan gider.” diyerek, günahında ısrar edebilir. Bu açıdan günah ve kusur kötü birer durum olsa da, insanları günah ve kusurları karşısında ümitsizliğe düşürmek bundan daha büyük bir cürümdür.

Bütün bu söylediklerimiz, hata ve eksikleri giderme adına hiçbir şey yapılmaması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır. Elbette insanlara yol göstermeli ve hayırhahlık yapmaya çalışmalıyız. Fakat bunun kendine göre bir usûl ve üslubunun olduğunu, buna dikkat edilmediği takdirde istenilen neticenin elde edilemeyeceğini de unutmamalıyız. Bu açıdan söyleyeceklerimizi çok iyi hesap etmeli ve muhatabımızın hissiyatına saygılı olmalıyız. Herhangi bir yanlışa müdahale etmeden önce tavrımızı çok iyi belirlemeli ve muhtemel reaksiyonları göz önünde bulundurmalıyız.

Hatta muhatabımızın bizim söylediklerimize tepki göstereceğini düşünüyorsak, onun, sözlerine değer vereceği ve kabul edeceği bir başkasına söyletmenin yolunu aramalıyız. Öyle ki bazı kişiler bizim en makul ve yumuşak sözlerimizi bile tepkiyle karşılayabilirler. Hele bir de onunla aramızda daha önce bir kısım sürtüşmeler yaşanmış, bir kısım gerginlikler oluşmuşsa, söylediklerimizin onun nezdinde hüsnükabul görmesi çok zor olacaktır. Fakat onların sevdiği ve hürmet ettiği öyle şahıslar vardır ki, onların tenbih ve ikazlarını bile iltifat kabul ederler. Bırakalım hatalara bu tür insanlar müdahale etsin ve anlatılması gerekenleri onlar anlatsınlar. Nitekim Üstad Hazretleri de İhlâs Risalesi’nde bunu tavsiye etmiş ve hatta başkalarına söylettirmekten zevk alınması gerektiğini ifade etmiştir. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 203) Önemli olan, karşı tarafın söylenilen sözden ders alması ve hatasından geri dönmesi olduğuna göre, bu sözü kimin söylediğinin bir önemi yoktur.

   Kabiliyetleri Dikkate Alma

Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere, hayırlı işlerde yarış yaparcasına koşturmalarını emretmiştir. (Bkz.: Bakara Sûresi, 2/148; Mâide Sûresi, 5/48) Fakat unutmamak gerekir ki her birimiz bu yarışı istidat ve kabiliyetine göre sürdürecektir. Dolayısıyla herkesten aynı ölçüde bir performans beklemek doğru değildir.

Hizmet de bir müsabakadır. Fakat bu yarışta farklı kulvarlar vardır. Herkes bu yarışı, bacağının gücüne ve nefesinin kuvvetine göre ayrı bir kulvarda sürdürecektir. Dolayısıyla herkesin hızı da farklı olacaktır. Eğer insanları istihdam etme konumunda bulunan idareciler, bu hakikati nazar-ı itibara almaz ve herkese aynı yükü yükler ve herkesten aynı işi beklerlerse, doğru hareket etmiyorlar demektir. Çünkü bu durumda, bazı insanlara götüremeyecekleri bir yük yüklemiş olurlar.

Hâlbuki böyle bir muamele, ilâhî ahlâka muvafık değildir. Çünkü Rabbimiz’in kanunlarında teklif-i mâlâ yutak (kişiye, taşıyamayacağı yükü yükleme) yoktur. Aynı şekilde Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ali’ye tevcih edilecek bir vazifeyi Ebû Zerr’e vermemiştir. Halid İbn Velid’in götürebileceği bir işi Ebû Hüreyre’ye yüklememiştir. Esasında bunların hepsi çok kıymetli insanlardır. Fakat bunların her birinin başarılı olacağı ayrı bir alan vardır. Eğer siz onlardan birisine, kabiliyetlerini hesaba katmadan götüremeyeceği bir iş yüklerseniz, onu başarısızlığa sevk etmiş ve belini kırmış olursunuz. Maiyetinizdeki bir insanın bir yerde başarısız olması ise sizin de başarısızlığınız sayılır.

Baştakilerin insanları tavzif ederken herkesin hususi konum ve durumunu dikkate alması gerektiği gibi, diğerlerinin de götüremeyecekleri bir yükün altına girmemeleri gerekir. Bir insanın her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmesi ve kendisini her işi yapmaya ehil görmesi çok yanlıştır. Herkese aynı yükü tahmil etmek baştakilerin hakkı olmadığı gibi, gücünün yetmeyeceği bir yükün altına girmek de diğerlerinin hakkı değildir. Böyle bir durumda onlar, “Ben bu işin üstesinden gelemem.” demesini bilmelidirler. Götüremeyeceği bir yükün altına girip yarı yolda onu bırakmaktansa, daha başta buna liyakati olmadığını ifade etmesi ve yapabileceği iş neyse onu talep etmesi daha doğrudur.

   Konuma Göre Hareket Etme

Konumun hakkını verme ve onun gereklerine göre davranma, sık üzerinde durulan hususlardan birisidir. Fakat münasebet geldiği için bir kere daha hatırlatmayı fazla görmüyorum. Hiçbir büyüğün, kıdem ve büyüklüğünü tahakküm vesilesi yapmaması gerektiği gibi, yaşça küçüklerin de saygı ve hürmette kusur etmemeleri gerekir.

Biraz daha açacak olursak, büyüklüğün emaresi, tevazu ve mahviyettir. Hâlbuki bir insanın turnikeye önce girmesini ve önde yürümesini başkalarına sözünü dinletmek için kullanması, gurur ve kibir alâmetidir. Kibir ise küçüklük emaresidir. Boyu kısa olan insanlar, bulundukları konumdan daha yukarıda görünebilmek için büyük görünmeye çalışırlar. Bir yönüyle bu da kompleksten kaynaklanır. Dahası bir kişinin tahakkümle kendisini ifade etmeye ve seviye kazanmaya çalışması, onun sağlam bir karaktere ve mazbut bir cibilliyete sahip olmadığını gösterir. Hatta bir insanın, tavır ve davranışlarına yansıtmasa bile içten içe, “Bu insanlar sözümü dinlemeli ve gözümün içine bakmalı.” gibi mülâhazalara girmesi de tasvip edilemez. Bütün bunları Müslümanlıkla telif etmek mümkün değildir.

Esasen hiç kimsenin saygı görme ve hürmet edilme gibi şeyleri talep etmeye hakkı yoktur. Bunlar verildiğinde de kerhen kabul edilmelidir. Zira bu tür beklentilere giren bir kişi, hizmetin kıymetini düşürmüş olacaktır. Aynı zamanda o, Allah’ın kendisine vereceği büyük mükâfatı, insanların vereceği küçük şeylerle değiştirmiş olur. Enbiya-i izam, insanları Cennet’e götürecek bir mesajla gelmelerine ve bir ömür bu yolda gayret göstermelerine rağmen, maddî-manevî hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Hepsinin ortak sözü, فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى اللّٰهِ “Ben sizden bir ücret beklemiyorum! Benim mükâfatım ancak Allah nezdindedir.” (Yunus Sûresi, 10/72) olmuştur.

Diğer taraftan küçüklere düşen vazife de kendilerine hizmet etme imkânı veren, bu yolda rehberlik yapan veya yaptıkları hizmetlerde iyiliğini gördükleri kimselere karşı mümkün olduğunca kadirşinas davranmaktır. Bu yapılabildiği takdirde, toplum tabakaları arasında güzel bir ahenk teessüs edecek ve yapılması gereken vazifeler rahatlıkla yerine getirilebilecektir.

Son olarak bir hususa daha temas etmek istiyorum. Burada ifade edilen ölçülerde hepimizin bir kısım eksiklikleri olabilir. Bu prensipleri hayatımızda tam temsil edemeyebiliriz. Edemediğimizden ötürü de bir kısım tenkitlere girebilir ve sorgulamalar yapabiliriz. İşte bu noktada kuvve-i maneviyeleri sarsacak ölçüde karamsar bir kısım tablolar resmetmemeli, yaşanan deformasyonu ümit kırıcı ifadelerle beyan etmemeliyiz. Zira unutmamak gerekir ki, her zaman çok önemli davalarda ve çok önemli hizmetlerde bile belli ölçüde deformasyonlar görülmüştür. Burada yapılması gereken asıl iş, ümitsizliğe düşüren durumlar karşısında heyecanları yeniden canlandırmak ve el ele vererek yaşanan kırılma ve bozulmaları tamir etmeye çalışmaktır.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: ÖZE BAĞLI KALMA VE DAĞINIKLIKTAN SIYRILMA

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir? 

 Cevap: İlk olarak ifade etmek gerekir ki, dış dünyada ne tür hâdiseler yaşanırsa yaşansın, bir mü’min için asıl önemli olan Allah’la münasebettir. O, öncelikle kendi nefsine yönelmeli, kalbi ile Allah arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat etmeli ve sürekli ziya kaynağı ile irtibatını devam ettirmeye çalışmalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim, يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Sûresi, 5/105) şeklindeki ifadeleriyle, mü’minleri iç dünyalarına yönelmeye ve öncelikle onun ıslahıyla uğraşmaya çağırmıştır. İşte bu sebepledir ki insan günde belki birkaç defa kendisini test etmeli ve nefsinin doğru yolda olup olmadığını kontrol etmelidir.

Hiç şüphesiz insan, kendisinin doğru bir çizgide olup olmadığını kontrol etmek için bir kısım kıstaslara ihtiyaç duyacaktır. Bunlar da başta Kur’ân ve Sünnet’in emirleri, sonra da selef-i salihînin bu iki kudsî kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları içtihatlar, üzerinde ittifak ettikleri icmalar veya istihsan ve maslahat gibi delillerle ortaya koydukları daha başka hükümlerdir. Onlar dini anlama ve yorumlama adına ortaya koydukları olağanüstü gayretleriyle âdeta bu konuda hiçbir karanlık nokta bırakmamışlardır.

   İstikameti Muhafaza

Bir insan, önündeki bu aydınlatıcı kaynaklara rağmen hâlâ istikameti yakalayamıyor ve bir kısım yerlerde karanlık içinde kalıyorsa o, karanlığı kendisi icat ediyor demektir. Esasında “Siz kendinize bakın!” âyeti aynı zamanda bu manayı da ifade etmektedir. Yani bizim maruz kaldığımız çeşitli sıkıntıların asıl sebebi, kendi kusurlarımızdır. Eğer kendimizi iyi bir muhasebeye tâbi tutabilirsek, bu hataların pek çoğunu görebiliriz.

  Mesela insanın kendi arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin önüne çıkarması bu kusurlardan birisidir. Yüce Allah, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Gerçek şu ki, siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için ahiret (duygu ve mülâhazasını) terk edip durursunuz.” (Kıyâmet Sûresi, 75/20-21) beyan-ı sübhânîsiyle insan tabiatındaki bir boşluğa dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede ise insanın dünya sevgisi şu ifadelerle seslendirilmiştir: وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Gerçekten insan mala çok düşkündür.” (Âdiyât Sûresi, 100/8) İnsan, fıtraten dünyaya ve hazır lezzetlere düşkün olduğundan, mü’min olmasına rağmen yer yer bunları dinin emirlerinin önüne geçirebilmektedir. Hatta bazen dine hizmet ederken bile, rıza-i ilâhîyi veya meselenin uhrevî kazancını değil, kendisine gösterilen ihtiram ve saygıyı makbul görmektedir. Böyle bir kişi ise kabul görmediği, alkışlanmadığı ve hatta eziyete maruz kaldığı bir dinî hizmeti tasvip etmeyecek ve negatif bir tavra girecektir.

Hiç şüphesiz bir mü’minin, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarının da etkisiyle onu şımartması ve küstahlaştırması, kendisine yönelen övgü ve takdirlere kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması kaybettirici hususlardır. Bundan salim kalmanın yolu ise, Cenâb-ı Hakk’ın potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yarattığı insanın, fiilî olarak da bu kıvamı yakalamaya çalışması, yani gerçek insan olma yolunu takip etmesi ve istikametten ayrılmama noktasında sürekli nefsiyle yaka paça olmasıdır. İnsan bunu başarabildiği takdirde, yukarıdaki âyetin de ifade ettiği üzere dalâlete düşen insanlar katiyen ona zarar veremeyeceklerdir.

   Siz Kendinize Bakın!

Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen emir, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak Sûresi, 96/1) âyeti olmuştur. Aynı şekilde daha sonra nazil olan âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur: يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ *  وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni temiz tut! Pis ve murdar olan her şeyden kaçın! Verdiğini çok bularak minnet etme! Rabbinin yolunda sabret!” (Müddessir Sûresi, 74/1-7) Yani Yüce Allah, ilk olarak Nebiyy-i Ekrem’in şahsını muhatap almış ve bir yönüyle O’na “Öncelikle sen kendine bak ve işe kendinden başla!” demiştir.

Aslında o, peygamberliğinden önce de tam bir güven abidesiydi. Enbiya-i izam’ın sahip olduğu ismet, iffet, fetânet ve tebliğ ruhu gibi sıfatları kâmil manada temsil ediyordu. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavmini İslâm’a davet etme için Ebû Kubeys tepesinin üzerine çıkıp, “Şu tepenin arkasından düşman geliyor desem, bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, orada bulunanların hepsi olumlu cevap vermişti.

Dolayısıyla bir yönüyle bu gibi âyetlerin, O’nun şahsında esas ümmetine ders verdiğini söyleyebiliriz. Yani eğer biz de başkaları nazarında inandırıcı olmak istiyorsak, fevkalâde sadık ve güvenilir olmak, herkese emniyet ve güven telkin etmek ve son derece mütevazi olmak zorundayız. Zira bu konumda olmayan insanlar inandırıcı olamazlar. İffet ve ismetleri aleyhinde söz söylenen insanlar başkaları nezdinde güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını kaybederler.

Bu açıdan toplumda farklı patlamalar olabilir. Bir kısım zalim ve müstebitler devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler. Bazen de toplumlarını herc ü merce sevk edecek daha başka hâdiselere sebebiyet verebilirler. Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. Zira, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22) hadisinin de ifade ettiği üzere, tabanda bulunan insanlar nasıl olursa, idarecileri de aynı olacaktır.

Sütün kaymağı sütten oluşacağı gibi, şapın kaymağı da yine şaptan oluşacaktır. Menkıbe olarak rivayet edildiğine göre Haccac-ı Zalim’e Hz. Ömer’in adaleti hatırlatıldığında o da yanındakilere, “Hele siz onun çevresindeki insanlar gibi olun, bakın ben de nasıl Ömer gibi oluyorum.” demiştir. Bu sözüyle Haccac, kendisinin tam da onlara uygun bir idareci olduğunu hatırlatmak istemiştir.   

   Hakiki İnsanlığa Giden Yol

Öte yandan öncelikle kendisiyle meşgul olmayan ve nefsini ıslah etmeye çalışmayan bir insanın, zamanla Allah’tan kopacağında, kalbi ile Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfların yaşanacağında şüphe yoktur. Çünkü böyle birisi bazen enaniyetine takılacak, bazen biliyorum mülâhazalarına girecek, bazen de aidiyet hissiyle hareket edecektir. Dolayısıyla din ve diyanet adına iş yapıyorum zannettiği yerlerde bile meseleyi kendisine bağlı götürecektir. Eğer böyle birisi güç ve kuvveti ele geçirecek olsa, o zaman da tiranlar gibi davranacaktır. Zira enaniyet, bilgi, servet insanı kör ettiği gibi, iktidar ve hâkimiyet de onu kör eder. Hele bir de kitlelerin körü körüne onu takip etmesi, alkışlaması ve pohpohlaması gibi faktörler söz konusu ise, böyle bir kişinin zehirlenmesine ve körlük yaşamasına muhakkak gözüyle bakılabilir. Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır.

Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. Daha da ötesinde o, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin İhyau ulûmi’d-din isimli eserinde üzerinde durduğu her türlü mühlikâttan (helâke götürücü unsurlardan) uzak durmalı ve yine onun münciyât (kurtuluşa vesile olan ameller) adına zikrettiği her ne varsa, sımsıkı bunlara yapışmalıdır. Çünkü mühlikât Allah’la kul arasına bir kısım perdelerin girmesine sebebiyet verdiği gibi, münciyât da bunların bertaraf edilmesine ve kalblerin yeniden ilâhî tecelliler ile buluşmasına vesiledir.

O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır. Esasen insanın, hakiki insanlığa yükselmesinin yolu da buradan geçmektedir. Ebu’l-Feth el-Büstî, أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانُ “Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.” sözüyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Demek ki insan bunları yitirince, insanlığını da yitirmiş olacaktır.

Burada antrparantez bir hususu arz etmek istiyorum. Bir insan, bunlara dikkat etmediği takdirde tepe taklak cehenneme mi gider? Hayır, hiç kimsenin böyle bir iddiada bulunmaya hakkı yoktur. Zira bu, Allah’ın rahmetinin enginliğine terstir. Biz, amellerimizin azlığına ve küçüklüğüne rağmen Yüce Allah’ın bizi rahmeti ile yarlıgayacağını ve affedeceğini düşünür ve ciddi bir reca hissi içine gireriz. Fakat diğer taraftan Allah’a karşı son derece saygılı olmak ve O’na karşı arızasız ve kusursuz bir kulluk ortaya koymak, O’nun terk edilmemesi gereken hakkı ve bizim de terk etmememiz gereken en önemli vazife ve sorumluluğumuzdur. Bu açıdan da biz, sürekli mahiyet-i insaniyemizin kıvamına bakmalı, necata götürücü vesileleri araştırmalı ve helâk sebeplerinden de uzak durmalıyız.

Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız. Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhinize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.

   Asıl Vazifemiz

Peki, nedir bizim asıl işimiz? Biz, elimizden geliyorsa bütün insanlığa ebedî kurtuluşun yollarını göstermeli, onları Cennet’e yönlendirmeli ve hiç kimsenin Cehennem’e gitmemesi adına cehd ve gayret göstermeliyiz. Yüce Allah, ezelî ilmiyle kimin hangi ameli yapacağını bildiğinden, bazıları için Cehennem’i takdir etmiş olabilir. Hiç kimsenin bunun önüne geçmesi mümkün de olmayabilir. Fakat bu, bizi alâkadar etmez. Bize düşen, son ferdine kadar bütün insanlığın Cehennem’den kurtulması noktasında azimli ve kararlı olmaktır.

Esasen böyle bir gayeye kilitli yaşamak, başkalarının ebedî saadetlerini kaybetmemesi adına ölüp ölüp dirilmek, insanların ebedî helâk ve hüsrana maruz kalacağı korkusuyla canı gırtlağında yaşamak peygamberlik yolunun bir gereğidir. Nitekim Yüce Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin hidayeti mevzuundaki durumunu, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) sözleriyle anlatmıştır. Antrparantez ifade edeyim ki, âyetteki bu ilahî ikaz, Allah ile o en sevgili kulu arasındaki bir meseledir. Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderen Zat, O’nun hüzün ve ızdırabını dengeleme adına bunları söyleyebilir. Fakat bizim O’nun hakkında böyle bir söz söylememiz ve bu tür düşüncelere girmemiz doğru değildir.

Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta şudur: Bu âyetler, bir taraftan insanlığın iman etmesi mevzuunda Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tadil ederken, diğer yandan da onu takdir etmiş ve yüceltmiştir. Çünkü burada işarî olarak şöyle bir mana da gizlidir: “Sen öyle yüce bir kâmetsin ki, âdete kendin için yaşamıyor; başkalarının kurtuluşu adına neredeyse kendini helâk edeceksin.”

İşte bu, yaşatma duygusudur. Günümüzde de peygamber yolunun takipçilerinin en önemli vazifesi budur. Varsın başkaları onlar hakkında kendi paranoyalarına göre değişik plânlar tertip etsinler. Kendileri, makam hırsı, çıkar arzusu ve iktidar beklentisine bağlı yaşadıklarından, başkalarını da bu yolun yolcusu görsünler. Buna dayanarak da hasım gördüklerini yok etme adına elli türlü alternatif plân oluştursunlar. Bütün bunlar, onları bağlamamalı ve kendi yolundan alıkoymamalıdır. Onlar, Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanlığa sevdirmeye kilitlenmeli ve bütün stratejilerini bu istikamette oluşturmalıdırlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/90, 91) Bu hadis de göstermektedir ki, Allah tarafından sevilmenin yolu, O’nu kullarına sevdirmekten geçmektedir. Çünkü onları deli gibi sevme, ebedî dirilişin de temel unsuru ve vesilesidir.

Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getiremediklerinden ötürü, insanlığa belli bir dönemde fetret yaşattılar. Cismanî zevklerinden ve yaşama sevdalarından sıyrılarak kendi değerlerini muhtaç sinelere duyurma istikametinde tıpkı sahabe-i kiram ve havariler gibi dünyanın dört bir yanına açılamadılar. Açılıp İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nı kendi büyüklüğü ve kendi ihtişamıyla insanlığa tanıtamadılar. Tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil sergileyerek gönüllere giremediler. O Sonsuz Nur’un bütün dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağı olduğunu gösteremediler. En azından O’nun hakkındaki olumsuz düşünceleri izale ederek, “Bu, çok büyük bir insan.” dedirtemediler. Neticede insanlığa günümüzde de hâlâ etkisini devam ettiren böyle bir fetret dönemi yaşattılar. Elbette bunda, inanmayanların gafletlerinin, duyarsızlıklarının ve ön yargılarının da tesiri vardı. Fakat önemli olan, Müslümanların yapmaları gerekli olan işi yapıp yapmadıklarıdır.

Sahabe efendilerimiz, neredeyse dünyanın üçte birine açılmışlar ve çok kısa bir zamanda kopkoyu karanlıklar içinde yüzen bir dünyayı aydınlatmışlardı. Gittikleri yerlerde gönüllere taht kurmuşlar ve insanlarda kendi değerlerine karşı ciddi bir alâka uyarmışlardı. Bunu da bilgiçlik taslayarak, güç ve kuvvetleriyle değil; imanları, samimiyetleri ve sağlam temsilleriyle başarmışlardı. Eğer biz bugün yarım yamalak da olsa dinin güzelliklerini yaşayabiliyorsak, o ani’l-merkez gücün tesiri sayesinde yaşıyoruz. Çünkü onların meydana getirdikleri ani’l-merkez güç, günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu itibarla şunu bir kere daha ifade etmek istiyorum: Gerek size yakın duran ve sizinle birlikte başını secdeye koyan ve Allah karşısında iki büklüm olan insanlar, gerekse öteden beri aleyhinizde bulunan insanlar sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsünler, paranoyalarına bağlı ne türlü plânlar yaparsa yapsınlar, size düşen vazife, insanlığa evvela Allah’ı ve Peygamber’i sevdirmek, ondan sonra da Allah ve Peygamber’den ötürü insanların birbirini sevmesini sağlamak ve bütün dünyada bir barış ortamının oluşmasına katkı sunmaktır.

   Sevgi ve Hüsnüzanda Denge

Adanmışlar, kendi vazifelerini tastamam yerine getirmenin yanında, başkalarıyla kuracakları münasebetlerde de son derece dengeli olmaya çalışmalıdırlar. Mesela birisine karşı sevgi gösterilecek, delice bir alaka ortaya konulacaksa bu, Allah ve Resûlüllah olmalıdır. Onlardan sonra Raşit Halifeler, ardından da sahabe efendilerimiz gelmelidir. Maalesef biz, kendimize ait pek çok değeri kaybettiğimiz gibi, Allah ve Resûlüllah sevgisinde de yaya kaldık. Eskide olduğu gibi camilerde Hz. Ruhu Seyyidi’l-En’am’ın adı anıldığında bayılıp düşen insan gördünüz mü hiç! Bizim Allah sevgimizi çaldılar; Peygamber sevgimizi çaldılar ve bütün sevgi kabiliyetlerimizi dünyaya ve kendi nefsimize bağladılar. Dolayısıyla biz de muhabbet mahrumu insanlar hâline geldik.

Sevilmesi gerekli olan şeyleri, sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. Bazen de bu sevgiyi suiistimal ettik. Farkında olmadan yanlışlar yaptık. Mesela birilerinin bazı iyiliklerini göz önüne alarak, onlara karşı ciddi bir sevgi gösterisinde bulunduk. Bu da gayretullaha dokundu. Neticede Allah, aklımızı başımıza almamız adına bizi şefkat tokatlarına maruz bıraktı. ‘Gayrimeşru muhabbetimizin cezası olarak merhametsizce tokatlar’ yedik. Bununla bir yandan da O, sevdiklerimizin, zannettiğimizin aksine bu ölçüde teveccüh ve takdire layık olmadıklarını bize gösterdi. Demek ki insanlara gösterilecek sevgi ve alâkada haksızlık etmeme ve dengeyi koruma çok önemli bir faktördür.

Başkalarıyla kurulacak münasebetlerde dengeli olunacak diğer bir yer de, onlar hakkındaki kanaat ve zanlarımızdır. Hz. Pir’in ifadesiyle bir mü’min, hüsn-ü zan mümkün oldukça, su-i zanna girmemelidir. Başkaları hakkındaki vehimlerine ve ihtimallere dayanarak plân ve projeler oluşturmamalıdır. Herkesin kötülük yapacağı hesabına bağlı işler yapmamalıdır. Çünkü bütün bunlar su-i zandır. Su-i zan ise öyle büyük bir günahtır ki tek başına insanı tepetaklak götürebilir. Fakat bunun yanında eğer siz, birisinden birkaç defa çelme yemişseniz, kündeye getirilmişseniz, size el-ense atılmışsa, işte orada da hüsn-ü zannın yanında âdem-i itimat prensibini işletmeniz gerekir. Eğer siz sırtınızı döndüğünüzde birileri sizi arkadan hançerliyorlarsa, bir daha onlara arkanızı dönemezsiniz.

Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir.  Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bundan sonra bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

YENİ* Kırık Testi: GERÇEK ÂLİM VE SOSYAL SORUMLULUK

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Gerçek âlimden kastedilen nedir? Âlimler tarih boyunca sosyal hayatta ne gibi fonksiyonlar görmüştür? Günümüz toplumunda onları ne gibi sorumluluklar beklemektedir?

   Cevap: Hemen ifade etmek gerekir ki her şeyi en iyi bilen olması yönüyle âlim dediğimizde ilk akla gelen Yüce Allah’tır. Nitekim O’nun ilim kökünden gelen üç farklı mübarek ismi vardır. Bunlar; Âlim, Alîm ve Allâm’dır. Son iki isim “mübalağa kipi” diye ifade edilen bir kalıp içinde gelmiştir. Dolayısıyla onlar Allah’ın ufkumuzu aşacak şekilde ilm-i muhit sahibi olduğuna delâlet eder. Ayrıca Yüce Allah hakkında kullanılan Allâmu’l-guyûb ismi de, O’nun şehadet âlemleri yanında bütün gayb âlemleri hakkında da idrak edilemeyecek enginlikte ilim sahibi olduğunu göstermektedir. Bu açıdan da O, kâinattaki zerrelerden damarlarımızın içinde cereyan eden kandaki alyuvarların hareketine kadar her şeyi bilmekte, sevk ve idare etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf Sûresi, 50/16) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir.

   Hakiki ve İzafi İlim

İşte bütün bunlardan ötürü hakiki anlamda âlim dediğimizde, Allah akla gelir. İzafî anlamda ise her şeyi en iyi bilen, bilgisinde isabet eden ve hakiki ilim sahibiyle münasebete geçebilen insanlar peygamberlerdir. Hususiyle onlar içinde de ulu’l-azm olanlardır. Yani Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm). Ahzâb sûresinde yer alan şu âyet-i kerimede ulu’l-azm peygamberlere dikkat çekilmiştir: وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا “Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık. Sen’den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da… Onlardan sapasağlam bir söz aldık.” (Ahzâb sûresi, 33/7) Yüce Allah, burada ismi geçen peygamberlerle bir mukavele yaptığını ve onlardan sağlam bir söz aldığını ifade etmiş, onlara hususi baktığını ve hususi teveccühte bulunduğunu ima etmiş ve bununla onları şereflendirmiş ve yüceltmiştir. Bu yönüyle onlar, nezd-i ulûhiyetin gözü sürmeli hususi varlıklarıdır. Bunları öyle bilmek, öyle yâd etmek ve öyle saygı duymak gerekir.

Tekrar ifade etmek gerekirse, izafi plânda âlim olanlar, ulu’l-azm peygamberler başta olmak üzere Yüce Allah’ın bütün nebi ve resûlleridir. Çünkü onların, Allah’ın muhit ilmi ile irtibatları vardır. Onlar, vahiy vasıtasıyla bu kaynaktan beslenirler ve bu kaynaktan gelen bilgileri değerlendirme ve onların delâlet ettikleri manaları anlama açısından da üstün istidatlara sahiptirler. Bu açıdan onlar, Yüce Allah’tan gelen vahyi de doğru bir şekilde anlar ve gereğiyle amel ederler. Eğer hakiki ilim kaynağından gelen semavî kitaplar, izafi ilme sahip olan yüce nebiler tarafından gerçeğe uygun olarak yorumlanmasaydı, bizim onlardaki bilgileri bütüncül ve doğru bir şekilde kavramamız mümkün olmazdı. Şayet Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tefsir ve tevile tâbi tutulmasaydı, biz, onu anlama ve onunla amel etme noktasında çoğu yerde hata ederdik.

Söz buraya gelmişken şunu da ifade etmek gerekir ki bazı kimselerin “Kur’ân Müslümanlığı” adı altında Sünnet’i hafife almaları ve dışlamaları, Kur’ân’ın anlaşılmasında Resûl-i Ekrem’in tefsir ve tevillerine yer vermemeleri onların, hakikatten ne kadar uzak düştüklerini ve dinin ruhundan ne derece habersiz olduklarını göstermektedir.

Evet, öncelikle ilmin hakikati Allah’a dayansa ve daha sonra izafi plânda enbiya-i izâm gelse de, biz yine izafiyet açısından ilim sahibi büyük zatlar için de âlim ve hatta allâme kelimelerini kullanıyoruz. Kur’ân’da yer alan şu âyet-i kerimede de ilimde derinleşmiş kimselerin hususiyetine dikkat çekilmiştir:  وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا “Onların (müteşabih âyetlerin) gerçek yorumunu Allah’tan başkası bilemez. İlimde derinleşenler, ‘Biz ona olduğu gibi inandık. Hepsi de Rabbimizin katından gelmiştir.’ derler.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/7)

Bu âyet-i kerimenin, lafz-ı celâleden sonra vakıf (durak) olup olmamasına göre iki farklı yorumu yapılmıştır. Yukarıdaki mealde, vakıf olmasına göre mânâ verilmiştir. Buna göre Yüce Allah, ilimde derinleşen ulemanın, mânâsında açıklık bulunmayan müteşabih âyetlerin yorumunda detaya inmekten sakındıklarını ve onun gerçek anlamını Allah’a havale ettiklerini bildirmektedir. Burada durulmayıp vasıl yapıldığı zaman ise şu şekilde mânâ vermek mümkün olur: “Müteşabih âyetlerin gerçek yorumunu hakiki manasıyla Allah ve nisbi manasıyla da ilimde rüsuh bulmuş âlimler bilirler.”

   Ulema Geleneği

İşte bu anlamıyla gerek Asr-ı Saadet’te gerekse sonraki dönemlerde büyük âlimler yetişmiştir. Onlar istidat ve kabiliyetlerine göre bir veya birkaç alanda çok derinleşmişlerdir. Mesela bir Hz. Ebu Bekir’in derinliğini anlayabilmemiz pek mümkün değildir. Belki o da engin bir tevazu ve mahviyet içinde olduğundan kendisi kendi derinliğinin farkında değildi. Bu yüzden detaya ait bazı meseleleri bile gelip Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) soruyordu. Mesela O’na gelip, giydiği entarisinin eteğinin uzun olduğunu, bunun kibir sayılıp sayılmayacağını soruyordu. Zira o, ilminin enginliği ve derinliği ölçüsünde fevkalâde mütevazi idi; tam bir mahviyet ve tevazu insanıydı. Çünkü o, bütün hayırların sırlı anahtarının tevazu, bütün kötülüklerin şerli anahtarının da kibir olduğunun şuurundaydı.

Hz. Ebû Bekir, aynı zamanda adil ve oldukça başarılı bir devlet idarecisiydi. Daha önce muhtelif vesilelerle dile getirdiğim bir hakikati bir kez daha hatırlatmak istiyorum. İnsanlık tarihinde devlet idaresinde onun ulaştığı başarıya ulaşmış ikinci bir devlet adamı göstermek çok zordur. Çünkü o, üst üste problemlerin geldiği bir dönemde devlet idare etmiş ve iki seneyi aşan bir süre içerisinde Allah’ın izni ve inayetiyle bütün bu problemlerin üstesinden gelmeyi başarmıştır. Bütün bunların yanında o, ibadetlerinde de çok ileridir. Hatta onun yaptığına ibadet değil, ubûdet denilmesi daha doğru olur. Çünkü o, -tabiri caizse- namazlaşmış, oruçlaşmış, haclaşmış ve âdeta Efendimiz’in bir timsali hâline gelmiştir. Şeklen O’na benzediği gibi, ibadet hayatıyla da adım adım O’nu takip etmiştir.

Hz. Ebû Bekir’den sonra gelen diğer halifeler de -Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm)- devlet idarecisi olmalarının yanı sıra aynı zamanda ilimde de derinleşmiş insanlardı. Bunların her birisinin kendisine has ayrı faziletleri söz konusu idi. Mesela Hz. Ali, ilm-i ledünne dair enginliğiyle Efendimiz’in vilâyetini temsil ediyordu. Sadece dört halife de değil, sahabe içerisinde Abdullah İbn Mesud, Abdullah İbn Abbas ve Muaz İbn Cebel gibi çok sayıda ilim sahibi insan vardı. Mesela bunlardan birisi olan Ebû Hüreyre, sahabenin en çok hadis nakledeniydi; Hz. Âişe kendi dönemine ait birçok ilimde söz sahibiydi. Öyle ki mübarek anamızın o dönemin ilim dalları ile ilgili neredeyse bilmediği bir şey yok gibiydi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu genç yaşında seçmesi, saadet hanesine alması ve kadınlık âlemiyle ilgili pek çok dinî meselenin onun vasıtasıyla ümmete intikal etmesi rastlantıya bağlı işler değildir. Bu evliliği, bedenî hazlarla irtibatlandırmak akıl, mantık ve insafa gözünü kapamak demektir. O yüksek firaset ve fetanet onun ileride ne tür bir vazife göreceğini keşfetmiş ve bunu eda etmesi adına onu nur evine almıştır. O da hususiyle Efendimiz’in ruhunun ufkuna yürümesinden sonra pek çok ilmî meselede kendisine müracaat edilen ve soru sorulan birisi olmuştur. Tabiinin dev imamları onun kapısına gelmiş ve kendisine sütre arkasından soru yöneltmişlerdir.

Ne var ki o dönem itibarıyla âlimler, isimsiz birer müsemma idiler. Bu yüzden de onların hiçbirisi âlim olduğunu iddia etmemiş, başkaları da onlar için “allâme” gibi mübalağalı vasıflar kullanmamıştır. Aynı şekilde o dönemde âlim yetiştirmek için kurulmuş Daru’l-fünûn gibi özel müesseseler de yoktur. Sahabe döneminde böyle olduğu gibi, tâbiin döneminde de böyle çok sayıda âlim vardır.

Gerek ilk dönem itibarıyla henüz isimsiz birer müsemma olarak varlıklarını devam ettiren seleflerin, gerekse sonraki dönemlerde toplum içerisinde âlim olarak bilinen şahısların İslâm dünyasındaki yerleri çok büyüktür. Özellikle beşinci asra kadar âlimler hem teşriî emirlerin izahı hem de tekvinî emirlerin keşfi mevzuunda çok önemli hizmetler gerçekleştirmişlerdir. Onlar Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri, hadislerin tedvini, onlardaki fıkhî hükümlerin çıkarılması, bütün bu ilimlerin usûl ve yöntemlerinin tespit edilmesi gibi mevzularda önemli eserler telif etmiş ve sonraki nesillere büyük bir ilmî miras bırakmışlardır. Onlar sadece bununla da yetinmemiş, Kur’ân ve Sünnet’ten aldıkları dinamizm ile bunlara bağlılık çerçevesinde tekvinî emirleri didik didik etmişlerdir. Onlar hakikat ve araştırma aşkıyla eşya ve hâdiseler üzerinde öyle durmuş ve onlardan değişik fenlerle alâkalı öyle prensipler çıkarmışlardır ki, bir yönüyle Batı Rönesans’ına giden yolu açmış ve bu yolda yürüyecekler için köprüler kurmuşlardır. İbn Sina, Harizmî, Cabir, Râzî ve Zehravî gibi devasa kametler teşriî emirleri çok iyi bilmenin yanında, tekvinî emirler mevzuunda da ortaya koydukları eserlerle uzun asırlar Batı düşüncesine tesir etmişlerdir. Gün geçtikçe bunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Haklarında eserler telif edilmekte, müzeler kurulmaktadır.

   Mektep, Medrese ve Tekye’nin Birbirinden Ayrılığı

Günümüzde hâlâ ulema geleneği devam etse ve kısmen önemini korusa da, bunun beşinci asırdan sonra alanının daraldığı da bir gerçektir. Yeryüzünde gün bitiminde ışığın karanlığa yenik düşmesi ve bir süre sonra karanlığın hâkim olması gibi, gün geçtikçe ilmî çalışmalar da canlılığını yitirmeye ve azalmaya başlamıştır. İlk beş asırdaki ilmî faaliyetlerde görülen dinamizm, daha sonraki devirlerde yavaş yavaş etkisini kaybetmiştir.

Medreselerin, fen bilimlerini faydasız görerek kapı dışarı atmaları ve aynı zamanda İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatından da uzaklaşmaları ise bizim için tam bir felâket olmuştur. Hâlbuki Müslümanlığı kalbî-bedenî ve dünyevî-uhrevî yanları itibarıyla hakiki manada temsil edenler, onu kalbî ve ruhî hayat seviyesinde yaşayabilenlerdir. Maalesef bir dönemden sonra medreseler sadece sarf, nahiv, meânî, beyan, bediî ve belâgat gibi dil ilimleriyle, az miktarda fıkıh, tefsir, kelâm ve hadis ilimlerinin okutulduğu mekânlar hâline gelmiştir. Âlimlerin vazifesi sadece ders okutmaktan ve insanlara vaaz u nasihat etmekten ibaret görülmüş, İslâm’ın ruhî hayatı tekye ve zaviyelere mahkûm edilmiş ve teşriî emirler de tekvinî emirlerden koparılmıştır.

Bir hakikatin üç yüzünü temsil eden medrese, mektep ve tekyenin birbirinden koparılmasıyla, bunlar arasındaki vifak ve ittifak da bozulmuştur. Burada yaşanan ihtilaf ve iftirak ise Allah’ın yardım ve tevfikinin kesilmesine sebep olmuştur. Zira nasıl ki insanlar arasındaki vifak ve ittifak Allah’ın insanları muvaffak kılması için en doğru bir davetçi ise, aynen öyle de İslâm’ın ruhî hayatı, pozitif ilimler ve dinî ilimlerin birbirinden koparılıp ayrı düşürülmesi ve bunların ayrı ayrı güzergâhlar takip etmeye başlamaları da Yüce Allah’ın tevfikinin kesilmesine sebebiyet vermiştir.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere günümüzde hakikatin bu üç yüzünü aynı anda temsil eden insan kalmadığından, gerçek ilim insanlarının bulunduğunu söylemek de zordur. Âlim olarak görülen insanların bazısı sadece pozitif ilimleri biliyor ve dolayısıyla natüralizme açık duruyor; bazıları sadece medrese ilimleriyle meşgul oluyor; bazısı da tekye ve tarikatlarda İslâm’ın ruhî hayatını temsil etmeye çalışıyor. Bu itibarla da belki bunların hepsi bir şeyler biliyor ama herkes her şeyi bilmiyor. Bu da bize günümüzde hakiki ulema hasreti yaşatıyor. Bu koordinasyonun yeniden sağlanması gerekiyor. Bu üç kesimin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesi ve ortak bir akıl oluşturmaları inşâallah Müslümanların ikinci Rönesansı olacaktır.

   Gerçek Kanaat Önderleri

İslâm tarihine göz atıldığında, âlimlerin toplumun yönlendirilmesinde de önemli fonksiyonlar eda ettikleri görülecektir. Mesela Raşid Halifeler, kendileri de âlim olmalarına ve kendi ilim ufukları itibarıyla pek çok problemi çözebilme kabiliyetine sahip bulunmalarına rağmen, sahabenin önde gelen âlimlerini yanlarında tutmuşlar ve önlerine çıkan her problemi onlarla müzakere etmişlerdir. Sahabe efendilerimiz, bilmedikleri bir meseleyi bilen birisine sorma konusunda hiç çekinmedikleri gibi, aynı zamanda gördükleri hata ve yanlışları düzeltme ve başındaki yöneticiyi ikaz etme noktasında da çok rahat davranmışlardır.

Esasen yöneticilerin ulemadan istifade etmesi ve ulemanın topluma rehberlik yapması nispeten sonraki dönemlerde de devam etmiştir. Mesela Selçuklu veziri olan Nizamülmülk tarafından Nizamiye Medreseleri kurulmuş ve bunların başına İmam Gazzâlî’nin de hocası olan İmamü’l-Harameyn el-Cüveynî getirilmiştir. Onun ayrılmasından sonra ise yerini İmam Gazzâlî doldurmuştur. Onlar, Nizamiye medreselerinin başında bulunduğu dönemde konumlarının hakkını vermiş ve ilmî ağırlıklarıyla herkese kendilerini kabul ettirmişlerdir. İmam Gazzâlî, bir dönemden sonra Din-i Mübin-i İslâm’a başka bir yolla daha iyi hizmet edileceğine inanarak baş müderrislik makamını terk etmiş, fakat fikir ve düşünceleriyle halka rehberlik yapmaya ve yöneticilere yol göstermeye devam etmiştir.

Osmanlı Devleti’nde de bidayetten itibaren ulemanın toplum içerisinde ve yöneticiler nezdinde hep ağırlıklı bir yeri olmuştur. Mesela Osman Gazi Hazretleri, kendi döneminde önemli bir kanaat önderi olan Şeyh Edebalî’den çok istifade etmiş ve onun kızıyla evlenmiştir. Öyle ki onun Osman Gazi’ye verdiği nasihatler bugün bile yöneticilere ışık tutmaya devam etmektedir. Aynı şekilde İkinci Murat (cennetmekân) çok defa Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin fikrine müracaat etmiştir. Keza Fatih’in etrafında Molla Hüsrevler, Akşemseddinler hiç eksik olmamıştır. Kanunî her türlü ihtişamına rağmen yapacağı icraatlarla ilgili Ebussuud Efendi’den fetva almıştır. Yavuz Sultan Selim (aleyhi’r-rahmetu ve’l-gufrân) hayatı boyunca Zenbilli Ali Efendi’nin gözünün içine bakmıştır.

Günümüzde de âlim ve kanaat önderi olarak görülen şahsiyetler vardır. Hiç şüphesiz bunlar bulundukları konum itibarıyla önemli hizmetler yapmaktadırlar. Dolayısıyla da boş değillerdir. Fakat günümüzdeki kocaman boşluğu bertaraf etmeye gücü yetecek kadar bir âlim topluluğu bulunmadığını da ifade etmek gerekir. Maalesef günümüz insanı çok ciddi bir boşluk içinde bocalayıp durmaktadır. O, Hazreti Yusuf’un düştüğü kuyudan daha derin bir kuyuya düşmüştür. Onun, düştüğü bu çukurdan kurtarılabilmesi için çok ciddi bir firaset ve kiyasete ihtiyaç vardır. Fakat ne yazık ki toplumumuz bu ölçüde ilim ve fikir sahibi kanaat önderlerinden yoksundur.

Halk, bazı şahısları büyük gördüğünden onlara teveccüh edebilir ve onları büyüklük tahtına oturtabilir. Onlar da bu krediyi kullanarak bir şeyler yapabilirler. Fakat asıl olan, insanların duygu ve düşüncelerini besleyecek, toplumu doğru yola yönlendirecek ve insanların yanlış iş yapmalarına meydan vermeyecek âlimlerin varlığıdır. Çünkü toplum bu tür âlimler ve kanaat önderleri yetiştirebildiği takdirde, pek çok yanlıştan salim kalacak ve müstakim bir çizgide yol alacaktır. Zira bu tür âlimler halka rehberlik yapmanın yanında, toplumu ve devleti idare eden insanların da güvenini kazanacak ve onlara nüfuz ve tesir edeceklerdir. Sonrasında da bu güven ve nüfuzlarını, onları popülizmden uzaklaştırma, tiranlar gibi hareket etmeden koruma ve halkın maslahatlarını gözetmelerini sağlama istikametinde kullanacaklardır.

Hiçbir insan kendi kendine yetmez. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in kendi vezirleri olduğunu ifade etmek suretiyle bu konuda bize önemli bir ders vermiştir. (Bkz.: Tirmizî, menâkıb 17; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/290) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde ise bu hakikate şu sözleriyle dikkat çekmiştir: إِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِالْأَمِيرِ خَيْرًا جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ صِدْقٍ إِنْ نَسِيَ ذَكَّرَهُ وَإِنْ ذَكَرَ أَعَانَهُ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِهِ غَيْرَ ذَلِكَ جَعَلَ لَهُ وَزِيرَ سُوءٍ إِنْ نَسِيَ لَمْ يُذَكِّرْهُ وَإِنْ ذَكَرَ لَمْ يُعِنْهُYüce Allah bir devlet başkanı hakkında hayır murat ettiği zaman, ona unuttuğunu hatırlatan, hatırladığını da yapmaya yardım eden doğru sözlü bir yardımcı verir. Şayet Allah Teâlâ o devlet başkanı için hayır dilemezse, ona unuttuğunu hatırlatmayan, hatırladığını da yapmaya yardım etmeyen kötü bir yardımcı verir.” (Ebû Dâvud, imâre 4)

Bu itibarladır ki bir yöneticinin meşgul olduğu alanla ilgili kendisini yeterli görmesi, yetersiz olduğunun delilidir. Dolayısıyla böyle birisinin eninde sonunda derbeder olacağından da şüphe edilmez. Maalesef yakın tarihte de “Ben, bana yeterim.” diyen nice diktatör hem kendi hayatını hem de halkının hayatını fiyaskolara boğmuştur. Böyle bir fiyaskodan kurtulmanın yolu ise yöneticilerin, çevrelerinde İmam Gazzâlî, Zenbilli, Akşemseddin, Ebussuud Efendi, Şah Veliyyullah Dihlevî gibi insanları bulundurmaları ve onların görüş ve mütalaalarına başvurmak suretiyle yürüdükleri güzergâhı emniyet altına almalarıdır. Beri tarafta ulema ve kanaat önderleri de, yaşantılarıyla güvenilir birer insan olduklarını ortaya koymalı, kendilerini bir siyasi cereyana kaptırmamalı, fikirlerini siyasî mülâhazalara feda etmemeli ve elde ettikleri krediyi sadece idarecileri doğru yola yönlendirme istikametinde değerlendirmelidirler.

Maalesef günümüzde her iki cenahta da ciddi bir eksiklik göze çarpmaktadır. İçine düştüğümüz boşluk çok derin olduğu gibi, gerek idare edenlerde, gerekse onlara rehberlik yapma konumunda bulunan insanlarda ciddi bir kısım boşluklar vardır. Daha da kötüsü onlar bu boşluklarının farkında değillerdir. Böyle iç içe boşluklar bir araya gelince, işin doğrusu problemlerin çözümü de çok bilinmezli bir denklem hâline gelmiştir. Fakat her şeye rağmen milletimiz bu güne kadar çok önemli âlimler ve idareciler yetiştirmiş ve İslâm’a önemli hizmetler yapmıştır. Onun geçmişte yapmış olduğu bu türlü iyilik ve güzellikler, gelecekte yapacağı iyilik ve güzellikler için de yanıltmayan en güçlü referanstır. 


*Not: Bu yazı ilk defa neşredilmektedir. İnşallah, bundan sonra bu bölümde her hafta yeni bir Kırık Testi okuyabileceksiniz.

Kırık Testi: YARATAN BİLİR, DİLEDİĞİNE DİLEDİĞİNİ VERİR!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Selef-i sâlihînden bazıları dua esnasında أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ ayet-i kerimesini çokça zikreder; ondaki derin manaları elden geldiğince duymaya çalışır, bu ilahî beyanın çağrıştırdıklarıyla gönüllerini bütün bütün Cenâb-ı Allah’a verir; sonra da ihtiyaçlarını, isteklerini bir bir zihinden geçirerek her şeyi Yaratan’ın ilmine, rahmetine ve kudretine havale ederlermiş. “Yaratan yarattığı mahlûkunu hiç bilmez olur mu? (İlmi her şeye nüfuz eden ve her şeyden haberi bulunan) Latîf ü Habîr O’dur.” (Mülk, 67/14) meâlindeki ayetin şefaatiyle ve onu mülahazaya alırken yakaladıkları iman ve inanmışlık ufku sayesinde dualarına icâbet edileceğine, arzularının gerçekleşeceğine inanırlarmış. Doğrusu, kısaca meâlini verdiğim beyan-ı ilahînin uzak-yakın tedaî ettirdikleri umumen mülahazaya alındıktan ve onun kazandıracağı ruh haletiyle Hazreti Latîf ü Habîr’e tam ilticâ edildikten sonra yapılacak duaların makbul olduğu/olacağı âşikârdır. Zira, o şekilde dua eden insan, halini bilen, sesini duyan, kendisine acıyan ve bütün ihtiyaçlarını gidermeye gücü yeten bir Hâlık-ı Kerim’e seslendiğinin farkındadır ki duanın kabulü için bu şuur olmazsa olmaz bir şarttır.

   Sen Hâlık’sın, ben Mahlukunum!..

Söz konusu ayet-i kerimede öncelikle Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığına dikkat çekilmekte ve bir Hâlık-ı Kerim’in huzurunda olduğumuz nazara verilmektedir. Bu hakikati ikrar etme Allah Teâlâ’nın şefkatini celbe vesiledir. Çünkü, yaratılmış olduğunun şuuruyla Yaratıcısına seslenen kul şu duygularla dolacaktır:

“Rabbim, beni Sen yarattın, arzu ve emellerimi, ihtiyaç ve isteklerimi de en iyi Sen bilirsin. Bir zamanlar var olmanın manasını, yaşamanın ne demek olduğunu, hayatı, dünyayı, insanlığı… bilmiyordum. Rasûl-ü Ekrem’den, İslam’dan ve Kur’an’dan da habersizdim. Hiçbir şey bilmediğim ve hiçbir şeye ihtiyaç hissetmediğim halde Sen sürpriz bir şekilde beni var ettin, insan olarak yarattın; ruhuma imanın tadını tattırdın, bana İnsanlığın İftihâr Tablosu’nu tanıttırdın. Sayısız lütuflarını başımdan aşağı sağanak sağanak yağdırdın. Hiçbir şey bilmediğim, hiçbir eksiklik hissetmediğim, hiçbir şeye ihtiyaç duymadığım ve hiçbir şey arzulamadığım bir dönemde Sen bunları bana lutfettin. Fakat, şimdi bazı şeylere aklım eriyor.. zâhir-bâtın duygularımla bazı şeylere ihtiyacım olduğunu hissediyorum.. şu dünya hayatını ikâme edebilmem için bazı şeylere zaruret derecesinde ihtiyacım olduğunu farkettiğim gibi, ebedî hayatta ebediyete erebilme, ötede Senin cemâlini görebilme, hoşnutluğuna mazhar olup Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) semâvî sofrasına oturabilme misillü daha pek çok şeye ihtiyacım olduğunu.. hatta bunların benim için zarûrî olduklarını hissediyorum. Beni Yaratan da, bu duyguları bana veren de Sen’sin. İçime ebed arzusunu dolduran, gönlüme ebedden ve ebedî Zât’tan başka bir şeyle tatmin olmama hissini koyan da Sen’sin. Madem yapan, yaratan, donatan Sensin, bütün emellerimi ve eksiklerimi de en iyi Sen bilirsin. Ben başkasının değil, Sen’in mahlukunum.. ve başkasına değil sadece Sana el açıyorum.”

İşte, bu mülahazalarla dopdolu olarak “Rabbim, Hâlıkım, Yaratıcım..” diye seslenme, Cenâb-ı Hakk’ın şefkat, re’fet ve rahmetine müracaat etme demektir.

Evet, Allah yaratandır, yaratan bilir. Teşbihte hata olmasın; bir makinenin kâşifi, o makineyi nasıl en ince ayrıntısına kadar bilirse, Cenâb-ı Hak da yoktan var ettiği mahlukâtı –ilmi, hiç kimsenin bilgisiyle kıyaslanamayacak şekilde– bütün yönleriyle bilir. O bizim her şeyimizden haberdârdır; mahiyetimize ait her hususiyeti, hatta potansiyel derinliklerimizi, o derinliklerle nereye kadar varabileceğimizi de bilir.

Potansiyel derinlik nedir? Seyr ü sülûk-i ruhâniyle veya acz ü fakr, şevk ü şükür, tefekkür ve şefkat yoluyla kalb ve ruh ufkunda seyahat yaparsınız.. ya da selef-i sâlihînin üçüncü asra kadar hep zühd mülahazasına bağlı değişik yollarla Cenâb-ı Hakk’a yürüdükleri gibi yürürsünüz. Kabiliyetlerinizin müsaadesi nispetinde inkişaflar olur gönlünüzde. Tıpkı bir tomurcuk gibi açılırsınız yaprak yaprak.. bütün güzelliklerinizi vitrin vitrin sergiler, ahsen-i takvîme yaraşır olgunluklarınızı meşher meşher ortaya koyarsınız. Dün birer çekirdek, bugün de birer tomurcuk halinde olan istidatlarınızın yarın renk renk çiçekler vermesi söz konusudur. Olduğunuzdan öte olgunlaşmanız, daha geniş inkişaflar yaşamanız da mümkündür. İşte bugüne kadar ne yaptınız, hangi mesafeleri aldınız; şu anda neredesiniz ve nereye yürüyorsunuz… bunları bilen Allah Teâlâ, yarın neler yapmaya, hangi merhaleleri katetmeye muktedir olduğunuzu ve azmederseniz neler yapabileceğinizi de bilir. Ne bugününüz ne yarınınız ne öbür gününüz ne de daha sonra ötelerde, ötelerin de ötesinde nimetlerle serfirâz olacağınız en mutlu anlarınız… hiçbiri O’nun o muhît ilminin dışında değildir. Hepsi O’nun planları, projeleri ve ilmî takdirleri istikametinde cereyan eder. İmkan dahilinde olan plan ve projelerin gerçekleşmesi, potansiyel derinliklerinizin meyvelerini vermesi de yine O’nun ilmine ve yaratmasına bağlıdır. Dolayısıyla, dua eden insanın, her şeye kâdir ve her şeyden haberdar bir Hâlık-ı Zülcelâl’e el açtığını ve isteklerinin O’nun bir “ol” demesiyle anında gerçekleşeceğini düşünmesi çok önemlidir.

   Latîf ü Habîr

Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk’ın yaratıcılığı nazara verildikten sonra O’nun kendi mahlukâtını mutlaka bildiği ifade edilerek Esmâ-i Hüsnâ’dan yine “ilim” yörüngeli iki isim zikrediliyor. Esmâ-i ilâhiyenin herbiri, o müteâl Zât adına bir güzellik, bir büyüklük ve bir tamamiyetin ifadesidir; onlar, her anılışlarında, mânâ ve nuraniyetleriyle inanılması gereken hakikatlerin sınırlarını belirler, inanan gönüllerde saygı uyarır ve haşyetle çarpan sinelerde teveccüh vesilesi olurlar. Burada da, “Zât-ı ulûhiyet”i evsâf-ı celâliye ve cemâliyesine uygun şekilde tanıma adına yanıltmayan birer rehber olan Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimlerinden Latîf ve Habîr isimleri anılıyor. Bunlar birer sırlı anahtar gibi dua edenin eline veriliyor ve onların açacağı hakikat kapılarından geçerek huzur-u ilahîye varması gerektiğine işaret ediliyor.

Latîf; en ince ve en gizli işleri bütün incelikleriyle bilen, her şeyden haberdâr; yaratıkların muhtaç oldukları faydalı şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan eden, son derece lütufkâr demektir. Latîf ism-i şerifi, bir yandan, ilim ve kudretiyle eşyanın en gizli noktalarına nüfûz eden, kullarının açık-kapalı her yanını bilen; iyi-kötü her söz ve fiil, her hal ve durum, her niyet ve maksat kendisine malum olan; diğer taraftan da, varlıkların bütün ihtiyaçlarını görüp gözeten, kullarının en küçük isteklerini dahi -rızasına muvafıksa- lütfuyla veren ve kendisine teveccühde bulunanları asla teveccühsüz bırakmayan Zât manalarına gelmektedir.

Habîr ise; doğrudan ilim ve haber sahibi olan, mahlukâtın bütün hallerine her an vasıtasız olarak vâkıf bulunan, hiçbir hâdise ve hatıra, hiçbir düşünce ve niyet kendisinden gizlenemeyen Zât demektir. Evet, Habîr ismi de, Cenâb-ı Hakk’ın içimizi, dışımızı, gizli-açık her şeyimizi bildiğini ve bize, şahdamarımızdan daha yakın olduğunu ifade etmektedir.

   O Cüz’iyyâtı da Bilir!..

Maalesef, bazıları –hâşa ve kellâ– “Allah cüz’iyyat-ı umuru bilmez” türünden çok çirkin laflar sarfetmektedirler. Bu sözün Zât-ı Ulûhiyet’e isnâdı hangi manada olursa olsun –bağışlayın– en büyük küstahlıktır. “Bilmez” kelimesini Zât-ı Ulûhiyet hakkında kullanmak küstahlık olduğu gibi, o sözü Hazret-i Muhbir-i Sâdık’a isnad etmek de saygısızlıktır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) bilmediği bazı şeyler olabilir; o –kendisinin de ifade ettiği gibi– Allah Teâlâ’nın bildirmediği bazı şeyleri bilemeyebilir. Fakat, sizin onun hakkında o kelimeyi kullanmanız, “bilmez” demeniz doğru değildir; eksiklik ve zaaf hatırlatacak bir sözü onunla yanyana getirmekten kaçınmanız sizin edebinizin gereği ve ona karşı saygınızın ifadesidir. Hele Zât-ı Ulûhiyet hakkında öyle bir şey söylemek çok büyük bir hatadır. Hayır, Cenâb-ı Hak cüz’iyyat ve külliyât adına her şeyi bilir; kullarını da, onların ruhlarını, kalblerini, sırlarını, hafîlerini ve ahfâlarını da, onların yapıp ettikleri her şeyin en ince tafsilatını da bilir. Kur’an-ı Kerim, “Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.” (Bakara, 2/33), “Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.” (Tevbe, 9/78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, gayb alemlerinde, âfâkın derinliklerinde ve ötelerin daha ötesinde olan her şeyi bildiğini ilan etmektedir.

İşte, sohbetimize mevzu teşkil eden ayet-i kerimeden hemen önceki ilahî beyanda da “Sözünüzü ister içinizde gizleyin, ister açığa vurun, hepsi birdir. Zira Allah gönüllerin künhünü dahi bilir.” (Mülk, 67/13) buyurulmaktadır. Bu ayet, müşrikler ve münafıklar için bir tehdit olduğu gibi, müslümanlar için de hem bir ikaz hem de –yerine göre– bir müjdedir. Çünkü, bir mü’min ellerini açıp Rabbine niyaz ederken, dile getiremediği duygularının, boğazında düğümlenen hislerinin, tarif edemediği dertlerinin, tasavvurlarının ve tahayyüllerinin dahi o Latîf ü Habîr, o Hazret-i Allâmu’l-Guyûb tarafından işitildiğine, bilindiğine inanır. Gözlerinden akan birkaç damla yaşın, içinden gelen acılı bir âhın bile boşa gitmediğinin farkındadır. Kalb ibresini iyi ayarlayıp Cenâb-ı Mevlâ’ya gönlünün sesiyle teveccüh edebildiği sürece dualarının mutlaka kabul göreceği ve hep istediklerinin daha iyilerini bulacağı ümidindedir.

   O’nun Kapısında…

Nasıl olmasın ki; vicdanın derinliklerinde duyularak anılan her ism-i mübarek, cismaniyete ait perdeleri yırtar, birer şefaatçi gibi Müsemmâ-i Akdes’i hatırlatır; gözden-gönülden isi-pası siler ve ruha tâ ötelerin ötesini gösterir. İnsan onlarla Hakk’ı yâd ettikçe, kalbinde itminan hâsıl olur. Esma-i Hüsnâ’dan herbir isim, dergah-ı ilahîye yönelme istikâmetinde kulun iradesini biraz daha şahlandırır, dua azmine güç verir..

Evet, Latîf ü Habîr isimlerinin zikrine de bu açıdan bakılmalıdır. Madem, öyle bir Hâlıkımız var ki, O’nun ilmi her şeyin inceliklerine nüfuz eder ve O her şeyden hakkıyla haberdardır.. madem her şeyi her şe’niyle bilen Hallâk-ı Kadîr bizim en ince ve en gizli işlerimizi de bütün incelikleriyle bilir, her halimiz O’na malumdur.. ve madem O muhtaç olduğumuz şeyleri lütuf ve yardımıyla ihsan etmeye kâdirdir; istek ve ihtiyaçlarımızı halketmek O’na asla zor değildir.. öyleyse, bize O’nun önünde diz çökmek, samimiyetle içimizi dökmek, ellerimizle beraber gönüllerimizi de O’na açmak, tazarru ve niyazda bulunmak ve o kapıdan boş dönmeyeceğimize kat’iyen inanmak düşer.

İşte, bu mülahazalar iradelerimizi öyle şahlandırır, bizi öyle heyecanlandırır ve öyle bir yakîn mertebesine ulaştırır ki, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) işaret buyurdukları “imânen vehtisâben” ufkunu yakalarız. Duamızın kabul olacağına ve ellerimizi boş olarak indirmeyeceğimize bütün ruh u canımızla inanır, ötelerden yükselen “iste, istediğin verilecektir” va’dini vicdan kulağıyla biz de duyarız. Duamızda ve o iç yakıcı mülahazalarda derinleştikçe daha bir hisli hale gelir, Rabbimize daha bir gönülden sesleniriz:

Rabbimiz, şimdiye kadar Senin kapının tokmağına dokunanlardan hiçbirisini boş olarak geriye çevirmedin. Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmadığı gibi hiçbir pişman da o kapıdan kovulmamıştır; O kapı senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Şimdi biz de bu kapının dilencileriyiz, bizi sevindireceğinden de eminiz. Rabbimiz, yakarışlarımıza icabet et; ümitlerimizi boşa çıkarma, bizi hüsrana uğratma, elleri boş tali’sizler olarak geri çevirme!..

Kırık Testi: ALLAH KARŞISINDAKİ DURUŞUYLA MÜ’MİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mü’min; inanan, güvenen, emin bir geleceğe namzet olan, çevresine emniyet vaad eden ve iç içe farklılıkları bulunan özel konumlu bir âbide insandır. O, bütün bir ömür boyu her işini Allah tarafından görülüyor olma mülâhazasına bağlar ve her zaman imrendiren bir incelik ve nezaket içinde bulunur. Bu engin ve derin duyuş ve duruşuyla o, halk karşısında da Hak karşısında da hep nazik, terbiyeli, hatırnaz ve incedir. Öyle ki, hayatıyla tehdit edilse, değişik baskılara maruz kalsa ve iftiraya uğrasa da, meşru müdafaanın dışında herhangi bir kabalığa asla tenezzül etmez. Evet, o, Allah’a kul olmanın benliğinde hâsıl ettiği zarafet ve derinlikle bütün tavır ve davranışlarında fevkalâde kibar, olabildiğine temkinli, dediklerinin-ettiklerinin farkında, her konuda ciddî mi ciddî, aynı zamanda rahat, mülâyim ve herkese sinesi açık müstesna bir insandır.

O, bir yandan, imanın iç dünyasında oluşturduğu genişlik ve zenginlikle karşılaştığı hemen herkesi kucaklar, onlara kâse kâse sevgi sunar ve şefkatle bağrına basar; Allah’a yakın olmanın bütün güzelliklerini rast geldiği herkese gösterir ve elinden geldiğince onların ruhlarına duyurmaya çalışır; diğer yandan da, Hak’la karşılaşacağı günün hülyalarıyla yer yer sevinir, kendinden geçer, zaman zaman da derin bir mehâbet hissiyle ürperir ve böyle bir müthiş buluşma heyecanıyla râşeler yaşamaya durur: Görmez çevresindeki kin, nefret sisini-dumanını.. duymaz haset ve iftira fırtınalarının ruhuna çarpıp kırılan esinti ve dalgalarını.. ve bütün bu olumsuzlukların hâsıl ettiği/edeceği stresleri, hafakanları. Zira o artık öyle bir huzurdadır ki, durduğu o muallâ yer itibarıyla silinir gider düşünce ve tasavvur dünyasındaki bütün münasebetsizlikler ve pırıl pırıl bir hâl alır kalb, ruh ve his dünyası. Aslında, her gün birkaç defa nâsezâ-nâbecâ ve yakışıksız şeylerden arınan birinin başka türlü olması da düşünülemez. İç dünyası ötelerden gelen mevhibelerle dopdolu, tavırları her zaman böyle bir zenginlik ve derinliğe ayarlı, yürüdüğü yol belli, hedefi hiçbir şeyle becayiş edilemeyecek ölçüde müteâl, inancı tastamam, nazarında büyükler hep büyük, küçükler şefkatle koklanan birer gül ve değerler cetvelinde de her şey yerli yerinde ise, yok demektir bu incelerden ince ruh yapısında en küçük bir yırtık ve sökük…

Zaten o, mefkûresini ifade etmeyen her türlü plan ve projeden, netice itibarıyla Allah’a götürmeyen dağınık düşüncelerden, lağv u lehv sayılan davranışlardan ve boş lakırdı, boş mülâhazalardan uzak mı uzak; sükûtu fikir, konuşması zikir, zâhir ve bâtın hâsseleriyle hep O’na kilitli, melekler kadar teveccühü derin ve arı duru, her zaman yüksek uçmaya hazır ve gerilimi baş döndürücü, fakat aynı zamanda kendi plan ve projelerini gaye ölçüsünde öne çıkarmayacak kadar da yöneldiği Yüce Dergâh’a saygılı, gözleri hep ufuk ötesinde, himmeti dağları delecek kadar yüce, hayatının gerçek deseni kabul ettiği inançlarını yedi cihana duyurma gayretiyle tam bir metafizik gerilim içinde, yaptığı ve yapacağı işlerin gerektirdiği nezaketin de farkında kusursuz bir basiret insanıdır.

Yetirir o dapdaracık ömrünü hem dünyayı imar etme­ye hem de ukbâyı peylemeye; boşuna zayi etmez kendine ilk bahşedilen mevhibelerin en küçüğünü ve meşgul olmaz dünya ve öteler adına bir şey vaad etmeyen “mâlâyâniyât”la.. rahatlıkla bağışlayabilir kendine lütfedilenlerin bütününü Hak rızası yolunda.. bağışlar ve bir pulunun boşa gitmemesi konusunda da olabildiğine titiz davranır. Çalışıp kazanırken hak ölçülerine ve haram-helâl mülâhazalarına fevkalâde dikkat ettiği gibi, edip eylediği işlerin birer çağlayana dönüşüp ötede Cennet ırmaklarını oluşturması için de her zaman rıza hedefli, “i’lâ-yı kelimetullah” yörüngeli hareket eder, dikkatli ve hesaplı davranır; damlasını deryalara çevirme yollarını araştırır, zerre ile güneşleri peylemeye çalışır ve bir ömür boyu gelip geçici şeyleri ebedîleştirmek için çırpınır durur.

Herkesi ve her şeyi O’ndan dolayı sever, her zaman sevgi soluklar ve çevresinde sevgiden bir atmosfer oluşturur. Koşar ağlamaları dindirir, âh u vâhları keser, ızdıraplara panzehirler çalar ve gülmeye çevirir feryâd u figânları.. hamd ü senâlara döndürür çaresiz sinelerden yükselen iniltileri.. rıdvan meltemleri hâline getirir etrafta esip duran alevden fırtınaları. Âlemin inlememesi için hep inler durur ve başkalarının ağlamaması için de gözyaşlarını ceyhun eder. O kendine, başkaları için bir şey ifade etme durumuna göre değer verir ve onun nazarında “ben” değil her zaman “biz” söz konusudur. Hodgâm değil diğergâmdır; beden insanı değil bir ruh ve mânâ eridir. Çiğnetmez kalbini cismine ve ruhunu da bedenine. Peygamberâne bir iffet ve ismet peşindedir. Meşru dairenin zevk ve lezzetlerini yeterli bulma mevzuunda öyle bir disiplin kahramanıdır ki, nefis ve cismaniyetle mücadelede iradesinin hakkını vererek –Allah’ın izniyle– bir hamlede her engeli aşar ve gider ta ruhunun ufkuna ulaşır.

Böyle biri, iyilikleri ve güzellikleri temsilde, fenalıkları ve çirkinlikleri aşmakta öylesine ciddî, öylesine azimli ve öylesine kararlıdır ki, ihtimal bu tavrıyla o çok defa meleklerle atbaşı hâle gelmekte ve bir kere daha onlara “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ”[1] dedirtmektedir. Zira o, ilk mevhibe olarak Hakk’ın lütfettiği şeylerin hiçbirini yaratılış gayesine (mâ hulika leh) aykırı kullanmamış ve her zaman emanette emin bir emanetçi gibi davranmıştır; Allah da onu maiyyetiyle şereflendirmiştir.

Evet, her fert için vücud bir emanet, onun yüksek insanî değerlerle donanımı ayrı bir emanet; Cennet arzusu ve oraya girebilme istidadı, yöntemi, daha ötesinde Hak cemâlini müşâhede edebilme kabiliyeti apayrı birer emanettir.. ve bunların hepsi de Yaratan’ın belirlediği çizgide kullanılmaları gayesine bağlı olarak insana bahşedilmişlerdir. Bu itibarla, günahlar, hatalar, beden ve cismaniyetin güdümünde yaşama gibi bayağılıklar, bu ilk mevhibelere karşı öyle saygısızca şeyler, öyle hıyanet ve cinayetlerdir ki, bunların her biri şeytanları sevindirse de “Mele-i A’lâ”nın sakinlerini utandıracaktır.

Onun içindir ki, gönülden O’na inanmış her mü’min, O’nun bu ilk armağanlarını, daha sonraki lütuflarına erme adına önemli birer vesile bilir ve değerlendirir.. ve bunlarla gerçek kimliği olan Hakk’a kulluğu, O’nun yakınlığını ve O’nun hoşnutluğunu elde etmeye çalışır. Aksine, tam inanamadığından dolayı ilk mevhibeleri görmeyen ve onları iman, mârifet ve muhabbet yolunda değerlendiremeyenler ikinci ve sermedî lütuflardan da mahrum kalırlar.

Aslında böyleleri, bütün bütün ahiret hayatlarını ihmal ettikleri gibi, dünyada da hiçbir zaman tam mutlu olamazlar; inkâr kaynaklı bir sürü problem altında hep inim inimdirler ve kat’iyen streslerden, hafakanlardan kurtulamazlar. Depresyonlar yaşar, cinnet nöbetleri geçirir, paranoyalarla kendi huzurlarını dinamitler ve öteki âlemlerin aydınlık bir koridoru sayılan bu güzel dünyayı kendileri hakkında Cehennem’e çevirirler.. evet bunlar, diğer insanları sevemez, hatta farklı mülâhazalarla kendilerinden başka herkesten nefret eder, nefret ettiklerinden nefret görür; her zaman hırsla kıvranır durur, umduklarını elde edememenin inkisarıyla inler; ölüm korkusuyla tir tir titrer; daha çok yaşama arzusuyla nelere nelere katlanır; çok defa bu karmakarışık hislerle sıhhatlerini bozar ve zihnî teşevvüşlere girerler. Akı kara, karayı ak, iyiyi kötü, kötüyü iyi görmeye başlarlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri düşman ve hain görür, sürekli hıyanet kâbuslarıyla yatar-kalkar ve vicdanlarındaki Cehennem zakkumundan dolayı daha Cehennem’e gitmeden Cehennem ızdıraplarıyla kıvranır dururlar.

Hakikî mü’mine gelince o, Allah’ın kendisine lütfettiği her şeyi yedi, yetmiş ve yedi yüz veren başaklara çevirir.. bunları O’na yükselmenin merdivenleri hâline getirir, Hak hoşnutluğuna (rıza ufku) ulaşmada birer rampa gibi kullanır.. ve yürür Cennet mirasçılarıyla beraber inşirahla tüllenen akıbetine doğru…

***

[1] Meleklerin, “Sübhânsın yâ Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.” mealindeki sözlerine işaret edilmektedir. (Bakara, 2/32).

Kırık Testi: BİR BAKIŞ AÇISI

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

(R. M. Ekrem)

Kendine ve çevresine bakmasını bilenler için her zaman dalga dalga gelip gözlere akan, damla damla gönüllere süzülen varlığın ruhundaki o büyüleyen güzellikler, özündeki âhenk, mânâsındaki şiiriyet; kalbleri sevgiye, aşka, alâkaya uyaran öyle bir güce sahiptir ki, bu ledünnî hazzı duyabilenlerin artık dünyada zevk edecekleri hiçbir şey kalmamıştır dense mübalâğa edilmiş olmaz. Onlara, görüp okudukları her şey kâse kâse muhabbet sunar.. coşturur insanî duygularını ve ruhlarında sönmeyen bir heyecan uyarır.

Farklı bir edaya bürünür böyle bir bakış ve duyuş karşısında bütün kâinat ve içindekiler.. dili çözülür eşya ve hâdiselerin.. canlı-cansız her şeyin üzerine bir kısım füsunlu ışıklar yağıyor gibi olur.. mekân âdeta kendi buudlarını aşar ve bir başkalaşır; zaman daha bir derinleşerek uhrevî bir güzelliğe ulaşır. Her şey böyle nefislerden nefis bir eda ile kendini ifade etmeye durunca, Vareden’e karşı içimizdeki sevgi, aşk ve alâka da debisini artırarak bize vuslat neşideleri mırıldanmaya başlar.

Hislerimizin heyecanla köpürdüğü, duyuş ve sezişlerimizin değiştiği, idrak ufkumuzun derinleşip farklılaştığı bu türlü durumlarda çok defa gündelik alâkalardan sıyrılır; bütün bu olup bitenlerin perde arkasına yönelir ve öteleşmenin ruhlarımıza kazandırdığı genişlikle şu her zaman görüp temâşâ ettiğimiz kâinatları, bağrında yaratıldığımız tabiatı, Sevgili’nin kaleminden dökülmüş harfler, kelimeler, şiirler gibi duyar ve mırıldanır; O’nun neyinden dökülen nağmeler gibi dinler ve heyecanlanır; O’nun tığından çıkmış dantelâlar gibi temâşâ eder, hayret ve takdirlerle karşılar; sonra da karşılaştığımız bütün bu şeyleri öper öper başımıza kor, koklar koklar yüzümüze-gözümüze sürer ve bu vuslat koridorunda vuslat demlerine denk unutulmayacak dakikalar yaşarız. Duyarız O’na karşı aşk u alâkanın her şey olduğunu ve bütün cismanî, bedenî hazlara fâik bulunduğunu.

Hele bazı zamanlarda ahvâl ve şartlar gönülleri öylesine yumuşatır, derinleştirir ve semavîleştirir ki, ihtimal böylelerine o esnada “Cennet’e giriniz!” diye teklif edilse, iç içe yaşadıkları bu aşk u vuslat atmosferinde kalmayı tercih edecek ve kendilerine yapılan teklife hemen “Evet” demeyeceklerdir. Her şeyden evvel onlar burada, gönüllerinin genişliği ölçüsünde bir cennet yaşadıklarından her gün duyup zevk ettikleri bu cennet rüyasından uyanmak istemeyeceklerdir. Sâniyen bu vefalı gönüller, bizzat mahbub, maksud ve matlub olan Zât’a müteveccih yaşadıklarından, Firdevs bile olsa başka bir şeye yönelmeyi ufukları ve mazhariyetleri itibarıyla saygısızlık addedeceklerdir. Zaten, öteki Cennet de, olsa olsa burada mü’min vicdanlarda nüve hâlinde duyulan cennetlerin bir inkişafı olabilir. Onu da icmâlin rahmet buudlu tafsîli sayar ve “Henüz meyve derme mevsimi değil.” der, her şeyi iman ve ümitlerine emanet ederler.

Aslında hemen hepimizin ruhunun aradığı, belki de çok defa bilmeyerek arkasından koştuğu bir şey varsa, o da, çevremizden aldığımız/alacağımız uyarılarla Hakk’a karşı duyacağımız aşk u alâkadır. Dünyanın, ruhlarımızda hayranlık uyaran güzellikleri; canlı-cansız her varlığın birbiriyle olan içten ve sıcak münasebetleri; bütün sevmeler, sevilmeler, ümitler, tatlı hülyalar, arzular ve iştiyaklar O’nunla olan o sırlı alâkanın bir yansımasından ibarettir. Tadıp duyduğumuz dünya nimetleri, yaşadığımız değişik haz “ân”ları, gönüllerimizde O’nun teveccühünün birer tecellîsidir.

Yaşamayı sevimli ve câzip kılan O’dur; biz, O’nun içimize attığı muhabbet kıvılcımıyla severiz hayatı. Bu itibarla da bize, mûnis, yumuşak ve sıcak görünen her şeyde evvelâ O’nu sever, O’na karşı alâkamızı bir kere daha yeniler, sonra da kendi zevklerimizi, şevklerimizi yorumlamaya çalışırız. O’nunla başlarız her şeye; O’nunla devam ettiririz devam ettirilecek her işimizi: Kendimize karşı duyduğumuz her alâkada O’nun aşk ve muhabbetiyle heyecanlanır; müşâhede ettiğimiz her şeyde görüp duyduğumuz değişik işaret ve emarelerle ürperir; ağzımızı açıp bir şeyler mırıldanırken O’nun dilimize armağan ettiği kelimelerle O’nu duyar ve eğer gidip kör bir inada saplanmamışsak, her zaman O’ndan neler ve neler dinleriz. Sonsuzun güzelliklerine bürünmüş ne gül-endam şeylerle karşılaşır; ne çehreleri O’nun ziyasıyla süslü varlıklarla tanışır; ne zevkine doyulmayan temâşâlara erer ve ne sır koylarında dolaşırız.

İşte böyle birine her nasılsa o zamana kadar ihmalinin körlüğüne emanet gibi görülen bütün kapalı kapılar ardına kadar açılır, o âna kadar duyulup hissedilmedik pek çok şey bir sürpriz edasıyla ortaya çıkar; birdenbire varlığın buudları değişir ve insan âdeta yerini, konumunu bir kere daha keşfeder ve bir kere daha tâli’inin gülen yüzüyle karşı karşıya gelmiş olur. Bundan sonra onun nazarında esen rüzgârdan yağan yağmura, çağlayan ırmaklardan dalga dalga homurdanan denizlere, gökyüzünü süsleyen yıldızlardan yerdeki güllere, çiçeklere kadar her şey Sevgili’den birer mesaj hâlini alır ve gözlerde, gönüllerde o rengârenk güzellikleriyle tüllenmeye durur.

O, her şeyiyle güzeldir; O’na ait olan ve O’ndan gelenler de güzeldir. Hem öyle güzeldir ki, hüşyar bir gönül, görüp temâşâ ettiği her şey üzerinde O’ndan bir kısım imâ ve işaretler aldıkça damarlarında kanı çekilir gibi olur ve O’nunla bir anlık vuslat adına canını feda etmeyi dahi az bulur.

Elbette ki bu konuda herkesin duyup zevk etme ufku farklı farklıdır. Çevrelerine basiretleriyle bakabilen ve ihsasları itibarıyla derinleşip mârifet ve ruhanî hazların zirvesine ulaşan hassas ruhlar, sathîler sathîliklerinde emekleye dursunlar, kim bilir ne engin hayaller içinde yüzer durur ve tâli’lerinin sonsuza açık ufuklarında ne sırça saraylar kurarlar.

Ben her şeyi ancak kendi idrak ufkumun darlığı içinde duyup hissedebildim; hissedebildiklerimin de kim bilir kaçta kaçıyla şu anda karşınızdayım!. Kalbî ve ruhî hayat kahramanlarının her şeyi daha farklı zevk edip değerlendirdiklerini/değerlendireceklerini düşünüyorum. Her zaman yer-gök farklılığı kadar farklı istidatların bulunabileceğine ve bunların, varlığı değişik temâşâ rasathanelerinden rasat edebileceklerine inandım. Onları takdir ederken kendi zevk ufkumu sorgulamayı da ihmal etmedim. İmrendim o evirip-çevirip insan olmanın bütün avantajlarından istifade etmesini bilen vicdan kahramanlarına ve onların ekstra mazhariyetlerine…

Onlar nerede dururlarsa dursunlar, ben nerede bulunursam bulunayım, yine de kendimce hayatımın en tatlı rüyalarını, varlık ve hâdiseleri öbür yüzleri itibarıyla okumaya çalıştığım demlerde gördüm; gördüm ve o küçük ölçülerim, ayarsız kriterlerimle ne elde ettiysem onu insan olarak yaratılmış olmama Allah’ın en büyük armağanı saydım.

Bazıları görüp duyduğu şeylerle yetinir ve vardığı nokta her neresi ise orayı mârifet ve ruhanî hazların serhaddi sanır; oysaki o, istidadı müsaitse, bir hamle daha yapıp himmetini bir kez daha şahlandırıverse daha değişik bir çerçeveden kim bilir ne farklı sesler, sözler duyacak, ne göz kamaştıran renklerle karşılaşacak, ne büyüleyici güzelliklerin temâşâsıyla kendinden geçecek ve “Meğer serhat orası değilmiş de burasıymış.” diyecektir. Onunla da iktifa etmeyip bir kere daha gerilse ve görüp müşâhede ettiği şeylerde derinleşiverse, içine akan farklı mânâlar karşısında “Hayır hayır, her şey şu anda ulaştığım noktada mündemiçmiş.” diye mırıldanacak ve orasını her şeyi doğru görüp doğru okumanın son sınırı sayacaktır.

Allah’ın kelimâtı da, cümleleri de, o kelimât ve cümlelerden meydana gelen tekvînî ve teşriî kitapları da sonsuzdur, çok buudludur ve ihata edilemeyecek ölçüde bir muhtevaya sahiptir. Bu sonsuzluk, bu çokluk ve bu zenginlik istidatlara, gayretlere emanettir. “Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi” ve herkesin teveccühü kadardır ruhundaki inkişafı…

Kırık Testi: VİLÂDETİN ÇAĞRIŞTIRDIKLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semalara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kaidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tâcı– her tarafta ziya-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semaya inat kapkaranlık, sema ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziya ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi; Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

İnsanlığın gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor; gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hâkim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz.. sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet.. kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur.. hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların aydınlık çehresiyle hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşâhede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve ruhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlumun âhı dindi ve sinelerdeki adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi; mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semavî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyadandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve virane gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi. Derken, çevremiz birdenbire Firdevs renklerine büründü. Tâli’imizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytanî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu; kurdu ve her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı. Düşünce bütün bütün Sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık; mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var Senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı, hiçbir şey doğurmuyor artık. Mübarek köyün, vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor. Belhler, Buharalar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde. Bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede…

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü. Seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’de’l-mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyasını, rengini, desenini Senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki..!

Biz hepimiz, bir tâli’siz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşîdeler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi.. yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahluklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözü de bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan, bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulup gideceğiz.

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol. Tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri güneşlere taç giydiren ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur. Gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık. Kimilerimiz de kendini bir kısım gönül hülyalarına saldı ve değişik vehimlerle oyalandı; öyle ki ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine dalabildik; aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik.

Ey karanlık gecelerimizin Ay’ı-Güneş’i, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de Senin mütevazi matlaın; perişaniyetimiz Sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ; ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sensizlik ateşine yakma. Ne ilm u irfanımız var, ne hayr u taate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan بِبِضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Kayda değmez bir sermaye” [1] ölçüsünde bile değil. Bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gittiler. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban Sen isen –öyle olduğunda şüphemiz yok– bağ niye sahipsiz kalsın. –Sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık.– Merkezi tutmak Senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, Seni unuttuğumuzun, Sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama Sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey Dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir; sevindir ki, bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim– bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey Yüce Dost, söylenen sözler bir na’t değil, sevgili kapısında mırıldanan serenât da değil; özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır…

***

[1] Yûsuf sûresi, 12/88.

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hilkati itibarıyla, “esfel-i sâfilîn” ile “âlâ-i illiyyîn” arasında gel-git yaşama konumunda bulunan insanoğlunun, nefis ve şeytana uyduğu, iman ve sâlih amele sarılmayıp Allah’la münasebetini koruyamadığı ve kendini durağanlığa saldığı sürece baş aşağı aşağıların aşağısına sürüklenmesi; aksine iradesinin hakkını yerine getirip iman ve aksiyonla kanatlandığı sürece de âlâ-i illiyyîn-i kemâlâta yükselmesi Cenâb-ı Hakk’ın lâyetebeddel âdet-i sübhâniyesidir. İnsan her zaman bu çizgiyi koruyamayabilir, zira sürçme ve hata insanoğlunun tabiatında vardır. İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âdem hata etti, evlatları da hata etti; Âdem unuttu evlatları da unuttu.”1 buyurarak bu önemli hususa dikkatlerimizi çeker. Ne var ki böyle bir sürçme Hazreti Âdem’de (aleyhisselam) içtihat hatalı bir zelle idi. Bizlerin -Allah muhafaza buyursun- böyle bir duruma düşmesine ise zelle denemez, kırılma ve çözülme denir.

İnsanoğlu şayet kalbî, kavlî, fiilî Allah’a müteveccih olup O’nunla münasebetini koruyamaz ve hayatını Kitap ve Sünnetin hısn-ı hasîn seralarında güven altına almazsa her zaman ciğeri de ısırılır, kalbi de ısırılır; ısırılır da iç içe kırılma fasit dairelerine maruz kalır ve hevâ-i nefsin felç eden tesirinden kurtulamaz. Böylesi bir çöküş ve çözülüşe karşı, imanda yenilenme ve derinleşme mülahazasıyla sürekli “Hel min mezîd!..” diyerek iman, irfan ve aşk u iştiyak adına devamlı Hakk’a teveccüh edip O’na sığınma, haram-helal konularında kılı kırk yararcasına yaşama, günde birkaç kez nefis ile hesaplaşma, nefs-i emmâre dürtülerine bütün bütün kapanarak “levvâme” ufkuna yönelme, böyle bir yönelmenin yol azığıyla mutmainne zirvelerine gözünü dikme, Râziye-Marziye heyecanıyla soluklanma, sâfiye-zâkiye hülyalarıyla oturup kalkma, ihlas ve ihsan “habl-i metin”ine sımsıkı sarılarak “iştiyak-ı likâullah” rüyalarına dalma, O’nun rızasını rızamızın biricik esası sayarak, ihlas, rıza, iştiyak-ı likâullah temcitleriyle kalben hep uyanık kalma, sonra da muhtemel muhalif rüzgârlar karşısında dimdik durabilme ve bu duruşu temadiyle taçlandırma… Evet işte bütün bunlar Kur’an ve Sünnet-i Sahîha ile ortaya konan ilahî ahlakın temel dinamikleridir.

Bu dinamiklerle çerçevesi belirlenen İslam ahlâkı, kat’iyen bir kısım pedagog ve psikologların zannettiği gibi dar gözlemlere dayalı nazarî bir kitle ahlâkı, bir sınıf ahlâkı değildir. Aksine o topyekûn beşerî hayatı şekillendirecek, insanların ruhlarından bütün menfi şeyleri söküp atacak, kalbî ve ruhî hayatta potansiyel olarak bulunan ve insanın melekler üstü gerçek derinliğinin melekûtî dinamikleri sayılan metapsişik unsurları harekete geçirerek ruhanîlere, “Yürü top da senin çevkân da senin!” dedirtecek meknî bir zenginliğin olmazsa olmaz esaslarındandır.

Bu yüce ahlak sisteminin temel dinamiği, sağlam iman, imanda iz’an ufku, hakka’l-yakîn cehd ü gayreti ve bunlarda devam ve temadi; “menhelü’l-azbi’l-mevrûd”u ise, Kitap, Sünnet, selef-i sâlihînin cadde-i nurâniyesi, isim-müsemma birliği içinde tekye, zaviye, mektep, medrese ve mabet gibi yerlerde mahrûtî bakışlı hakikat eri muallim rehberlerin, Allah’a dilbeste olmuş kâmil mürşitlerin, dünya ve mâfîhâyı doğru okuyan beklentisiz vaiz, nâsih ve imamların Kitap ve Sünnet çerçevesinde ciddi bir adanmışlık ruhuyla yerine getirdikleri irşad ve rehabilitasyonlardır.

İsim-müsemma birliği içindeki böyle bir ahlâk telakkisi, huluku Kur’an olan o müstesna Zat’ın altın çağında ve o Kamer-i Münir’in hâle-i nurâniyesiyle gerçekleşmişti. O ışık çağında insanlar, “Ahlâk iledir kemal-i âdem / Ahlâk iledir nizam-ı âlem.” mülahazasına sımsıkı bağlı, gözleri öteler ötesinde, hayatları vahiy yörüngeli, yürekleri ihlasla çarpıyor, duyguları rıza mırıldanıyor, ruhları meâlî aşk u iştiyakıyla kanatlanıyor ve hep görülüyor olma yakîniyle, görüyor olma ufku istikametinde kanat çırpınıp duruyorlardı… Evet, işte o dönemde böyle bir gül ve bülbül demi yaşanıyor ve ütopyacıların tahayyül dünyalarının çok çok üstünde ve ötesinde en fâik bir ahlâkî ve insanî değerler dantelası sergileniyordu.

Daha sonraları ise mükemmel hâl ve göz kamaştıran temsilin omuzlarında çok geniş bir coğrafyada şehbal açan bu huluk-ı Ruh-u Seyyidi’l-enâm, tefsir, hadis, değişik çizgide ahlâk ve rekâik kitaplarıyla evrensel bir derinliğe ulaşıyor, daha doğrusu âlem-şümul bir sistem olarak duyulup hissediliyordu. Evet, bu ikinci fasılda Kur’an ve sahih hadisler temel kaynak olarak ele alınıyor; “Kitabü’l-Birr”ler, “Kitabü’l-Edeb”ler telifine gidiliyor; “el-Edebü’l-Müfred”lerle daha derinliklere açılmalar oluyor; “Kitabü’z-Zühd”lerle konu kalbî ve ruhî hayatla irtibatlandırılıyor; “Edebü’d-dünya ve’d-din” ile maverâîlik ufkuna açılım denemeleri yapılıyor; “el-Ahlâk ve’s-siyer”lerle konunun nurani kaynağı üzerinde duruluyor; “Uyûnu’l-ahbâr”larla çağ ve zamanın yorumlarına imada bulunuluyor ve “İhyau ulûmiddin”lerle de münciyât ve mühlikât akına-karasına tenbih edalı bir nokta konuyordu.

Bu çeşitli ve renkli yaklaşımların yanında, kalb ve ruh erbabı nezdinde huluk ve ahlak konuları daha bir ledünnîlik kazanarak farklı bir derinlikle karşımıza çıkar. Düşüncelerinde metafizik enginliklere açık, damlada deryayı okuyan, zerrede güneşin esrarından bahisler açan lâhûtî ufuklu bu insanlara göre, “huluk” bâtınî ve ledünnî bir derinlik, “halk” ise bu engin buud üzerinde baş döndüren eda-endam ve imrendiriciliğiyle o mazrufa uygun bir zarf; “huluk”, insanoğlunun melekûtî yanının dünya ve ukba meşcereliği, “halk” da bu meşcereliğin havası ve toprağıdır.

Sofiler, hüsn-i huluk derken hüsn-i bâtını, hüsn-i halk derken de hüsn-i zâhiri kastederler. İkincisi cismâniyete, insan anatomisine ve onun fizikî yapısına, birincisi ise, kalb, ruh, sır ve daha ötesine bir aynadır. Bunlardan ikincisi hilkatle alakalı olduğundan, onun değiştirilmesinin, başkalaştırılmasının söz konusu olmamasına mukabil; diğeri, Kur’an ve Sünnet disiplinleri, seyr u sülûk-i manevî, mücâhede, tedebbür, tezekkür, tefekkür, acz, fakr ve şevk u şükürle Hakk’a teveccüh sayesinde, melek mahiyetini kazanmaya kadar değişime ve dönüşüme açıktır.

Hüsn-i zâhirde el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, bütün aza ve cevârihin tam bir tenasüp içinde olmasına karşılık, hüsn-i bâtında da bütün mesâvî-i ahlaktan uzak bulunmak ve bütün mehâsin-i ahlakla ittisaf etmek olmazsa olmaz bir esastır. Bu itibarla, ara-sıra da olsa mehâsin-i ahlakı terk eden ve mesâvî-i ahlak akıntılarına kapılan kimsenin, hüsn-i bâtına sahip olmadığı hükmüne varılmıştır.

Ayrıca ehli irfan arasında çok şayi olmayan avamın huluk-ı haseni, havasın huluk-ı haseni ve ehass-ı havassın huluk-ı haseni gibi bir taksim de söz konusudur:

Avam, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla, taklit edalı, dar ufuklu ve derinliği olmayan hoş ve sevimli bir ahlak sergiler ki, bunun her zaman وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Peygamber size ne getirip sundu ise ona sımsıkı sarılın, sizi neden de men etti ise ondan da vazgeçin ve uzak durun.” (Haşr, 59/7) ilahî mesajına uygun düştüğü söylenebilir. Böyleleri, idrak ve şuurları seviyesinde vazife ve sorumluluklarını yerine getirir ve Allah’a karşı saygılı, insanlara karşı da belli ölçüde edepli davranırlar.

Havassa gelince, bunlar, farz, vacip, sünnet ve adap adına her mükellefiyeti yerine getirmenin yanında, memnûat ve menhîyâttan da tiksinti duyarcasına uzak dururlar. Yürekleri hep peygamber yolunda yürüme heyecanıyla çarpar; akılları emirlere ve nehiylere uymayı tabii birer insiyak gibi hatırlatır ve uymaya sevk eder; böylece onlar sürekli kemal yörüngeli bir yol takip ederler. Değil tavır ve davranışlarının emir ve nehye muhalefet kirleriyle kirlenmesi, tasavvur ve tahayyülleriyle bile böyle bir muhalefeti ciddi bir kirlenme sayarak hemen tevbe ve inâbe duygusuyla kanatlanırlar.

Haslar hası mukarreb ruhlar ise, memur oldukları şeyler ve yasaklandıkları hususlar mevzuunda, her şeyi tabiatlarının bir derinliği haline getirdiklerinden hayatlarını melekûtî bir nurâniyetle melekler gibi لاَ يَعْصُونَ اللهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ “Allah’a karşı asla isyan mülahazasına girmez ve emrolundukları hususları (gök ehli hassasiyetiyle) yerine getirirler.” (Tahrîm Sûresi, 66/6) Bunlar, memur oldukları mükellefiyetleri en derin cismani zevklerin üstünde bir aşk u iştiyakla yerine getirir; büyük-küçük her türlü münkerâtı da bir iç bulantısıyla karşılarlar. Akıl, mantık, muhakeme ve vicdan dinamiklerini taakkul, tasavvur ve tahayyül kirlenmelerine karşı sürekli aktif bulundururlar. Şöyle-böyle bu sistemlere gelip bulaşan, esip konan en küçük sis-duman karşısında hemen istiğfar ve evbe kurnalarına koşar; bir kirli tasavvur ve tahayyül için elli defa “elfü elfi estağfirullah” der ve yeniden ciddi bir arınma ile Hazîratü’l-Kuds’e teveccühlerini yenilerler. Görülüyor olma mülahazası bunların her zamanki halleri, görüyor gibi olma da olmazsa olmaz hedefleridir; اَلَّلهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ وَإِنْ لَمْ نَكُ أَهْلًا فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ.

Böyle bir makale çerçevesinde bütün mehâsin ve mesâvî-i ahlakı, tabiri diğerle bütün münciyât ve mühlikâtı ifade etmenin mümkün olmadığı/olamayacağı açıktır. Bu itibarla da onları yukarıda kısmen işaret edilen o güzide eserlere havale ederek konuyu bu dar çerçeve ile noktalamak istiyorum. İnayet ve tevfîk Allah’tandır.

***

  1. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, A’raf Sûresi.

 

Kırık Testi: DAR BİR AÇIDAN AHLÂK

Herkul | | KIRIK TESTI

“Huluk” kelimesinin çoğulu olan ahlâk; seciye, karakter, huy, iyilik ruhu, fenalıktan kaçınma tavrı, ahsen-i takvîme mazhariyet şuuruyla davranma manalarına gelmektedir. İnsanın fizikî ve maddî yanı “halk” sözcüğüyle anıldığı gibi, ruhî ve manevî yanına, diğer bir ifadeyle, mükemmel hilkatine göre Yaratan’ın istek ve emirleri çerçevesinde yaşama cehd ü gayretine de “huluk” denir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha ışığında konuyla alakalı i’mâl-i fikirde bulunan ulemâ-i benâm, iyi huy ve fazilet edalı davranışlara “ahlâk-ı hasene”, “mehâsin-i ahlâk” ve “ahlâk-ı hamide”; fena huy, menfî tavır ve ahsen-i takvîmle yaratılmış olmaya uygun düşmeyen hâl ve davranışlara da “mesâvî-i ahlâk”, “sû-i huluk”, “ahlâk-ı zemime” ve “ ahlâk-ı seyyie” diyegelmişlerdir.

Bazı ehl-i tahkik de tavır ve davranışlarda pozitif olanlara “edep” aksine de “sû-i edep” demiş ve meseleyi bu çerçevede ele alarak düşüncelerini “edep” etrafında örgülemişlerdir. “Edep” yazısında da ifade edildiği gibi edebi, bu konuda insanı hakiki insan yapan hayatî bir unsur olarak görmüş ve bu mülahazalarını, “Edeptir kişinin daim libası, edepsiz kişi uryana benzer.”, “Edep ehli ilimden hâlî olmaz, edepsiz ilim okuyan âlim olmaz.”… gibi manzum sözlerle seslendirmişlerdir.

Bu kesim arasında yaygınca kullanılan edep mazmunu, bazen bir “Edep yâ Hû!” levhasıyla nazara verilmiş; bazen “Bî-edeb mahrum keşt ez lutf-i Rab – Bî-edep kimse Rabbin lütfundan mahrumdur.” lâl ü güher ifadeleriyle dillendirilmiş; bazen “Edep fukarânın itibarı, ağniyânın zîneti..” sözleriyle ifadelendirilmiş; bazen de âzâ u cevârihin dinî hudutlara bağlı hareket etmesi ve insanın iç dünyasının tahareti, şehevâni hislere karşı kararlı duruşu, dince şüpheli şeylerden hep uzak bulunuşu, ibadet ü tâatinde Hakk’a tahsis-i nazar etmesi, hayır yollarında yarış yaparcasına koşturup durması… gibi disiplinlerle ortaya konmuştur. Şimdi bu derin konuyu şu iki mısra ile noktalayıp bir kere daha “Ahlâk” demek istiyorum:

“Ehl-i irfan arasında aradım kıldım talep,
Her hüner makbul imiş, ille edep ille edep.”

İnsanlık var olduğu günden bu yana -fetret ve cahiliye dönemleri müstesna- hemen her zaman, “huluk” kelimesiyle ifade edilen “ahlâk” üzerinde durulmuş ve o, insanın yaratılış (hilkat) gayesinin çok önemli bir derinliği olarak yâd edilegelmiştir. Cesaret, şecaat, civanmertlik, iffet, ismet, istikamet, sadakat, adalet, hakkaniyet, vefa ve îsâr duygusu… gibi hususlar, tarihin en karanlık dönemlerinde bile vicdan erbabınca hep korunagelmiş ve bütün bütün yok edilememiştir.

İslâmî düşünce sistemlerinde ahlâkın yanıltmayan esas kaynağı, “metlüv”, “gayr-i metlüv” ilâhî mesajlar ve o mesajların ilk muhatapları, tebliğcileri, temsilcileri enbiya ve mürselîn hazerâtı olmuştur. Onlar, aldıkları mesajları tebliğ, temsil, hâl, tavır ve davranışlarıyla sergilemişler; ikinci derecedeki muhataplar da onların etrafında birer hâle haline gelmişlerdir. Zaten “Her şeyin en doğrusunu Yaratan bilir” temel disiplinine binaen ilâhî vahiy ve onun ilk muhatapları olan enbiya-i izâmın daire-i irşatları dışında, ahlâk üstadı, pedagoji uzmanı ve farklı alanlardaki düşünürlerin ahlâk konusuyla alakalı ortaya koydukları hiçbir disiplin ve kural uzun ömürlü, kalıcı olmamış ve insanoğlunu insanî kemalâta -kâmil manada- yönlendirememiştir. İnsanlık tarihinde bu husus belli aralıklarla da olsa en mükemmel şekliyle yalnız vahyin aydınlatıcı tayfları altında peygamberân-ı izâm tarafından gerçekleştirilmiştir. O yüce kametler, incelerden ince hâl, tavır ve davranışlarıyla Allah’ın istediği ahlâk-ı âliye-i ilâhiyenin nurefşan birer meclâsı ve mazharı olarak bu konudaki ilâhî muradı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun en mükemmel şekilde temsil etmişlerdir. Bu hususun en zirve temsilcisi ise, peygamberlik manzumesi adına bestelenen ve hükmü bu manzumenin kafiyesi gibi en sonunda gelen, Ehadiyet hakikatinin ilk tecellisi ve Vâhidiyet sırrının en mümtaz meyvesi olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Daha sonra güzel ahlak, o Kamer-i Münîr’in nurani hâlesi sayılan Ashâb-ı Kirâm efendilerimizle topyekûn dünyaya, bütün insanlığa, en azından onun büyük bir bölümüne ulaştırılarak vicdanlar ahsen-i takvîme uygun vaziyet almaya tevcih edilmiştir.

Bir kere daha hatırlatmalıyız ki, İslâm ahlâkının temel kaynağı başta Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha olmak üzere, ilahî vahiy ve onun en doğru, aldatmayan temsilcileri olan nebiler kervanıdır. Analar anası Hazreti Aişe-i Sıddîka’ya (radıyallahu anha) Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâk-ı âliyeleri sorulunca, mualla validemizin: كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ “O’nun ahlakı Kur’ân’dı”1 şeklindeki ifadesi bu hususu teyit eden çok önemli bir beyandır. Bu itibarla da bizim ahlâkiyatçılarımız, İslâm ahlâkının kaynağının; Kur’ân, Sünnet ve bu iki ilahî kaynağın mübarek temsilcisi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm olduğunda hep görüş birliği içinde bulunmuşlardır. Daha sonraları ise, Sahabe-i Kiram o müstesna konumlarıyla, tâbiîn-i izâm o keskin nazarlarıyla, fukaha, mütefekkirîn ve mutasavvıfîn o fâik anlayışları ve kalb-kafa mirsadlarıyla zamanın tefsir, te’vil ve yorumlarını da hesaba katarak konuyu kendine has evrenselliği ile ortaya koymuş ve nesl-i âtiye emanet etmişlerdir.

Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’da ahlâk; kökü itibarıyla, yerinde beyandaki siyak-sibak ve müstetbeâtü’t-terâkip açısından iyilik, hilm, takva, hidayet-i tâmme, ismet, istikamet, sadâkat, emanet, iffet, her türlü salih amel, şer’î ve aklî maruf, sağlam beşerî münasebetler ve en engin manasıyla ihsan duygusu… gibi hususları ihtiva etmektedir. Bunlara “ahlak-ı hasene”, “Kur’ân ahlâkı” veya “münciyât” denmesine mukabil; bu evsafın zıddı sayılan her türlü günah, masiyet, sapıklık, fuhşiyât, münkerât, kin, nefret, yalan, gıybet, iftira, fitne, fesat, zulüm, irtikâp, ihtilâs, rüşvet ve emsali bütün negatif şeylere de “mesavî-i ahlâk” ve “mühlikat” dene gelmiştir.

Evet, insan, ahsen-i takvîme mazhardır ve bütün esmâ ve sıfât-ı sübhâniyenin fihrist mahiyetinde mücellâ bir aynasıdır. O mücellâ ayna, aslî ve en geniş mânâsıyla da Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’dır. Bunu ifade sadedinde bir hak dostu ne hoş söyler:

“Bir âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Aslî olsun, zıllî olsun böyle bir aynanın mesâvî-i ahlâk ve mühlikâtla karartılması, ahsen-i takvîme mazhariyeti bilememenin ve Hak nezdindeki konumuna saygısızlığın bir ifadesidir.

Ne var ki, konumu, hilkatteki yeri itibarıyla melekleşmeye namzet olan insanoğlu, yaratılışındaki o yüce hedefin, hatta bir dönemde meleklere mihrap ve kıble olmasının yanında, cismaniyetinin, hayvaniyetinin ve mahiyetindeki bir kısım beşerî ve nefsanî garizelerin dürtü ve tesiriyle hep dual bir varlık konumunda bulunmuş; Hazreti Mevlânâ’nın ifadesiyle, bazen incelik ve nezaketine melekleri imrendirmiş, bazen de kabalık ve küstahlığıyla şeytanları ürkütmüş ve tiksindirmiştir. İşte bu yönü itibarıyladır ki Kur’an, öyle esfel-i safilîn namzetlerine أُولَئِكَ كَالأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ “Onlar hayvan gibidirler hatta ondan da sapkındırlar.” (A’râf sûresi, 7/179) diyerek, gaye-i hilkatini bilmeyen böyle densizlerin üzerini çizegelmiştir. Şeytan ve nefs-i emmârenin mesâvî-i ahlâkı telkin ile mehâsin-i ahlâktan koparıp bohemleştirdiği bu türden insanlar, ciğerinden vurulmuş kem talih bir kısım bahtsızlardır. Bir hak dostu bu hususu ne hoş resmeder: قَدْ لَسِعَتْ حَيَّةُ الْهَوَى كَبِدِي … فَلَا طَبِيب لَهَا وَلَا رَاقِيَ “Hevâ yılanı ciğerimi soktu; gayrı ona ne tabip ne de efsuncu bir şey yapabilir.”

***

  1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 41/148; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/30.

 

Kırık Testi: DUA

Herkul | | KIRIK TESTI

Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir. Dua eden, kendi küçüklüğünün ve yöneldiği kapının büyüklüğünün şuurunda olarak, fevkalâde bir tevazu içinde ve istediklerine cevap verileceği inancıyla el açıp yakarışa geçince, bütün çevresiyle beraber semavîleşir ve kendini ruhanîlerin “hayhuy”u içinde bulur. Böyle bir yönelişle mü’min, ümit ve arzu ettiği şeyleri elde etme yoluna girdiği gibi, korkup endişe duyduğu şeylere karşı da en sağlam bir kapıya dayanmış ve en metin bir kaleye sığınmış bulunur.

Bizim ümit ve arzularımız birer başarı ve muvaffakiyet sâiki, korku ve endişelerimiz de olumsuz davranışlarımıza karşı birer temkin ve teyakkuz vesilesidir. Biz, Allah’ın geleceğimizle alâkalı takdir buyurduğu şeyleri bilmesek de, her zaman ümit ve endişelerimizi, azim ve kararlılıklarımızı o takdirin birer emaresi ve kavlî, fiilî, hâlî dualarımızı da –şart-ı âdî planında– onun bir vesilesi sayarız. Zira, Hazreti Sâdık u Masdûk’un beyanıyla; sonuçta herkesin elde edeceği netice, büyük ölçüde o kimsenin davranışlarına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ne var ki, duada Hakk’a teveccühü kendi isteklerimize bağlayıp, kendi arzularımızı öne çıkarmamız da doğru değildir. Doğru olan, bir kulluk şuuruyla Hakk’a yönelip, tevazu ve mahviyet içinde, acz, fakr ve ihtiyaçlarımızın lisanıyla O’na arz-ı hâlde bulunmaktır.

Aslında dualarımızla biz, beşerî isteklerimizin gerçekleştirilmesinden daha çok, Rabbimiz’e saygımızı, güvenimizi ve O’nun gücünün her şeye yettiğini itiraf eder; son noktayı bazen bir sükûtla, bazen de –esbâba tevessül mülâhazası mahfuz– her şeyi O’ndan bekleme durumunda bulunduğumuzu vurgulama adına: “Ne hâlimiz varsa hepsi de Sana ayân / Dua, kapı kullarından miskince bir beyan..” mânâsına hâl-i pür-melâlimizi dile getiririz. Evet, bazen Kur’ân-ı Kerim, bazen de sözleri lâl ü güher Söz Sultanı’ndan alıntılarla istediklerimizi Hakk’ın dergâhına sunar ve ebedî mihrabımız olan O’nun kapısına yönelerek, ruh dünyamızı şerh eder, içimizi O’na döker ve “huzurun edebi” diyerek ağzımızı sımsıkı kapatarak sükût murakabesine geçeriz ki, bazılarınca böyle bir hâl –ihlâs ve samimiyetin derecesi ölçüsünde– en belagatli sözlerden daha beliğ ve en yüksek ifadeleri aşkın bir beyan ve bir arz-ı hâl sayılır. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duada sözden daha ziyade öz önemli olsa gerek.. zaten Cenâb-ı Hak da: “Kullarım Beni senden sorarlarsa; bilmeliler ki, Ben onlara çok yakınım; Bana dua edenin duasına icabet ederim.”[1] mazmununca O, arzu ve isteklerimizi bilmede, bize bizden daha yakındır. Bu itibarla da, istek ve dileklerimizi huzur mülâhazasına bağlayarak, sessizlikle seslendirmek, hususiyle de o seviyenin insanları için ayn-ı edebdir. İster gayb telâkkisi, ister huzur mülâhazası, bize bizden daha yakın olan Rabbimiz: “Siz Bana dua edin ki, Ben de icabet edip karşılık vereyim.”[2] buyurarak, bizi duaya teşvik etmekte ve dua etmemeyi anlamsız bir istiğna ve bir kopukluk saymaktadır.

Dua eden bir kimse, bütün gönlüyle Allah’a yönelip yalvarışa geçebildiği takdirde, kendine her şeyden daha yakın olan Rabbisine karşı, kendi beden ve cismaniyetinden kaynaklanan uzaklığını aşarak O’nun her zaman var olan yakınlığına saygısını ifade etmiş ve kendi uzaklığının vahşetinden kurtulmuş olur. Cenâb-ı Hak da ona, duyması gerekenleri duyurur, görmesi gerekenleri gösterir, söylemesi icap eden şeyleri söyletir ve yapması lâzım gelen şeyleri de yapmaya muvaffak kılar. Bu paye aynı zamanda nafilelerle ulaşılan öyle hususi bir yakınlık (kurb) payesidir ki, artık böyle bir mazhariyetle şereflendirilen “kurb” kahramanının görmesi, gözler ötesi bir gözle, işitmesi kulaklar ötesi bir kulakla, diğer aktiviteleri de kendi benliğinin üstünde farklı bir kimlikle gerçekleşmeye başlar; başlar da bir hamlede gider, ayrı bir buudun insanı olma seviyesine yükselir; derken, her fırsatta Rabbi’yle dua ve icabet alışverişinde bulunur, yalvarış ve yakarışa, O’nun sonsuz kudretine itimadın ifadesi olarak sımsıkı sarılır ve sırtını sarsılmayan bir güce dayamış olmanın güveniyle, dilinde dua yürür en olumsuz gibi görünen şeylerin üzerine.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada kusur etmezler. Aksine böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi gibi duyar ve duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rabbilerine açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Böyle bir yakınlık atmosferinde, çok defa ümit ve beklenti neşvelerinin yanında, bazen de mehabet ve endişe esintileri hissedilebilir. İnsan, her şeye O’nun sonsuzluk ve sınırsızlığı içinde baktığı aynı anda, kalbinin râşelerle ürperdiğini duyar gibi olur ve hemen temkin ve teyakkuza geçer. Duada, her zaman iç içe yaşanan bu iki hâl, insanın mârifet ufkunun vüs’atiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) inkişaf eder. Kur’ân, mü’min tabiatındaki bu hisler halitasını: “Rabbinize huşû ile ve içten içe duada bulunun.”[3] diyerek, kat’iyen O’ndan müstağni kalınamayacağını, ululuk, azamet ve ceberûtuna rağmen, rahmet ve inayet kapılarının da ardına kadar herkese açık bulunduğunu vurgular ve duanın önemi üzerinde ısrarla durur.

Bizim acz, fakr, zaaf ve ihtiyaçlarımıza karşılık O’nun, bizi var eden, besleyen, büyüten, arzu ve isteklerimizi görüp-gözeten ve bizi asla başkalarına bırakmayan bir engin rahmet sahibi olması, O’na karşı tavırlarımızı devamlı ince ayara tabi tutmamız bakımından fevkalâde önemlidir. Bizler âciz, zayıf ve muhtaç, O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşar ve isteyeceğimiz her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım; O’nunla dua ve ibadet münasebetlerimizde lâubalî, gayriciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul ederiz; ederiz de, O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe, mehabet ve beklenti mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışırız. O’nun bize çok yakın ve dualarımıza icabet edeceğini düşünürken, ululuk ve azametini rahmetinin vüs’at ve ihtişamıyla iç içe duyar.. haşyet ve râşelerle ürperir.. tavırlarımızı yeni baştan gözden geçirir.. ses tonlarımızı ayarlar.. hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hisseder ve yaşarız. Bu mânâda dua her zaman, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisane bir kulluk tavrıdır. Aslında bütün varlık, istidat, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua ederler. O da bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap verir ve her sesi duyup ona icabet ettiğini herkese ve her şeye duyurur.

Ne var ki, dualarımıza cevap verilmesini, bizim isteklerimizin aynıyla yerine getirilmesi şeklinde anlamak da doğru değildir. Biz bazen, sadece bugünü, hâlihazırdaki heves ve arzularımızın gereğini düşünerek kendi talep çerçevemizi daraltmış, yarınları ve bizimle münasebeti olan daha başka şeyleri gözden çıkarmış olabiliriz. O ise, hem bizim için hem her şey için, hem bugünümüzü hem de uzak-yakın yarınlarımızı iç içe görüp gözeterek, bizim daralttığımız hususları açar, genişletir; dünya-ukba vüs’atine ulaştırarak, merhamet ve hikmetinin derinliğine göre çok buudlu cevaplarda bulunur.. evet O, hâlihazırdaki durumumuzu aydınlatırken yarınlarımızı karartmaz.. bugünün ışıklarını yarınların zulmeti hâline getirmez ve bize iltifatlarda, teveccühlerde bulunurken başkalarına kat’iyen mahrumiyet yaşatmaz.. herkese ve her şeye çok derinlikli cevaplar verir, dualarımızı duyduğunu, isteklerimizi nazar-ı itibara aldığını gösterir.. ve huzuruyla gönüllerimize tasavvurlarımızı aşkın ne inşirahlar, ne inşirahlar verir..

Bütün bu mülâhazalara açık bir gönül, ellerini açıp yakarışa geçince, kendisini gören, soluklarını duyan, içinden geçenleri bilen ve iniltilerini değerlendiren her şeye Kâdir, her şeye Hâkim, istediğini istediği gibi yapan, yaptığı her şeyde farklı hikmetler gözeten birinin var olduğunu düşünür; O’nun merhameti, iradesi, meşieti sayesinde her şeyin üstesinden gelebileceği inancıyla gerilir ve en karanlık anlarında bile sürekli huzur yudumlar, itminan soluklar ve ümitle oturur-kalkar. Bu çerçevede günde birkaç defa O’na yönelmek, kalbin gözü-kulağıyla fizik ötesi şeyleri görüp işitmeye çalışmak o kadar derin ve anlamlıdır ki, bir kere bu mazhariyeti duyup tadan birinin, bir daha da o kapıdan ayrılması düşünülemez. Bu mazhariyeti tam yakalayamasak da, son bir kez daha o Yüce Dergâh’a yöneliyor ve O’nun kapısının tokmağına dokunarak inliyoruz:

Ey, varlığı canlarımızın cânı, nuru gözlerimizin ziyası Yüce Varlık! Sen tenlerimize can vermeseydin, bizim çamurdan, balçıktan ne farkımız olurdu.! Sen gözlerimize ziya çalmasaydın, kâinatları, eşyayı nasıl değerlendirebilir ve Seni nasıl bilebilirdik.! Sen bizi önce taştan-topraktan, sonra da iman ve mârifet bahşederek iki kez var ettin. Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ü senâda bulunsak, yine de hakkıyla şükür vazifesini yerine getirmiş sayılamayız…

Ey, her zaman güzellikler izhar edip çirkinlikleri örten ve en çirkin görünen şeyleri dahi izâfî güzelliklerle bezeyen Güzeller Güzeli! Gönüllerimizi güzellik duygularıyla mamur kıl ve bize her zaman güzel kalmanın yollarını göster!

Ey, günahlarla kirlenmiş kimseleri hemen cezalandırmayan, haddini bilmezlerin ayıplarını görmezlikten gelerek onlara mânevî kirlerinden arınma fırsatları veren Merhametliler Merhametlisi! Bizi günahlarla, hatalarla kirlenmekten koru; kirlendiğimizde de mağfiret ve merhametini bizden esirgeme! Biz, Senin var etmenle var olduk ve Senin lütuflarınla ayaktayız. Her zaman Senin cömertliğini soluklamakta ve Senin ihsanlarını yudumlamaktayız. Dimağlarımıza aydınlık veren Sen; gönüllerimizi iman zevkiyle mamur kılan da Sensin. Akıl Seni buluncaya kadar şaşkınlıklar içinde bocalayıp duruyor, nefis de bâğîlikler peşinde koşturuyordu. Aklı rehber hâline getiren Sen, nefsin arzularını frenleyip, ona itminan ufkunu gösteren de Sensin.. Senin lütuflarınla kendimizi bulduk ve şurada-burada zayi olup gitmekten kurtulduk.

Gönüllerimiz Senin mârifetinle itminana erip oturaklaştı.. düşüncelerimiz Sana teslim olmakla öldürücü hafakanlardan sıyrılabildi. Bizler hemen hepimiz, ellerimiz Senin kapının tokmağında boynu bükük dilencileriz –Allah, bu dilenciliği sonsuza kadar devam ettirsin–. Dualarımızla Seni mırıldanıyor, içlerimizi çekiyor ve vereceğin cevabı bekliyoruz. Bugüne kadar Senden başka bizi duyan, yüzümüze bakan ve şefkatle başımızı okşayan olmadı. Ne bulduk, ne gördükse Sende bulduk, Sende gördük ve Sana inancımız sayesinde hayretten, dehşetten, gurbetten ve yalnızlıktan kurtulduk. Bütün benliğimizle son bir kere daha Sana yöneliyor, af ve afiyet dileniyoruz.

Kalb katılığından, gafletten, başkalarına bâr olmaktan, aşağılıktan, aşağılanmaktan, miskinlikten; cehaletten ve faydasız bilgiden; ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten, kabul edilmeyen duadan; nimetlerinin zeval bulmasından, lütuflarının değişip başkalaşmasından; ansızın bastıran azabından, gelip çatan gazabından Sana sığınıyoruz. Senden her zaman, yalvaran diller, haşyetle ürperen gönüller istiyoruz. Tevbelerimizi kabul buyur, bizi günahlardan arındır, dua ve isteklerimize cevaplar lütfeyle! Delil ve bürhanlarımızı hedefine yönlendir, kalblerimizin ufkunu aç, dilimizi doğruluğa bağla ve gönül kirlerimizi temizle! Allah’ım, Senden her işimizde sebat, Kur’ân yolunda kararlılık ve nimetlerine karşı da duyarlılık hissi bekliyoruz. Kapına yönelenleri boş çevirme, itaatte bulunanlara bol bol karşılık ver, Sana baş kaldıranlara da doğru yolu göster.. muzdariplerin dualarını icabetle taçlandır, sıkıntıda bulunanları lütfunla şâd eyle, hasta ruhlara hususi muamelede bulun, küfür ve ilhad içinde bocalayanlara da nurunu göster; göster de kalmasın hiçbir yanda muzlim bir nokta!..

***

[1]   Bakara sûresi, 2/186.

[2]   Mü’min sûresi, 40/60.

[3]   A’râf sûresi, 7/55.

 

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Habîbullah, Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin haydar-ı kerrârı, fatih-i Hayber’i, damad-ı Şehinşâh namzedi olduğuna emare bir iffet abidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeştisi itibariyle, Nebiler Sultanı’na damat olma, şah-ı evliya payesini ihraz etme, olmayacak gaileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu…

O da hemen her zaman, selefleri gibi, kendiyle yüzleşmede ve Hakk’a iç dökmede Rehnümâ-i âlem’in dediklerini diyor, O’nun gibi inliyor ve O’nun çizgisinde yürüyordu. Ama bir gün kendini değişik gaileler sarmalı içinde görünce, -Hakk’a teveccühte temel disiplinlere bağlılık mahfuz- ister kendi kendini sorumlu tutmanın, ister şartlar ve konjonktürün gereği, kendini derin bir tazarru ve niyaz, iç döküş ve sızlanışa saldı. Artık bir taraftan karşı karşıya kaldığı hadiselerden sıyrılma, diğer yandan da kendini sorumlu tutma adına çok daha farklı Hakk’a iç döküşler sergilemeye durdu.

Zamanın boz bulanık bir hal alması, kahredici seylapların seylapları takip etmesi ve bunlar karşısında ızdırabın gönülde kümelenip dile dökülmesiyle sızlanışta farklı renk ve desen oluşmaya başlamıştı. Bu garip ve yeni durum onu öncekilerden ayrı bir dil kullanmaya sevk ediyordu; ediyordu ve o zengin, engin beyan gücüyle haleflerine de malzeme mahiyetinde farklı bir yakarış ve sızlanış üslubu miras bırakıyordu. Hayat-ı seniyyeleri hep bir âh u vâh çağıltısıyla geçiyor, Hakk’a niyaz ve teveccühleri bir inilti zemzemesi şeklinde cereyan ediyor ve gaile fasit dairelerinin bitip tükenme bilmezliği şah-ı evliyayı farklı renk ve desende değişik niyaz, tazarru ve iç döküşlere yönlendiriyordu.

O, en içten duygularla sürekli Hak dergâhına yöneliyor ve halini Rabb-i Rahîm’ine şöyle arz ediyordu: “Allah’ım! Sen, Senden başka ilah olmayan biricik melik ve mâliksin ve Sen benim Rabb-i Kerîm’imsin; ben Senin kapında bir kulum.. pek çok kötülük işledim. -Ben buna “hâşâ” diyorum.- Nefsime zulmettim.. huzurundayım ve günahlarımı itiraf ediyorum. -Ah bir bilsem neye günah dediğini!..- Ey Gafûr, Şekûr, Hakîm, Rabb ü Rahîm! Bağışla günahlarımı! Yoktur Senden başka günahları affedecek.. başıma gelmesi muhtemel bütün zararlardan, her şeyi kaybetme haybetine uğramaktan, beni mahcup edecek ahvale dûçâr olmaktan, gam ve değişik tasalara maruz kalmaktan, iç içe negatif hadiseler karşısında çaresiz bulunmaktan Sana sığınıyorum; Beni koruyup kollayacak yalnız Sensin.” -Bilmem ki çocukluğunda dahi günahın rüyasını görmemiş bu dırahşan çehre neye günah diyor ve hangi halinden dolayı böyle âh u vâh edip inliyordu?!. Keşke bu mülahazaların bir damlası da bizler gibi günah hammalı sergerdanlarda bulunabilseydi!..-

O bir başka zaman, Hazreti Keremkâni’nin dergâhına yönelip derin bir muhasebe hissiyle şöyle sızlanıyordu: “Allah’ım, hatalarım çok büyük ve hadden efzun olsa da şüphesiz Sen’in aff u keremin daha büyüktür. Sana verdiğim sözü yerine getirmeye çalışacağım; Sen de bendenin şu perişan haline rahmetinin vüs’atiyle bir nazar lütfet; et ki ben ettiklerime bin pişmanım!” -Acaba fatih-i Hayber ne tür bir hata yapmıştı ki böyle bir pişmanlık hissiyle inliyordu?!.- Ve devam ediyordu: “Allah’ım! Gazabından, ikabından koru huzurunda kulluk tasmasıyla intizar-ı subh-i dîdâr olmuş bu bendeni!” -O bendeye canlar kurban, Rabb-i Rahim’imiz o hassasiyet ve kendiyle böylesi derince yüzleşmeyi biz sağır ve körlere de duyursun!-

Damad-ı Nebi iç döküşlerini devam ettirme sadedinde şunları da söylüyordu: “Tutmazsan Allah’ım elimden, zayi olur giderim; koruyup kollarsan, kaymam artık ebediyyen!” -Görmedi kimse senin kaydığını hiçbir zaman; dediklerin bize bir ders ise, ona bir “eyvallah” der geçeriz.-

Onun, fokur fokur kaynayan mehâfet ve mehâbet hislerine bağlı lâl ü güher saçan dudaklarından bir defa da şu inciler dökülüyordu: “Allah’ım eğer sadece ehl-i ihsanı affedeceksen, hevâ-i nefsine uymuş düşe-kalka yürüyenler kime emanet, onları kim affedecek? Ey Rab, eğer takva yolundan inhiraf etmişsem, şu anda huzur-u kibriyândayım. Gönlümde nedamet, dilimde tevbe; affet bendeni! Senin lütuflarını hatırlayınca korkularım buz gibi eriyor; günahlarım hücuma kalkınca da gözlerim yaşlarla doluyor.” -Sultanım sen hep ağladın, hiç gülmedin; dünya nedir asla bilmedin, nefis karşısında katiyen eğilmedin. Bu sızlanışlar bizi gerçek insanlığa uyarmaya matuf ise “eyvallah”, ama biz çoktan onları gaflet mezarına gömdük, taklit vadilerinde debelenip duruyoruz.

O başka bir zaman yine rahmet kapısının tokmağına dokunur ve başı o kapının eşiğinde şöyle sızlanır: “Allah’ım! Şayet dergahından uzaklaştırılır ve özel iltifatından mahrum kalırsam, gayri kimden af umup şefaat bekleyeyim?!.” -Âlem seni hep O’na bir mir’ât-ı mücellâ gördü ve Allah’ın izniyle seni hep şefaatkânî olarak bildi. Bu soluklar “akrabü’l-mukarrabîn” olarak, idrak ufkumuzu aşan senin incelik ve derinliğinin sesi-soluğu ise, biz o mülahazalardan uzaklaşalı asırlar oldu. Keşke o sızlanışlar bu kapkara gönüllerin karanlık ruhlarına bir şeyler ifade edebilseydi!..-

Ardı-arkası kesilmeyen ondaki bu inilti ve sızlanışlar hep sürer gider fasıl fasıl meleklerle at başı o ufuklarda.

Bu ölçüde hiss-i mehâfet ve mehâbetin onda biri yok günümüzün serkârlarında ve sergerdanlarında. Defterini sağdan almış gibi emniyetle oturup kalkanların sayısını Allah bilir. Kalb ile dil-dudak arası bir mesafe var ki münafıklara inat.. dünyanın şaşaası ve debdebesiyle başı dönen Allah’tan kopmuş bahtsızların hadd ü hesabı yok.. kalbler musallada birer ölü.. yalan, iftira ve mesâvî her türüyle en rayiç bir mergup meta… Merhum Akif ifadesiyle:

“Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî medlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış ne iman, din harap, iman türap olmuş! 
Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl…
Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!”

Dünya ve onun cazibedar güzellikleri otağını ukbâ duygusu üzerine kurmuş.. din iman adına her yer ve her yöre taklit ve şekil hırıltılarıyla yoğun bakımda.. Mefisto Faust’u bir kez daha can evinden vurmuş.. hem de dinî değerleri argüman olarak kullanarak.. yeniden bir diriliş, bir başka bahara emanet gibi.. fecr-i sadık bekleyenlerin canları dudaklarında…

Her şeye rağmen biz, “ba’s ü ba’de’l-mevt” ümidimizi koruyoruz; koruyoruz ama deformasyona bakınca ümit mumlarında renk atmalar da birbirini takip edip duruyor; zira bu ölü dünyaya hayat üfleyecek diriliş erleri, öldüren bir baskı altında.. karanlıkları alkışlayanların hadd ü hesabı yok.. müterâkim dertler var, reçeteler hayalî.. ak-kara iç içe, yığınlar şuursuz.

“Bir vakte erdi ki bizim günümüz 
Yiğit belli değil, mert belli değil;
Herkes yarasına derman arıyor,
Derman belli değil, dert belli değil.”
(Ruhsatî)

Öyle anlaşılıyor ki, şöyle-böyle insanlığını idrak edenlere daha bir süre, “fesabrun cemîl” deyip, aktif sabır içinde zamanı, zamanîleri doğru okuyup, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhurunu beklemek düşüyor. Rahmeti gazabına sebkat eden Hazreti Muhyî, fecr-i sadık beklentileriyle milleti daha fazla inkisara maruz bırakmasın!.. (Âmin!..)

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Şimdi de hâlede, yüzünde güneş gibi nur-ı Rahman, Zinnureyn Hazreti Osman var. Tavrı, düşüncesi, iç derinliği ve bu derinlikte nebî sesi gibi duyulan seleflerinin ah u vâhından -bana ait seviye vefasızlığıyla- birkaç damla!..

Duygu-düşünce dünyasında tın tın bir ney sesiyle hep o yirmi beş senenin ah u efganı duyuluyordu, ama bunlar onun kalb, ruh ve sırrına emanet, tekrarı canlara can, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın iç çekmeleri ve nağmeleriydi. O, bunlara kendinden bir şeyler katmanın beyan kevserini bulandıracağı mülahazasıyla, iç çekişleri ve Hak kapısındaki sızlanışları aynı bestelerle icra etme yolunu seçmişti. Bu sadâkat hissiyle, güftesiyle de bestesiyle de söylenenleri söylüyor ve denenleri diyordu.

Duygu-düşünce atlası birebir selefleriyle aynı idi. Gözleri Rehnümâ’nın gözlerinde, kulakları O’ndan gelenlere teşne; tazarru, niyaz ve iç çekişleri hep O’nun deyip ettikleri çerçevesinde cereyan ediyordu. Edep ve hayâ enginliği mercûhun râcihe tereccühü esprisine bağlı, seçeneği öyle olmuştu. O oturuş kalkışlarında O’ndan süzülüp gelenleri esas alıyor; “Denecekleri o dedi. Bana onları vird-i zeban etmek düşer.” teslimiyet-i tâmmesi içinde sürekli seleflerine saygı hissiyle oturup kalkıyor ve aksi davranışları çizgi kayması sayıyordu. Zahiren inlememiş, sızlamamış ve kendiyle yüzleşmemiş görünüyordu ama halveti yaşıyordu ve belki de halvetîlerin ilk piri oydu…

O ve selefleri, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir sarraf titizliğiyle, basiret merceğine bağlı öyle takibe almışlardı ki, güfte aynı, beste aynı, duyulan hep o canfeza nağmelerdi. Söz Sultanı, sözlerin sultanı beyanlarıyla nasıl inlemiş, nasıl sızlamışsa, ses tonu farklılığıyla nağmeler aynıydı; çünkü onlar o Kamer-i Münir’in hâlesinde her şeyi aynıyla aksettiren birer nur-efşân ayna mesabesindeydi. Dolayısıyla da Hakk’a teveccühte, O’na iç döküp sızlanmada ve nefisle hesaplaşmada hep o Rehber-i Zîşân’ın dillendirdiği argümanları kullanıyor; hemen her zaman da aynı makam ve ritimde Cenâb-ı Hannân ü Mennân’a iç döküp sızlanıyorlardı. Allah’a yalvarıp yakarmada Edep Sultanı’nın deyip ettiklerine muhalefetten korkuyor ve tir tir titreyip her hallerinde O’nun dilini kullanmaya fevkalade bir özen gösteriyorlardı.

Hazreti Zinnureyn, ruh inceliği, engin edep ve hayâsı, ailevî yakınlığıyla her dem bu hususların hâsıl ettiği varidatı yaşıyor; O’nun deyiş, ediş ve yakarışlarıyla soluklanıyordu. Bütün bunların yanında, bir münacat esprisi içinde “Yâ, yâ” nidalarıyla Münâdâ-i Münezzeh’in kapısının tokmağına dokunuyor; “Yâ men” enînleriyle, ”عِلْمُكَ بِحَالِي يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي“ arz-ı halini aksettiren bir üslupla ve adeta

Her şey Sen’den, Sen ganisin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

Hem evvelsin hem âhirsin,

Rabbim Sana döndüm yüzüm!..”

mazmunuyla içini döküyordu. Kur’ân-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlâhî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakk’a sığınmanın nuranî vesilesi sayılan “Muavvizeteyn” ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri âna kadar da o farklı vird-i zebanına devam ediyordu. Kur’ân’ının üzerine dökülen kanlar onun İlâhî Kelam’la yürekten irtibatının şâhid-i sâdıkıdır. O gözlerini hep Kur’ân ile açıp kapamıştı ve Kelâm-ı İlahî de son kez onun dünyaya gözlerini kapıyordu.

Cenab-ı Hak, elde-dilde Kur’ân, gönülde dünya ve mâfîha mülahazaları, çağın bedbahtlarına Kur’ân ruhunu tam duyurarak, onları gırtlak ağalığından halâs edip kalbî ve ruhî hayat ufkuna i’lâ buyursun!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Eylül sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

O şahsiyet, şems-i nur-i adalet olan Hazreti Ömer’dir. Peygamberler yolunun necm-i nûrânîsi bu âbide insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalade hassas, arzda semavîlerle atbaşı, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebiler Serveri’nin mütemadi takdirleriyle serfirâz, koca koca devletlerin -buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle rekor üstüne rekorlar kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münîr halesinde nurani bir konuma sahip, menendi bulunmayan, Mikâil’e denk bir erişilmezler erişilmeziydi.

O, Rehber-i Ekmel’in ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semâvî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada -havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazreti Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve mü’minleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.

Ömür boyu beraberliğini cihanlara değiştirmeyi düşünmediği Hazreti Pişdâr’ı ile berzahî hayat maiyyeti mülahazasıyla Hücre-i Saadet’e defnedilmeyi dilemiş ve öyle de olmuştu. Evet, O’na gönülden inanmış, ölesiye sevmiş, kâkül-ü gülberglerinin bir tüyünü dünyalara değiştirmeyecek bir ruh yüceliğinde bulunan insanüstü biri de başka türlü olamaz, başka türlü davranamazdı.

Hayatında, ikinci vezir, irade kahramanı, fenafillâh-bekâbillah abidesi olarak yaşadı. Ne süper güçleri yerle bir etmeye takıldı, ne cihanları hizaya getirme gururuna kapıldı ne de hakperestliği ve adaletiyle alkışlanma karşısında başı döndü, bakışı bulandı. Hatta hakkaniyet ve istikametinin hayranı vefalı kimselerin “emîru’l-mü’minîn” demelerinden rahatsızlık duydu ve çevresini hep ikaz etti. O (radıyallâhu anh), zirvenin zirvesi en önemli bir noktada bulunurken bile kendini hep âhâd-ı nastan biri bildi. Ne koruması vardı, ne de muhafız alayları.. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللهِ demiş ve hep tek başına halkın içinde bulunmuştu.

-Keşke bütün bunlar çağın Firavun, Yezîd ve Haccac’larına bir şeyler anlatabilseydi!.. Ne var ki ölü gönüllerin, zehirlenmiş düşüncelerin, alkış budalası kendini bilmezlerin bunlardan bir şey anlayacağına vicdanım “evet” diyemiyor. Şimdi biz yokluğunda var görünen, varlıkta düz insan olmaya kapalı tali’sizlere, bu konuda söylenen her söz ve gösterilen her örneğin havada kalacağı kanaatini vurgulayıp geçelim…-

Allah’ın izniyle realize ettiği bu baş döndüren hadiselerin yanında, Nebiler Sultanı, onun daha harika şeylere imza atacağını, feyz menbaı bir kuyudan harıl harıl su çekişi şeklinde ifade etmişti ki, bu o şems-i nur-i hidayetin âlem-i manadaki kader dantelasının sadece birkaç örgüsünden ibaretti ve o mümtaz insanın daha pek çok göz kamaştıran muvaffakiyete nâil olacağını işaretliyordu. Duygu, düşünce, kabiliyet ve karakteriyle onca harika işlerine, meleklere “Eyvallah!” dedirtici aktivitelerine rağmen, o kendini hiç ender hiç görüyor; “Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz” beyanını hayat-ı mübarekelerinin bir düsturu gibi sayıyor ve hep o şehrâhta yürüyordu.

En başta o iç parçalayan sızlanışları, Server-i rehnümâsı ve selefi veliler serverinin vird-i zeban ettiği lal ü güher söz cevherleriyle idi; daha sonra yürek sızlatan o içten yakarışlarsa, onun inci-mercan haşiyeleri mahiyetinde iniltilerdi. O, Pişdâr-ı bîmisâl’in “akrabü’l mukarrabîn” ufku açısından kendiyle yüzleşmesi adına dediklerini sürekli meşk ediyor; o melek iniltisi zebercet beyanları Hakk’a iç döküş ve sızlanışlarında kullanıyor, onlarla nefes alıp veriyordu. Hazreti Rehnümâ ne demiş, Hakk’a iç döküşlerde hangi argümanları kullanmışsa, onları latîfe-i Rabbâniyesi üzerinde indirip kaldırıyor ve sürekli bunlarla soluklanıyordu. Zaten selef-i emcedi de aynı şeyleri yapmamış mıydı?!.

Bu ne safvet, bu ne kurbet duruluğu!.. Onca gaile ile yaka-paça olurken, hep peygamberler ufkunda yol alıyor ve vaktinin önemli bir bölümünü dua, tazarru, niyaz unvanıyla hep “Allah” deyip sızlanışlarla geçiriyordu. Hayatını, gece ve gündüzüyle, gün ve haftasıyla sürekli Hakk’a iç döküşlerle değerlendiriyor ve mukarreb ufku rüya mesâvîsiyle kendini farklı fasılalarla hep sigaya çekiyordu. Adeta,

Günahını hadden efzundur,

Bana rahmeyle Allah’ını;

Gözüm yaşı akan hundur,

Bana rahmeyle Allah’ını!

diyor ve dakikalarına dünya kadar inilti sığdırıyordu. Yoktu hayat dantelaları içinde muhasebe hissinin bulunmadığı bir an ve murakabe heyecanının inletmediği bir dakika. İşte o kendiyle yüzleşme ve iç murakabelerden birkaç damla:

Allah’ım, ayakta dururken, otururken, yatağa girip uyurken, İslam’a muvafakatim adına koru beni!.. Allah’ım, nezd-i ulûhiyetindeki hayırlarla serfirâz kıl ve şerlerden de muhafaza buyur fakiri!.. Allah’ım, Kitâb-ı Mübîn’i yürekten en ciddi tedebbür ve tefekkürle mütalaaya muvaffak eyle bendeni!.. Yarlığa Allah’ım ve kabul buyur tevbemi!.. Allah’ım kalbim katıdır ve kimse de muttali değildir o katılığa. -A Sultanım, sen ihkâk-ı hak etmeye katılık diyorsan, bu senin yüksek ufkuna mahsus bir keyfiyet; eğiliyoruz bu ince anlayış karşısında.- Sen engin hoşnutluğunla öteler istikametindeki hareketlerimle bana mülayemet lütfeyle!.. Allah’ım! Ben cimri kullarından biriyim. -Sen de cimri isen a dünyada tek dikili taşı olmayan gözümün nuru, söyle bendesi olduğun Zât aşkına, sana göre cömert kimdir?- Ne olur, israf ve tebzîre düşmeden, riya ve süm’aya sapmadan beni hep sahîce davranmaya muvaffak eyle! Her hal ve hareketimde sadece Senin rızanı ve öteler ötesini düşleyen bendegândan say beni!.. Allah’ım! Gaflet ve nisyanım çoktur. -Şem’-i tâbânım, bunlar senin kemalinin solukları.. hakkında böyle düşünenlerin de ağızları kurusun!- Rabbim! Her halükârda Zâtını, ölümü ve daha ötesini hülyalarında yaşatan kullarından eyle Ömer’im!.. Allah’ım, ubudiyet yönünde oldukça zayıfım. -A pir-i mugânım, secdede iken içten ağlayıp mâbed-i mübareki hıçkırık tufanına boğan sen değil miydin?!.- Kulluğumda bana halis niyet ve zindelik bahşeyle!..

Bu sızlanışlar, yüz yerde bu iç döküşler, bu iniltiler ve kendiyle yüzleşmeler, topyekûn geniş bir coğrafyada gönüllere Allah sevgisini, Peygamber muhabbetini işleyen ve aşılayan o şems-i nur-i hidayete ait. -Sunumdaki kusur Kıtmîr’in- Mezâyâ adına edip eylediklerini nisyana gömerek, sıradan bir insan edasıyla yüzü hep yerde, meleklere parmak ısırtacak bu içten sızlanışlar, âbide-i adaletin arkadakilere diriliş vaad eden “akrabü’l-mukarrabîn” soluklarıydı.

O temiz simada bunları görünce bir imrenme geliyor hüşyâr vicdanlara ve dudaklardan, “Keşke bu incelik ve derinliğin yüzde biri olsun günümüzün nefisperest, para-pul bendeleri sergerdanlarında bulunabilseydi!” dökülüyor…

Bu hususa da bir noktalı virgül koyarken içimden sana şöyle seslenmek geliyor:

Sen selefin ve o Mutlak Rehber’in gibi, her zaman iç derinliğiyle melekleri imrendirecek bir hayat yaşadın ve bizler gibi düşe-kalka yürüyen yol yorgunlarına nur-efşân ve yanıltmayan örnek bir pusula oldun. Anlamadı çoklarımız sencileyin hayatın gerçek renk ve desenini!.. Anlayabilseydik ve anlayabilseydi dünya muhabbetiyle başı dönmüş, bakışı bulanmış kem sergerdanlar, dünyamız imrendiren ütopik bir hal alacaktı. Heyhat, onlar bilerek dünya hayatını ötelere ve ötelerin de ötesine tercih ederek iç içe haybetler yaşadı ve yaşattılar; bütün dünya onların yüzünden İslam’ı bir terör topluluğu olarak değerlendirdi.. ve olan da bütün Müslümanlara ve bize oldu…

Ey boyuna erişilmez yüksek kamet!.. Kırık-dökük ifadelerimle seni şayet engin ufkunun dûnuna çektimse, densizliğime ver ve bu kapı kulunu bağışla!.. Sizi hep andım, anmaya devam edeceğim; etmemem de mümkün değil, zira beyanı sözlerin sultanı Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ irşadıyla, sizler hayat-ı seniyyelerinizle gönüllerimize emanet birer feyiz kaynağı oldunuz.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ağustos sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: NEFİSLE YÜZLEŞMEDE HÂLEDE İLK HALKA (1)

Herkul | | KIRIK TESTI

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) tıpkı bir güneşti; tulûuyla, çağlar aydınlanmış ve bütün yıldızlar görünmez olmuştu. O, “Güneşler Güneşi”yle ziyadar olan pırıl pırıl bir “kamer-i münîr” idi; haricî vücut urbasıyla matla’ında belirince çevresinde o ziya ile nurefşân bir hâle oluşmuştu. Bu hâleyi teşkil edenler, nübüvvet minberinden O’nun dirilten soluklarına “Evet” diyen ilk bahtiyarlardı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), milimi milimine kendini izleyen ve O’nun enfes rengine boyanan bu bir numaralı kutlulara “Yıldızlarım” diyor ve arkalarından gelenlerin onlara uymalarının kurtuluş vesilesi olduğunu/olacağını hatırlatıyordu.

O’nun tarafından denen ve düşünülen şeylerin hiçbiri havada kalmamış; ötelerden, öteler ötesinden gelip o mir’ât-ı mücellâya akseden semâvî ziya O’nun çevresinde bir nur hâlesine dönüşmüştü. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), çevresindeki bu yıldızlar topluluğuna -gözlere aydınlık- sürekli o Nûru’l-envârı aksettiriyor; o aydınlık ruhlar da çevresinde hâlelendikleri kamer-i münîri bütün derinlikleriyle içtenleştirip mücellâ birer ayna halini alıyorlardı. Az bir değişiklikle Nâbî merhumun şu iki mısraı bu tabloyu ne güzel aksettirir:

Odur ki hâle içre kürsi-i nübüvvette,

Gürûh-i encüme nûr ayetin tefsir eden mehtap.

Evet, çok kısa bir süre içinde, her biri âyine-i kamer halini alan o müstaid fıtratlar, temel kaynak öteler ötesinden, o nurefşân zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hâlesi şeklini alan ve gözleri kamaştıran engin bir nurâniyete ermişlerdi. Pervaneler gibi sürekli o ışık kaynağı (aleyhissalâtü vesselam) çevresinde pervaz ediyor ve misliyet çerçevesinde hep O’na ait semâvî güzellikleri aksettiriyorlardı. Bu müstesna keyfiyetleriyle idi ki, onlar bütün cihanlara söz dinletecek kıvam ve derinliklerinin yanında, tevazu, mahviyet, sıradanlık görüntüleri ve sürekli kendileriyle yüzleşme hususiyetleriyle de dudak uçuklatacak bir derinlik sergiliyorlardı. Hele -bir şairimizin ifadesiyle- “Bû Bekr u Ömer u Hazreti Osman u Ali” efendilerimizin, kıyas kabul etmeyen enginlikleriyle gök ehlini imrendirecek bir konumda bulunduklarını söylemek mübalağa olmasa gerek. Onlar melekleri imrendirecek kalbî ve ruhî derinliklerinin yanı sıra her zaman kendilerini yerden yere vuruyor ve hep bir mücrim -hâşâ ve kellâ- tavrıyla oturup kalkıyorlardı.

Hazreti Ebu Bekir (radıyallahu anh) bu hâlenin en parlak ve en nurefşân simalarından biriydi. Menhelü’l-azbi’l-mevrûdu ve beslenme kaynağı dilbeste olduğu/olduğumuz Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm mir’âtında temaşa etti verâlar verâsı envâr u esrârı. Kendiyle yüzleşip içini Allah’a dökerken, o veliler serveri Sıddîk-ı Ekber ve onu takdir eden de canlar canı Hazreti Peygamber olmasına rağmen şöyle sızlanıyordu:

Allahım, şüphesiz ben kendime çok zulmettim; günahlarımı Senden başka bağışlayacak yoktur. -A canımın cananı, sen cahiliyenin yaşandığı dönemde bile günahın rüyasını görmedin; şayet bu akrabü’l-mukarrabînden olmanın iniltileri ise, ‘Allah bizi de o iniltilere bağışlasın!’ der günahkâr dilime bir kilit vurur, sonra da sessizlik murakabesine dalarım. Dediklerin arkandan gelenlere mesaj mülahazasına bağlı bir beyan ise, bu kez de ‘Vay bizim halimize!’ der inlerim.- Beni affet ve bağışla; bana merhamette bulun. Şüphesiz Sen yegâne Gafur u Rahimsin.” Hayat-ı seniyeleri boyunca hiçbir zaman çizgi kayması yaşamamış ve her an bir adanmışlık ruhuyla hep O’na koşmuş, ruhanilere dudak ısırtan bu dırahşan çehre, yine “günah” diyor ve içinden gelen bir yarlığanma hissiyle Hakk’a yönelip O’na bu şekilde dil döküyordu…

Sayıp döktükleri hususların rüyasını dahi görmemiş bu abide insan, her şeyden evvel o nur hâlesi içinde otağını kuran ilklerden biri ve birincisiydi.. keza o, âyine-i Samed Andelib-i Zîşân (sallallâhu aleyhi ve sellem) ötelerin sesi-soluğu İlâhî nefehâtı sunabileceği açık bir sine ararken, elini göğsüne vurup “Bana, bana” diyen en hüşyâr gönüldü.. bu kabullenmeyi hayatının sonuna kadar derinleştirerek yaşayan bir vefalı sadıktı.. Mekke’de on üç sene dilbeste olduğu Efendiler Efendisi’ni koruma adına bir sıyanet meleği tavrı sergilemiş ve kendisine “Mü’min-i Âl-i Firavn” dedirtmişti.. ölüm bacayı sarınca da, Canlar Canı’yla gözünü kırpmadan en tehlikeli bir yolculuğa “evet” demiş, yola koyulmuştu.. iç içe endişelerin yaşandığı Sevr Sultanlığında kalbi hep Efendisini sıyanet etme endişesiyle atıvermiş ve tir tir titremişti.. Hakk’ın inayetiyle bütün gailelerden sıyrılıp münevver şehre varınca da bu kahramanlığını devam ettirmiş ve melekleri gıptaya sevk edecek bir görüntü sergilemişti; sergilemişti ama bütün bu mezâyâsını nisyana gömerek hemen her zaman Allah’a iç döküşleriyle de bir sıradanlık tavrı içinde bulunmuştu.

Pişdârı ve pîşuvâsının -O’na canlarımız kurban!- deyip ettiklerini vird-i zeban etmenin (dile dolamanın) yanında, öylesine içten içe sızlanmıştı ki imrenme murakabesine dalmıştı melekler ve Hakk’ın mükerrem ibâdı. İşte o sızlanışlardan birkaç küçük damla: -Az bir tasarrufla Yakaran Gönüller’den-

Lütfet kuluna ki zâdı, azığı pek kalîl,

İflas etmiş hâliyle gelmiş kapına ey Celil!..

Günahı büyük mü büyük, yarlığa günahlarını ne olur;

0 bir şahs-ı garîb ve bir günahkâr abd-i zelil.

Ondan isyan, nisyan ve iç içe yanılma,

Bekliyor Senden ihsan üstüne ihsan ve atâ-i cezîl

Nice olacak hâlim, yok bende bir hayırlı amel,

Sû-i a’mâlim çoklardan çok, zâd-ı tâatim kalîl.

Beni yakacak ateşlere ‘Soğuyuver!’ de ey Rab!..

Tıpkı dediğin gibi dün fî hakkı’l-Halîl...”

O dipdiri gönülden kendiyle yüzleşme ve Hakk’a teveccüh adına bu ne derin sızlanış, bu ne engin bir iç murakabesi!.. Sanki yukarıda birkaç kelimecikle ifade edilen vefa abidesi o değilmiş de sıradan biri üslubuyla içini döküp durmuş gibi. Pek çok nebiye bile müyesser olmayan başarılara imza atması da, sayısız terör hareketlerinin hakkından gelmesi de, Hazreti Şehinşâh’ın onun hakkındaki takdirkâr ifadeleri de Hazreti Sıddık’taki o engin mehâfet hissi, mehâbet mülahazası ve ihsan şuuru televvünlü muhasebe duygusunu tadile yetmemişti.

Evet, o öyle başarılı bir devlet adamı, hakkaniyet ve adalet timsali, çizgi değiştirme ve kayma bilmeyen bir yüksek karakter idi ki, hayat-ı seniyyelerinin her faslı ayrı bir kahramanlık destanı mahiyetindeydi. -Merak edenler Mahmud Akkad’ın “Abkariyyât”ına bakabilirler.- Ama onun melekler kadar temiz ruhu hiçbir zaman bu edip eylediklerine takılmamış; o her zaman düz bir insan gibi Rehnümâ’sının arkasında tir tir titremiş ve kendini sorgulayıp durmuştu. Sorgulayıp dururken de yapıp ettikleri ve asırlarca cehd ü gayret isteyen baş döndürücü başarılar adeta zihninden silinip gitmiş gibiydi…

Keşke bu mülahazalar, pireyi fil gösteren bu çağın bencil sergerdanlarına da bir şeyler ifade edebilseydi!.. Ama heyhat, bugünün gafilleri bunları hiç görmediler ve hiçbir zaman görme azm u ikdamında bulunmadılar, bulunmayı da düşünmediler. Zira dünyaperestlik onları kör ve sağır haline getirmişti.. hayatları cismaniyet ve hayvaniyetin dar koridorlarında geçiyordu.. habersizdiler kalbî ve ruhî yaşamdan… Böylelerinin uyanmaları ekstra bir lütuf teveccühüne kalmıştır. Hakk’ın engin rahmetinden ümit kesilmez ama beyindeki nöronların bütünü şimdilik buna “evet” diyemiyor. Bu itibarla da ben böyle bir tenbih ve tenebbühü o inayet-i hâssaya havale ederek konuyu bir noktalı virgülle kafiyelendirip bir başka abide şahsiyete geçmek istiyorum.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Temmuz sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (5)

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir başka şekildedir Hazreti Kelîmullah’ın sergüzeştisi.. dünyaya teşrifleriyle daha beşikteyken ırmağa salınışı.. can alıcı hasımlar tarafından belli bir yaşa kadar korunup kollanışı.. bir kaza hadisesinden sonra maskat-ı re’si olan Mısır’dan ayrılışı.. bir başka diyarda dâussıla duygusu.. ve hâmîsiyle yaptığı mukavelenin gereklerini yerine getirirken adeta bir seyr u sülûk-i ruhânî yaşaması.. günler, haftalar değil senelerce erbaînlerden geçmesi.. selefleri gibi hep çile ve ızdırapla oturup kalkması… Hâsılı, “أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُBelanın en çetin ve altından kalkılmazı enbiyanın kaderidir.” fehvasınca hep çekmişti; sürekli çekiyordu ve gelecekte de hep çekecekti ama bela-i dertten âh etmeyecekti.

Onun, ilk iç dökme, Hakk’a teveccüh ve kendiyle yüzleşmesi, bir kaza yumruğuyla yere serdiği bir Kıptî’nin ölümüyle olmuştu. Vicdan azabı çekmeye durmuş; “Ya Rab! Ben zulmettim kendime, affeyle beni!” demiş, Allah da onu yarlıgamıştı. (Kasas Sûresi, 28/16) “Rabbim bana lütufların hakkı için, suçlulara asla arka çıkmayacağım.” (Kasas Sûresi, 28/17) diyerek içini döküp inlemişti.

Böyleydi o yüce kametlerin hal ve düşünceleri. Bizim küçük gördüğümüz veya hiç görmediğimiz şeyleri onlar birer büyük günah gibi görüyor ve hemen afv u mağfiret kurnalarına koşuyorlardı.. ve Allah da onları hep arı-duru kalma ufkuna yönlendiriyordu.

Hazreti Musa aleyhisselâm’ın bir misyonu vardı; çağının tiranına Allah’ı anlatmak ve İsrailoğulları’nı toparlayıp güvenilir bir yere götürmek. Fakat o günlerde Mısır’ın kaderine hükmeden mütemerrid Firavunlar vardı. Bunlar kendilerine muhalif gibi gördükleri herkesi -çağın Amnofisleri gibi- ya öldürüyor veya hapse atıyorlardı. Zordu Hazreti Kelîmullah’ın Tûr-i Sînâ’da aldığı emirleri yerine getirmek. Ne var ki emir O’ndan olunca “Hayır” demek de mümkün değildi. Bu itibarla hem peygamberlik misyonu yerine getirilecek hem de İsrailoğulları şeytana rahmet okutturan o zalimlerin tahakküm, tasallut ve tagallüplerinden kurtarılacaktı. Ruh-i seniyyeleri vahy-i semavî ile henüz taçlandırılmıştı ama o gözünü kırpmadan yürüdü işin üzerine Hakk’ın emriyle, ağabeyi Hazreti Harun’u da yanına alarak. Yürüdü Yaratan’ın inayet ve riayetine güvenerek çeşitli badirelerin üzerine.

Karşılaştığı problemler sadece mütemerrid idarecilere de münhasır değildi: Allah’ı açıktan görmeden kendisine iman etmeyeceklerini söyleyenler vardı.. kısa bir süre aralarından ayrılmasını fırsat bilen şeytan dürtüleriyle buzağıya tapanlar vardı.. “Sen gelmeden maruz kaldığımız şeylere maruz kalıyoruz!” diye mırıldanan bîvefa taraftarlar vardı.. gaileler aşılıp da emin bir sahile çıktıklarında, putperest bir kavmin yaptıklarına takılıp “Bize de bir put yap” diyen densizler vardı.. girilmesi için savaş verilmesi gereken bir yere girmemede direnip “Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturup dinleniyoruz.” diyebilen ayarsız kimseler vardı… Vardı, vardı ve vardı ama o ağabeyini de yanına alarak Hak’tan gelen mesajları realize etmekten asla geri durmadı; nihayet Tîh’teki ikamet günlerinde de ruhunun ufkuna yürüdü. Münasebetsiz muhataplarını -Kıptîler dâhil- Allah’a havale ettiği olmuştu ama yüklendiği önemli misyonu ciddi bir tevekkül, teslim ve tefvîz hissiyle yerine getirmekten de asla dûr olmamıştı.

Bilmem ki günümüzün düşe-kalka yürüyen rehber ve pîşuvâlarına bunlar bir şey ifade edecek mi?!. Ümidim; bugünkü derbederler olmasa da gelecekte hakâik-i Kur’âniyeyi temevvücsâz edecek olan nesl-i cedîd bu örnek âbidelerin yolunda, bütün insanlığın açlığını, susuzluğunu giderecek ve beklenen o “ba’s ü bade’l-mevt”i gerçekleştirecektir. Hak dileyince niye olmasın ki?!.

Kendini doğru okuyan, gözü Hak hoşnutluğunda, kalbi mehâfetullah ve mehâbetullahla tir tir dırahşan çehrelerden biri de “Zünnûn” diye anılagelen Hazreti Yunus aleyhisselâm’dır. Farklıydı onun nübüvvet sergüzeştisi.. Ninova diye anılıyor peygamberlikle tulû ettiği iklim.. oranın insanı da dinleyip anlamamıştı bu iç derinliğiyle serfirâz insanı.. o hep ilahi tedip ve tazip sinyalleri alıyordu nebîlik ufku itibarıyla. O güne kadar da hep öyle olmuştu; peygambere karşı gelip ilhadda ısrar edince ya sulara gark olmuştu münkirler, ya yerle bir edilmişlerdi, ya da semavî taşlarla kahr u tedmîre maruz kalmışlardı. Yüce nebî, emareleri ufukta böyle bir akıbetin olduğu/olacağı içtihadıyla, biraz da seleflerinin hareket tarzını benimseyerek -onlar da böyle bir durumda bulundukları yerden ayrılmışlardı- ayrılmaya karar verdi ve ayrıldı. Ama acaba mukarrabîn ufku itibarıyla öteden emir gelmeden ayrılmak doğru muydu, işte işin sır noktası!..

Hazreti Yunus bulunduğu yerden ayrıldı ve bir gemiye bindi; gerisi malum: Denize atılma ve bir balina tarafından yakalanıp yutulma… Büyük nebi, çaresizliğini topyekûn esbabın sukûtuyla derinden derine hissedip, nur-u tevhîd içinde duyulan sırr-ı Ehadiyyetin sevki diyeceğimiz peygamberane bir şuur ve tefviz ruhuyla ebedî mihrabı Hazreti Vâhid ü Ehad’in dergâhına yönelerek, kendiyle yüzleşip şöyle inledi ve sızlandı: “Ya Rab! Sensin biricik ilah ve mabud-u mutlak; Senden başka yoktur kuluna bir penah.. bütün noksanlıklardan münezzeh bir Sübhânsın Sen; doğrusu ben kendime zulmettim.. affını ümid ediyorum!” (Enbiya Sûresi, 21/87) Bu sızlanış ve ızdırar diliyle yakarışa, hemen ötelerden cevap verilmiş ve o kendini bir “şecere-i yaktîn” gölgesinde buluvermişti. Bu iç döküş ve tazarruun derinliği sayesinde o yeniden hayata döndürüldüğü gibi, bulunduğu bölgeye avdetiyle de binlerce insanın yeni bir “ba’s ü bade’l-mevt”ine vesile olmuştu.

Bilenler öyle bilmişti, o da biliyordu ki Cenab-ı Hak ıztırar ve ihtiyac-ı fıtrî ruh haletiyle Kendine teveccüh edip sızlananları asla yüz üstü bırakmamış; bununla beraber iç içe mükâfatlarla da mükâfatlandırmıştır.

Keşke sebeplerin bir cimrilik tavrına büründüğü günümüzün mazlum ve mağdurları da böyle bir ruh haletiyle ebedî mihraplarına yönelip ağlaya-sızlaya bir arz-ı halde bulunabilselerdi!.. Belki bir gün bulunup inleyecekler ama -inşaallah- geç kalmış olmazlar…

Hak saygısı, ruh inceliği, teslimiyet ruhu ve tefvîz ufuklu hayatı itibarıyla Hazreti Eyyûb aleyhisselâm’ın serencâmesi de diğer mukarrabînden oldukça farklıdır. O nebîlerden bir nebîdir; bu yanıyla diğer “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan farkı yoktur dünyaya bakışında, ukbâ mülahazalarında, nübüvvete ait hususiyetleri sergileme hassasiyetinde. Fakat kaynakları sorgulanabilir bazı eserlerde, kalben Hakk’a müteveccih bu insanın meşru kesbine lütfedilen geniş imkânları olduğundan söz edilir. Hatta denebilir ki, umum mukarrabîn gibi o da “latîfe-i Rabbâniyesi”nin kapılarını bütün bütün dünyevî beklentilere kapamış, اَللهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ ufkundan gelen lütuflarla geniş imkânlara sahip olmuş, -mülahazamızı nebî karakterine bağlıyoruz- bütün mâmelekini, îsâr ruhunun emrine vererek, yaşatmayı yaşamanın birkaç adım -estağfirullah- kilometrelerce ilerisinde düşünen ve götüren bir âbide şahsiyetti. Öyle olunca varsın onun servet ve imkânları Karun’unkinden kat kat fazla olsun; kalb kirlenip O’na (celle celâluhu) ayna olma özelliğini kaybetmedikten sonra, ekstra lütuf sağanaklarıyla gelenler, talebi mahzursuz sayılan dünyevî nimetler kategorisine girer.

Şayet gerçekten o, mal, mülk, evlâd ü ıyâl açısından söylenegeldiği gibi ise, bize de “Varsın olsun!” demek düşer.. “Varsın olsun!”… Onunla alakalı serencâme şöyle cereyan ediyor: Bir gün beklenmedik bir hadise bütün mal ü menâlini alıp götürüyor. O bu hadise karşısında “Allah verdi, Allah aldı!” mülahazalarıyla soluklanıyor. Bir başka zaman evlatları ve yakınları böyle sürpriz bir hadiseyle yok ediliyor; kalbi aynı tefvîz ruhuyla çarpan nebînin dudaklarından aynı zebercet kelimeler dökülüyor. Bir müddet sonra değişik hastalıkların asimetrik tasallutuna maruz kalıyor; dişini sıkıp sabr-ı cemîl hısn-i hasînine sığınıyor. Ama bu rahatsızlıklar bir gün öyle bir hal alıyor ki, çağın sözcüsünün beyanıyla, -onun ufkundan- kalb fonksiyonunu, dil de vazifesini yerine getiremeyecek gibi oluyor. –Bunlar onun ihtisaslarına göre bir yaklaşım- İşte o zaman, derdini, içindeki hemhâl olduğu ‘âh’a bile açmayan nebî, talep, naz ve ısrarlı istemeye kapalı ve niyaz edalı bir arz-ı halle, “Ya Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya Sûresi, 21/83) diyerek halini Allah’a arz edip niyazda bulunuyor. Cenâb-ı Hak da, “Biz de onun niyazını kabul edip nezdimizden bir lütuf ve diğer kulluk çizgisinde olanlara da bir ders olmak üzere hastalığını giderip aile efradını ve yakınlarını ona lütfettiğimiz gibi bir o kadar daha ihsanda bulunduk.” (Enbiya Sûresi, 21/84) buyurdu. Allah, bir zamanlar verdiğini almış, sabır kahramanını öyle imtihan etmişti. Şimdi de aldıklarını onun sabrına, sadakatine mükâfat olarak kat katıyla veriyor ve onu sevindiriyordu…

Kur’an-ı Kerim’in bir başka sûresinde ifade edildiği üzere, o, vücudunu baştanbaşa saran hastalığı şeytan çarpmasına vererek Hakk’ı tenzihte bulunma inceliğiyle içini döküyordu. Beyan-ı Sübhânî konuyu bize şöyle aktarır: “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine teveccüh ederek, ‘Ya Rab! Şeytan bana bir bitkinlik ve azapla ilişti.’ demişti.” (Sâd Sûresi, 38/41) Evet, yüce nebî böyle niyazda bulunmuştu ki bu, maruz kaldığı şeyleri şeytana vererek, hem mukarrabîn ölçüsünde ona açık bulunduğunu itiraf hem de Zât-ı ulûhiyeti takdis anlamına geliyordu.

Deryadan bir katre ile o “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın Allah’la münasebetlerini, hayatlarını iç murakabeye bağlı sürdürdüklerini, hayallerine bulaşması bile söz konusu olmayan -keyfiyeti bizce meçhul- kendilerine yakıştıramadıkları hal ve tavırları itibarıyla fevkalade bir incelik sergilediklerini anlatmaya çalıştık. Allahu a’lem, böyle bir derinliğe gökteki melekler bile imrenedurmuş ve hayranlık temaşasına koyulmuşlardı. Ne kadar arzu ederdik bu yaklaşımın zerresine sahip olmayı, ama heyhat çoklarımız itibarıyla tepeden tırnağa levsiyât içinde bulunduğumuzun farkında bile değiliz.. hele serkârlar, hele serkârlar!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Haziran sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Yusuf aleyhisselâm’ı babasının gölgesinde kısmen konu etmiştik. Hususi sergüzeştisi açısından o; Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir şahsiyetti. O, hayatının her safhasında ayrı bir dâhiyeye maruz kalmış; bunları -o mutmain hâliyle- birer avantaja çevirmesini bilmiş ve bir inayet-i İlâhiye mâkesi, mele-i a’lâ gözdesi olarak bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmüş âbide insandı.

Kuyu dibi onun için nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet rasathanesi hâlini almış; bir köle gibi satılışı, -o köleye canlarımız kurban- vesileleri değerlendirerek zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağlamış; zindana girişi, onun safvet ve derinliğinin görünüp bilinmesine vesile olmuş ve şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak hâline gelmişti.

O, çocukluk ve gençlikte hep Hak gözetiminde yaşadı; daha sonraları ise, hısn-ı hasîn-i imana sığınarak yer-gök ehlinin gözdesi olma mevki-i muallâsına yükseldi. Birileri arzularına râm etmeye muvaffak olamayınca da zindana atılma tehdidi karşısında, “Ey Rabbim! Zindan, bu kadınların beni çağırdıkları husustan çok daha iyidir. Eğer Sen onların bu hile ve komplolarını benden uzaklaştırmazsan ednâ bir meyille de olsa onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle inledi, “zindan” dedi, gönül rızasıyla oraya yürüdü. Gençti, güzeldi, garîze-i beşeriyesi tamdı ama iffet hissi etemm, ihsan şuuru ekmel, rü’yet ü rıdvan duygusu ve arzusu ona kendini unutturacak ölçüde derindi.

Gün geldi, melikin rüyasına âlemin “edğâs ü ahlâm” demelerine mukabil, onun “te’vîl-i ehâdîs” mülhemâtıyla yorumladığı rüya, amûdî olarak onu melikin nezdinde nezarete yükseltti. Kadınlar gelip cürümlerini ifade ettiler; o, bu tezkiyeler karşısında tavır değiştirmedi ve ciddi bir mahviyet ve tevazu sergileyerek, “Doğrusu ben nefsimi tebrie edip paka çıkarmak istemiyorum. Zira nefis, -Rabbin merhamet buyurup korumaya aldıkları müstesna- her zaman fenalığı âmirdir. Buna karşılık şüphesiz benim Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) diyerek nebilere has bir tavırla yürüdü kendine yakışan o âlicenaplıkla mutlu istikbale doğru.

Kardeşlerinin bu iffet, ismet ve fetânet abidesi karşısında sergiledikleri tavır da üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Burada belirtilmesi lazım gelen en önemli husus ise; bir rüya etrafında cereyan eden bu sergüzeştide baba, anne ve evlatların bir şeb-i arûs neşve ve inşirahıyla bu serencâmenin finalini yaşamaları olmuştu. Herkes bu derin sevincin mest ü mahmuru oladursun, Yusuf Nebi (aleyhisselâm) o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendirdi: “Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin; Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni sâlih kulların arasına ilhak buyur.” (Yusuf Sûresi, 12/101) Bu niyazla soluklandı ve dünyanın, dünyaperestlerin bir aldanmışlık içinde bulunduklarını vurguladı.

Zannediyorum, işin en can alıcı yanlarından birisi, onun bu mülahazalarıydı. Vazife ve misyonunu eda ettikten sonra ‘dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle iterek, Fuzulî ifadesiyle,

Canımı Canan isterse minnet canıma,

Can nedir ki kurban etmeyeni onu Cananıma.”

veya

Canımı Canan istemiş, vermemek olmaz ey dil!..

Ne niza eyleyelim, o ne şenindir ne benim.”

dercesine Canlar Canına yönelmek. İşte hep ebedî mihrabına müteveccih yaşamış bir kalb ve ruh insanı ve bir abide şahsiyetin imrendiren tavrı…

Şimdi birkaç cümle ile de, ömrünü Medyen ve Eyke arasında gel-gitle geçiren Şuayb Nebi’den ve onun, kavminin ilhad u inkârı ve nizam-mizan tanımazlığı karşısındaki dik duruşu ve iç enginliğinden bahsetmek istiyoruz. Tefsirlere göre Şuayb (aleyhisselâm), Hazreti Musa’yı himaye eden ve onu kızıyla evlendiren o sâlih insandır. Nübüvvet gözüyle keşfeder önemli bir misyon abidesini ve senelerce yanında tutar evladı gibi. Cenab-ı Hak bir nebiye bir nebi namzedini emanet eder, o da bu emanetullahı seve seve bağrına basar.

Umum nebiler gibi Şuayb (aleyhisselâm) da her şeyden evvel insanları Allah’a iman etmeye çağırıyor; bir de bu önemli misyonun yanında içtimai ve iktisadi spekülasyonlarla mücadele ediyor, vahyin nur ve ziyası altında Allah’ın murad-ı sübhânîsine göre toplumda içtimai adaleti tesis etmeye çalışıyordu. Hazreti Nuh dönemi âsileri, Hazreti Hud zamanı sergerdanları ve Hazreti Salih devri azgınları gibi onun kavmi de onu inkâr, temerrüt, alay ve istihza ile karşılıyordu. Dahası, o yüce nebiyi kendi batıl inançlarına girmeye zorluyorlardı. 0 ise bir nebi metanet ve celâdetiyle bunlara karşılık veriyor; diğer enbiya-i ızâm gibi, “Ben bu vazife karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum!..” deyip bir hak eri olarak dünyaya bakışını ortaya koyuyordu. Onlar inanmayıp hafife alsalar bile o, -âdet-i İlâhiyede- ki değişmez kanun zaviyesinden- Allah’ın kahr u tedmîrini hatırlatmayı da ihmal etmiyordu.

Şuayb aleyhisselâm’ın onları Hakk’a ve ebedî saadete çağırmasına karşılık mütemerrit yığınlar, değişik baskılarla -geçmişte ve günümüzde de olduğu gibi- onu o çarpık ve bâtıl inançlarına girmeye zorlayıp duruyorlardı. Buna karşılık nebinin cevabı belliydi: “Allah bizi sizlerin o bâtıl dininize sapmaktan kurtardıktan sonra -Allah göstermesin- dönüp sizin o din dediğiniz şeye girecek olursak, Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bu itibarla da bizim, o dediğiniz şeye gelmemiz kesinlikle söz konusu değildir. Olmuş ve olacak şeyler mevzuunda Rabbimizin ilmi her şeyi muhittir. Biz yalnız Allah’a dayanır ve yürekten O’na inanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki hususlarda o âdil hükmünü ver ve bizi fütuhat-ı Sübhâniyenle lütuflandır. Bu hayırlı fütuhatı yapacak yalnız Sensin, Sen.” (Araf Sûresi, 7/89) diyor ve onları başlarına gelmesi mukadder belaya havale ediyordu.

Bir gün, bu niyazlar ve içten içe sızlanmalar gider gayretullaha dokunur ve -hep olageldiği gibi- tiranlar, tiran bozmaları da hak ettikleri belayı bulurlar. Onlar kahr u tedmîrle yerle bir edilir; Hak’la beraber olma mazhariyetini paylaşanlar da kurtuluş sevinciyle beraber kahrolup gidenlerin acısını derinden derine duyarak doğru bildikleri yollarında yürürler Hak maiyetine doğru.

Dünden bugüne âdet-i sübhâniye hiç değişmemiştir. Mazlum ve mağdur iniltilerinin yanında zalim ve tiran hırıltıları da devam edegelmiştir. Bir gün bu ah u efgân varıp gayretullah ufkuna dayanınca da müstebit ve mütehakkimler gidip kendi kazdıkları kuyuya düşmüş, hep Hak deyip duran temiz vicdanlarsa onlardan çektiklerini unutarak onlar için inleyip durmuşlardır.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mayıs sayısında neşredilen başyazıdır.

 

KIRIK TESTİ: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (3)

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendiyle yüzleşme âbidelerinden biri de hiç şüphesiz Halîlürrahmân olarak anılagelen Hazreti İbrahim (aleyhisselâm)’dır. O, yerde gökte her zaman “hullet” vasfıyla anılageldi. Öyle ki Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bu vasıf nispet edilince -biraz da tevazu ve mahviyet mülahazasıyla- o vasfın Hazreti İbrahim’e ait olduğunu ifade buyurdu ve kendi derinliğini ortaya koydu. Vâkıa konuya belli hususlarda mercûhun râcihe tereccühü açısından da bakılabilir; fîhi nazar!..

Hulleti, varlığın Hazreti Vücûd-u Sübhânî karşısında bir gölge, bir tecelli tayfı şeklinde duyulması, bir maiyyet-i hususiyeye erme, bir enîs ü celîs olma şeklinde de anlayanlar olmuştur ki, o ufuktaki biri düşünürken O’nu düşünür; konuşurken hep O’nu dillendirir; “sevgi” ve “sevgili” derken hayal dünyasında “bî kem u keyf” O tüllenir; eşya ve hadiselere bakınca ef’âlden âsârına yürür.. âsâr mirsadıyla esmâyı hecelemeye durur.. esmâ teleskoplarıyla sıfât-ı Sübhâniyeyi temâşâ merakına takılır.. sonra da “Zât-ı Baht” der ve inler. Onun nazarında bütün varlık O’nu işaretleyen, O’ndan bir name; bütün sesler ve sözler de O’nu mırıldanan birer nağmedir. Onun düşünce dünyasında eşya ve hadiseler fasih birer lisan ve bu lisanların nağmeleri de hep “Hû”dur. Evet, bir şairimizin de ifade ettiği gibi her nesnede O’na delalet eden ne emareler ne emareler vardır: “Bir kitab-ı âzamdır serâser kâinat / Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar.” O, o aşkın idrak ve basiretiyle sürekli bir maiyyet ve ünsiyet sermestîsi yaşar ve bir daha da o ufuktan ayrılmayı asla düşünmez.

İşte hullet yolu böyle nurefşân bir atmosferde seyahat etmektir ki, bu güzergâhın yolcularına da nisbî, izâfî hullet erbabı denir. Bu evsâfı kâmil manada ihraz eden hakiki anlamda bir ‘halîl’dir. Ondaki maiyyet ve muhabbet duygusu, tevekkül ve teslimiyet hissi, yüzündeki tebessümünden bütün aza ve cevârihine kadar her halinde kendini hissettirir. Böyle bir halîl, kötülükleri iyilikle savar.. kaba davranışlara karşı mukabele-i bilmisil mülahazalarına girmez.. bir meltem gibi eser, hep ihsan şuuruyla oturur kalkar.. sadece kendisini tutup destekleyenlere ve ona iyilikte bulunanlara değil, gayz ve nefretle köpürüp duranlara karşı dahi karşılık verme hakkını kullanmaz. Kullanmak bir yana en bayağı şeylerle üzerine gelmelere mukabil فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَArtık bana düşen, güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında yardımına müracaat edilecek sadece Allah var.” (Yusuf Sûresi, 12/18) deyip aktif bir sabırla kaderin tecellisini beklemeye koyulur. Bunlar, hullet ruhunun olmazsa olmazlarından sayılır ki Hazreti Halîlürrahmân bu yüksek ufkun “müşârun bilbenân” bir gözdesidir.

O, “Tevekkeltu alallah” diyerek ateşlere atılmış.. akla-hayale gelmedik sıkıntılara katlanmış.. yurdunu-yuvasını terk ederek başka coğrafyalara hicret etmiş.. hicretini yeni muhataplar peşinden koşarak değerlendirmiş.. Ken’an ili, Mekke-i Mükerreme ve Filistin arasında gelgitleriyle adeta bir tevhîd dantelası örgülemeye çalışmış.. mü’minlerin mihrabı ve Sidretü’l-müntehânın izdüşümü Beytullâh’ı, yerle bir edildikten sonra tekrar inşa ederek arkadan geleceklere armağan etmiş.. bu zirvedeki işle -Hazreti İsmail’le beraber- meşgul olurken bile kendiyle yüzleşerek ve bu yüzleşmeyi Hakk’a niyaza çevirerek, hiçbir iş yapmamış bir insan tavrıyla, “Ey Rab! Beni de neslimi de namazı devamlı ve gereğince eda eden kullarından eyle; -Bu ifadede edip eylediklerini nisyana gömdüğü açık- Rabbim, duamı kabul buyur. Beni, annemi, babamı -Bu, babaya dua yasağı gelmeden idi- ve bütün mü’minleri hesap gününe yürürken mağfiretinle serfirâz kıl.” (İbrahim Sûresi, 14/40-41) demiş inlemiş.. büyüklüğüne ve hullet-i tâmmeye mazhariyetine bakmamış, baktırılmamış ve hep bir sıradanlık tavrı içinde bulunmuştu.

Bu engin ve zengin hususiyetlerinden ötürüdür ki Cenab-ı Hak: “İbrahim ve onunla beraber olanlar size birer numune-i imtisal ve örnektir. Hani onlar bir zaman kavimlerine, ‘Bizim sizlerle de, Allah’tan gayrı tapageldiğiniz şeriklerinizle de işimiz yoktur!’ diye haykırdılar.. ve devamla, ‘Siz Allah’ın biricik ilah olduğuna inanmadıkça sizi de ilahlarınızı da redle, aramızdaki sevgi bağlarının kopup düşmanlığın, nefretin ortaya çıktığını ilan ediyoruz.’ dediler.(Mümtehine sûresi, 60/4) Bundan sonra gelmesi muhtemel kötülüklere karşı da Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e teveccühle O’na güven ve itimatlarını şöyle dillendirdiler: “Rabbimiz biz Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız. Ey Rabbimiz! bizi kâfirler eliyle fitneye maruz bırakma! Affet bizi, affet ki yegâne Azîz ve Hâkim Sensin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5) Böyle iç döküşte bulundu, O’na güven duygularını arz etti ve O’nun hısn-i hasîn emânına sığındılar. İşte kalben inanmışların kendi kendilerini tarassut etmeleri, kendilerine bakışları ve Allah’la o içten içe münasebetleri!..

Şüphesiz bu mevzuda abide şahsiyetlerden biri de Yakup (aleyhisselâm)’dır. Kur’an ona oldukça geniş bir yer ayırır. Memuriyetindeki derin aşkı, kılı kırk yararcasına konumunun hakkını yerine getirmesi ve sorumluluğunu içtenleştirmesi açısından bu ince insan çevresindeki mütemerridlerle misyonu icabı meşgul olurken, dört bir yanda esip duran küfür ve ilhad şerarelerini kırma cehdiyle oturur kalkar ve cedlerinden tevarüs ettiği Hak’la münasebet disiplinlerini yakın uzak herkese duyurmaya çalışır. Bu ağır sorumluluklarım nübüvvet hassasiyetiyle ifa ederken bir de evlatlarıyla farklı bir imtihana maruz kalır. Üzer bu ince ve hassas ruhu, çocuklarının Hazreti Yusuf’u çekememeleri. Baba şefkatinin yanında peygamber duyarlılığı ve ötelerle münasebeti açısından Yusuf’u, Hazreti İbrahim ve İshak emanetini taşıyabilecek biri olarak görür ve ona ekstra bir alaka gösterir. Gel gör ki, diğer evlatlar onun bu iç sezilerine muttali olamadıklarından -ihtimal henüz rüşde ermemişlerdir- bir hazımsızlık içindedirler ve sürekli onun hakkından gelme kurgularıyla kendilerini yiyip bitirmektedirler.

Nihayet bir gün, o âna kadar düşünüp durdukları şeyleri uygulamaya karar verir, Yusuf’u babalarından koparır ve yapacaklarını yaparlar. O güne kadar, peygamberlik ufkuyla hep hissedip endişelendiği ve te’vîl-i ehâdîse açık ruhuyla sezegeldiği meş’ûm hadise bir kâbus gibi çöker üstüne; çöker ve bir yıldırım gibi çarpar o masum ve masûn insanı. Yusuf’un kayıplara karışması, evlatlarının cinayet işleyip yalan söylemeleri dilhûn eder onu; eder de engin ihtisasları sayesinde mazeret ve tesliye adına söylenenlerin hiçbiri ona inandırıcı gelmez. Ye’se düşmemiştir ve recâ hissi dipdiridir ama hadise ağır bir inkisara sebebiyet verecek mahiyettedir.

Esbabın silinip gittiği, iç içe inkisarların ruhunu sardığı o demde, nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet tecellî etti; o da ebedî mihrabı olan Hak kapısına olağanüstü bir olağanla yöneldi. -Zaten yüzü, gözü, kulağı ve kalbi hep o kapıdaydı.- Bir “fenâfillâh” derinliğiyle içini O’na döktü, inledi ve “Ben şu dağınıklığımı, keder ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum; sizin bilmediğiniz birçok şeyi Allah’ın vahyetmesiyle biliyorum.” (Yusuf, Sûresi, 12/68) dedi. Ciddi bir tevekkül ve teslim ruh haleti içinde فَصَبْرٌ جَمِيلٌ ile nefeslenerek Hakk’a tefvîz-i umûr edip intizar-ı subh-i rahmete saldı kendini.

Onun bu ölçüdeki iç muhasebesi ve Hazreti Yusuf’un istikamet ve fetâneti, İlahî inayete bir çağrı olmuştu: Selametle kuyudan kurtulma, nisa taifesinin fitnesinden yüzünün akıyla sıyrılma, hapishaneyi bir medrese haline getirme, şirazeden çıkmış bir hayli insana “Allah” deyip ruhunun ilhamlarını duyurma, te’vîl-i ehâdîs mevhibesiyle nezaret makamını ihraz etme, kötülük yapan kardeşlerine ekstra ihsanda bulunma… gibi sürpriz bir sürü hadiseden sonra, bir rüya ile başlayan sergüzeşti gönüllere inşirah bir vuslatla noktalandı. Alvar İmamı ifadesiyle,

Canan ilinin bülbülünün bağı göründü,

Dost ikliminin lalesinin çağı göründü;

Yakub’a o gün Yusuf’unun kokusu erdi

Ve herkese hayat ırmağının çağı göründü.”

Ve böylece o iç içe acı ve kederli günler sona erdi; sona erdi ve o sona ereceğinden de emindi. Zira o ta baştan iç dünyasıyla yüzleşerek içini Allah’a açmış inlemişti ve artık onun için çektiklerinin meyvelerini derme faslı söz konusuydu. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat ile me’âli doğru orantılıdır; çekilen sıkıntı ölçüsünde seviye elde edilir.” fehvasınca üst üste sıkıntılar karşısında dişini sıkıp sabretmiş; derdini gönlündeki hemdemi olan âh u vâha bile tamamen açmamıştı.. ve artık dünyevî-uhrevî mutluluğun hâsıl ettiği şükran duygusuyla, şükürle oturup şükürle kalkıyordu.

Cenab-ı Âdil-i Mutlak çağın mağdur ve mazlumlarını da aktif sabır helezonuyla bu ufka ulaştırsın. Âmin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Nisan sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: KEZZÂBLAR DEVRİNDE SIDDÎKLARIN İZİNDE

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Sıdk ve sadâkat tabirleri hangi manaları ihtiva etmektedir? Sâdıkların ve sıddîkların vasıfları nelerdir? Yalan söylemeyi câiz kılacak haller var mıdır?

   Cevap: Sıdk dendiğinde daha çok doğru söz ve hakikate muvafık beyan akla gelmektedir. Fakat aslında sıdk; doğru sözün yanında doğru davranışı da ihtiva eden, her türlü uydurma beyan ve tavırlardan arınmış olmayı da çağrıştıran ve insanın iç-dış, gizli-açık her halini aynı çizgide götürmesi, hilâf-ı vâki her şeye kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması manalarına gelen daha şümullü bir tabirdir.

Sadâkat ise; söz ve tavırlarla beraber duygu, düşünce, tasavvur ve niyetlerde de doğru olma, hak ve hakikate yürekten bağlı kalma, dostlarına karşı hep vefa hisleriyle dolu bulunma, şartlar ne olursa olsun hainlik ve döneklik yapmama, gönül verdiği kapıdan asla ayrılmama ve riya, tasannu, maddî-manevî çıkar hesabı gibi kötülüklerden arınarak hâlis bir niyetle Allah yoluna bağlanma manalarının hepsini ifade eden muallâ bir kelimedir.

Söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, insanlarla olan muamelelerinde hep dürüst davranan; günlük konuşmalarından mizahlarına, dost meclislerindeki muhaverelerinden tebliğ adına yaptığı konuşmalarına kadar bütün söz ve davranışlarında doğruluktan ayrılmayan ve dostluğun gerektirdiği vefayı hep muhafaza eden, sözünün eri ve güven timsali insanlara “sâdık” denir.

Sıdk ve sadâkatte zirveyi tutan, hayal, tasavvur, duygu, düşünce, hatta mimiklerine kadar bütün hal ve tavırları itibarıyla doğruluğa kilitlenmiş olan hak erleri ise “sıddîk” ünvanıyla anılmaktadır. Özü sözü bir, her haline güvenilir bu kahramanlar, çok samimi, pek hâlis ve olabildiğine sâdık insanlardır. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) ve onun getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişen, kendisine sunulan mesajlara -aksine ihtimal vermeyecek şekilde- iman eden ve i’lâ-yı kelimetullahı hayatının gâyesi bilen sıddîkların pîri Hazret-i Ebu Bekir (radiyallahu anh)’tır. Aslında Ashâb-ı Kirâmın hepsi birer sıddîktır; ne var ki, onların en önünde yer alan ve sadâkat sancağını taşıyan zat Ebu Bekir efendimizdir. Nitekim, Allah Teâlâ, “Sıdk mesajıyla gelen, hak ve gerçeği getiren ve O’nu gönülden tasdik eden var ya, işte her türlü fenalıktan korunanlar, takva üzere olanlar onlardır.” (Zümer, 39/33) mealindeki ayet-i kerimeyle daha din-i mübînin başlangıcında, hem onun tebliğcisini hem de bu ilâhî mesaja ilk defa “evet” deyip ona koşanı sıdk u sadâkatle tavsif ve tebcil buyurmuştur. Bazı müfessirlere göre; bu ilahî beyan, sıdk sesinin, sıdk sözünün, sıdk düşüncesinin sesi soluğu olan Hazreti Sâdık u Masdûk efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ile O’na inanıp mesajını tasdik eden ve İslam’a gönülden bağlananların ilki, rehberi Ebu Bekir (radiyallahu anh) hazretlerini nazara vermektedir.

   O’nun Hayatı Mesajının Doğruluğuna Şahitti

Nur Müellifi, “Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emin Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.” der. Evet, sıdk bir peygamber sıfatıdır. Güzel ahlakın kapısı doğrulukla açılır; en makbul ve seçkin kullar mertebesine, cennetin zirvesine sadâkatle ulaşılır. Sıdk, aynı zamanda Allah elçilerinin vazifelerini yaparken kullandıkları bir kredidir. Onların doğruluğa kilitlenmiş bulunmaları arkalarındaki istidatlı insanların hidayetine vesile olmuştur.

Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhid olmadık.” demek zorunda kalmışlardı. Muhbir-i Sâdık, Mekkelileri Ebû Kubeys tepesinde toplayıp “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman ordusunun bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduğunu söylesem bana inanır mısınız?” diye sorunca, oradakilerin hepsi tereddütsüzce “evet inanırız” diye bağırmışlardı. Çünkü, o güne kadar O’nun hiçbir hilâf-ı vâki beyanını duymamışlardı. Dünya adına hiçbir beklentisi olmayan bir insanın kırk yaşına kadar çok basit meselelerde bile hilâf-i vâki beyanda bulunmayıp o yaştan sonra hakikate muhalif sözler söylemesi zaten düşünülemezdi. O zamana değin öyle müstakim bir çizgi takip etmişti ki, ahlâk-ı âliyeye bağlı o gidişâtı ondan sonra söyleyeceği, göstereceği, sunacağı ve temsil edeceği her şeyin referansı olmuştu.

Dolayısıyla, düşmanları dahi O’nu yalancılıkla itham edemiyor, -hâşâ yüzbin defa hâşâ- ‘şâir, sâhir, mecnun’ yakıştırmalarında bulunarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlardı. Hakikatını inkâr edemedikleri mucizelerine de ‘sihir’ deyip geçiştiriyorlardı. O’nun risaletini kabule yanaşmayan müşrikler bile, “Muhammed doğru söylüyor” demekten kendilerini alamıyor; fakat peygamberliğin O’na verilişini kibir ve gururlarına yediremeyip, “Risalet neden eşraftan birine değil de bir yetime verildi?” demek suretiyle O’na teslim olmamak için kendilerince mazeret uyduruyorlardı.

   Özümüzle Sözümüz Bir mi?

Selef-i sâlihîn efendilerimiz, peygamberlerin vasıflarından üçünü sıralarken önce sıdkı, daha sonra emaneti, akabinde de tebliğ aşkını saymışlardır. Tebliği sıdk ve emanetten sonra zikretmeleri çok mânidârdır. Demek ki tebliğ vazifesinin eksiksiz ve kusursuz yapılabilmesi için mübelliğin önce sıdkla, sonra da güvenilir, inanılır ve itimat edilir bir insan olma manasına gelen emanetle muttasıf bulunması gerekmektedir. Tebliğ aşkı ancak peygamberâne sadâkat ve peygamberâne emanetle beraber bulunursa bir kıymet ifade etmektedir. Bu iki kanattan yoksun bir tebliğ adamı hem hizmet adına yapıp ettiklerini başka beklenti ve mülahazalara bağlamaktan kurtulamayacak hem de sunacağı mesaja kimseyi inandıramayacaktır.

Öyleyse, bu noktada biraz durmak, derin derin düşünmek ve kendi durumumuzu gözden geçirmek düşer bize!.. Sâhiden sıdk ve emniyet üzere yaşıyor muyuz? Gizli-açık her halimizde sıdk u sadâkatin rengi var mı? Özümüzle sözümüzü bir kılabildik mi? Çevremize emniyet telkin edebildik mi; güvenebiliyor mu insanlar bize? Yanlarında anıldığımız zaman hemen “Onun elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmez” diyebiliyorlar mı? İşte, bütün bu ve benzeri soruların cevabı müsbet olmadan yapacağımız tebliğ hem dünya hem de ahiret hesabına akîm kalmaya mahkumdur.

Bediüzzaman hazretleri de “İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır.” derken bu hususa dikkat çekmiştir. Sıdkı, sadâkat manasında ele almış; mü’minlerin hem şahsî hem de içtimaî açıdan ilerleyip yükselmelerinin söz, tavır ve davranışlarında doğruluğu kovalamakla beraber, niyetlerindeki hulûsa ve Allah’ın sâdık birer bendesi olarak bulunmaları gerekli olan yerde sâbit kadem durmalarına bağlamıştır. Evet, kendi şahsî hayatında gel-gitler yaşayan, sık sık farklılıklar sergileyen, sürekli değişip duran kimseler muhataplarının içlerine de hep tereddüt salar, şüphe atar ve onları kuşkulara düşürürler. “Acaba bu tavırlarından hangisi doğruydu? Şimdi hangisine inanacak, hangisini esas alacağız?” dedirtirler. Böyle yüzer gezer yaşayan ve hiç güven vaad etmeyen fertler, iktidâ edilecek insanlar olamazlar. Maalesef, günümüzde vâizlerin pek çoğunun nasihatlarının tesir etmemesi böyle bir hastalıktan dolayıdır. Önce söyleyenin söylediğine inanması, itaat ve inkıyada çağıranın Hakk’a gönülden bağlanmış olması ve doğruluğa davet edenin sıdk u sadâkata yapışması lazımdır ki, onun beyanları ve tavırları da başkaları üzerinde müessir olsun.

   Korkunç Bir İddia

Ayrıca, insan doğruluktan hiç ayrılmamaya azmetmeli ve yalanın en küçüğünden bile çok sakınmalıdır. Zira, en büyük yalanlar doğruluktan çok az bir inhirafla başlayan hilâf-ı vâki beyanlar silsilesinin ürünleridir. Habîb-i Edîb Efendimiz, bu hususa da dikkatlerimizi çekerek şöyle buyurmuştur: “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da cennete çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o, Allah katında “sıddîk” olarak yazılır. Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, günah bataklığına, o da cehenneme sürükler, atar. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında “kezzâb” (büsbütün yalancı) olarak yazılır.”

Bildiğiniz gibi; lügatlerde yalan, gerçeğe aykırı asılsız söz, vâkıaya mutabık olmayan beyan, zatında olmamış bir şeyi var gibi sunma ya da söyleyen insanın bilgisini, düşüncesini, kanaatini -kasdî olarak- tam yansıtmayan bir ifade.. gibi değişik şekillerde tarif edilmektedir. Belâgat ilminde, yalanla alakâlı bir tarif daha vardır ki, o çok dikkat çekici ve ürperticidir. Bu zaviyeden, yalan, Allah tarafından bilinen bir şeyin aksini söylemenin, Allah’ın bildiğine muhalif iddiada bulunmanın ve bir meselenin Cenâb-ı Hak nezdindeki keyfiyetine aykırı söz uydurmanın adıdır. Mesela; hak katında sâlihler arasında bulunan iyi bir insandan bahsederken onu yerden yere vurma ve kötü bir adammış gibi anlatma “İnd-i ilahîde yazılı olan değil benim dediğim doğru!..” deme gibi çok büyük bir küstahlık ve küfre yakın pek korkunç bir yalandır.

Bu tehlikeden dolayı, Hak dostları, insanlar hakkında sû-i zan, gıybet, iftira, bühtan ihtiva eden yerici sözlerde değil, başkaları hakkında övgü ifade eden beyanlarında dahi çok dikkatli davranmış ve birini methedecekleri zaman “Zannediyorum, falanca şöyle faziletleri olan bir arkadaştır, hakkında hüsn-ü zannım kavîdir; fakat, Allah herkesin özünü biliyorken ben kimseyi kendi bilgime göre tezkiye edemem, Cenâb-ı Hak herkesi benden iyi bilir.” demeyi itiyad edinmişlerdir.

   Yalan Küfrün Arkadaşıdır

Bu itibarla, çok küçük görülen meselelerde dahi doğruluğun peşinde olmalısınız, dilinizi yalana hiç alıştırmamak için sıradan ve zararsız işlerde bile mutlaka hakikate uygun beyanda bulunmalısınız. Öyle ki, birisi size saati sorsa, şayet o an saat üçü onyedi geçiyorsa –kestirmeden– “onbeş geçiyor” ya da “yirmi geçiyor” şeklinde cevap vermemeli; saatiniz kaçı gösteriyorsa onu tam olarak söylemelisiniz. Çoklarınca basit ve önemsiz kabul edilen o meselede bile siz son derece doğru olmaya çalışmalısınız ki diliniz yalana asla alışmasın, dilinizden dökülen yalan kalbinizde yaralar açmasın ve “O kadarcık yalanın söylenmesinde mahzur yoktur” mülahazası çok büyük yalanlara kapı aralamasın.

Kat’iyen, o kadarcık bir yalandan bile kaçmak lazım; zira, bir insanın söz, tavır ve davranışlarında sıdk azaldıkça onun gönlünde nifak kuvvet bulur. Münafığın önemli sıfatlarında birisi yalancı olmasıdır. Nitekim Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın alâmetlerini şu şekilde saymıştır: Kendisine bir şey emanet edildiği zaman ihanet eder. Konuştuğunda yalan söyler. Birisiyle ahitleştiği, sözleşme yaptığı zaman ona gadreder; söz verse de cayar, sürekli hulf-ül vaadde bulunur. Bir konuda taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar; kavga ve nizaları büyütür, düşmanlığa dönüştürür. Evet, Nebîler Serveri, münafığın bu huylarını saydıktan sonra “Bunlar kimde bulunursa o kişi tam münafık olur. Kimde de bunlardan biri varsa, onu terk edinceye kadar o kişide münafıklıktan bir parça bulunmuş olur.” buyurmuştur. Bediüzzaman hazretleri de “Yalan bir lâfz-ı kâfirdir” diyerek bu hakikati bir başka şekilde ifade etmiş; onun küfrün esası ve nifâkın birinci alâmeti olduğunu söylemiş ve küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri için mü’minleri uyarmıştır. O halde, bütün bunları duyup dinleyen ve bilen bir mü’min, her zaman şeytandan Allah’a sığındığı gibi, günde belki yüz defa kendini gözden geçirerek “Allah’ım, yalana düşmekten Sana sığınırım.” demeli değil midir?

   Örtülü Yalanlar

Diğer taraftan, bir de örtülü ve kapalı olarak söylenen “zımnî yalan” diyebileceğimiz sözler vardır ki, bir mü’min onlardan da kaçınmalı ve lisanını hep nezih tutmalıdır. En yaygınları mübalağa, mazeret döktürme ve târiz olan bu örtülü yalanlar da sıdka kilitlenmiş bir insan için büyük mahzurlar taşımaktadır.

Mübâlağa; bir şeyi ifade ederken olduğundan çok fazla (ya da bazen çok noksan) göstermek, bir şeyin etkisini artırmak için onu abartarak anlatmak demektir. Mesela; bazen başkalarının kuvve-i maneviyelerini takviye etmek bazen de yapılan işi büyük göstermek için yüz kişinin katıldığı bir programa “yüzlerce” insanın katıldığını söylemek, bin kişilik bir salona “binlerce” insan doldurmak (!), hatta o program hakkında görüş beyan eden birisinin “güzeldi” demesini “çok müthişti, muhteşemdi” şekline büründürerek nakletmek; daha bir köye bile tesir edemeden kendi mefkûresi adına kasabalar, şehirler fethedilmiş gibi anlatmak türünden bütün mübâlağalar birer zımnî yalan sayılırlar. Bunlar muhatabın gönlünde müsbet tesir hasıl etmeyeceği gibi gayretullaha da dokunabilir ve yapılan işin bereketini bütün bütün alır götürür. Dahası, o türlü mübâlağalar, yapılan iş hakkında takdir hislerini coşturmak bir yana, tereddüt ve şüpheler hasıl eder ve hassas gönüllerde kötü izler bırakır. Nitekim, Nur İnsan bu konuda da bizi uyarmış ve şöyle demiştir: “Hangi şeyi vasfetsen, olduğu gibi vasfet. Medhin mübâlağası bence zemm-i zımnîdir.”

Diğer bir örtülü yalanın adı olan “mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Kanaatimce, suç sayılacak bir şey yapmak, bir kabahat işlemek ya da günaha girmek kötüdür, çirkindir. Fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Bir hatanın hoşgörülmesi ya da bir suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle olmuştu” diyerek mazeretler ileri sürme vebali katlama demektir. İşte, o türlü bahanelerin arkasına sığınanlar kendilerini paka çıkarma kasdıyla ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Belki, sarfettikleri kelimelerin doğru olmasına dikkat ederler; fakat, karşı tarafı kendilerinin masum olduğuna inandırmaya çalıştıkları için söz ve hallerinin vâkıaya tam mutabık olmasını sağlayamazlar; mazeret ve bahanelerini muhataplarını kandırmaya mâtuf birer kuru laf olmaktan kurtaramazlar. Dolasıyla, yalana düşmüş ve kalbî hayatlarını yaralamış olurlar. Aslında, öyle bir durumda en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Hevâ ve nefse uydum, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi” diyebilmek ve hem tevbeye hem de mazeret döktürmeden af dilemeye koşmaktır.

Târiz” ise; kapalı bir biçimde, dolaylı olarak söz söyleme, konuşurken muğlak bir ifade kullanarak muhatabın bir meseleyi olduğundan farklı anlamasını sağlama ve açık olmayan bir beyanla asıl maksadı gizleme manalarına gelmektedir. (Edebiyattaki târiz sanatı bundan başkadır.) Diğer bir ifadeyle, târiz, bir sözün görünürdeki anlamından farklı bir mana kastedilerek kullanılması şeklindeki mecazlı anlatımdır. Selef-i salihîn, bunu da zımnî yalan kategorisinde ele almış ve insanın dini, hayatı, aklı, nesli, vatanı, ırz ve namusu söz konusu olmadan târize de asla başvurulmaması gerektiğini belirtmişlerdir.

   Yalanın Câiz Olduğu Yer Var mıdır?

Bu arada; “Bir maslahata binâen yalan söylemenin câiz olacağı yerler de var mıdır?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Böyle bir sual Hazreti Üstad’a tevcih edilince, o “Evet, kat’î ve zarurî bir maslahat için mesağ-ı şer’î vardır. Amma zaman onu neshetmiş.” diyerek meseleyi kesip atmıştır. Aslında, bazı alimler haddi aşmamak ve zaruret sınırında durmak şartıyla, dargınları barıştırmak, hanımla beyinin arasını bulmak ve savaşta düşmanı şaşırtmak maksadıyla söylenen hilâf-ı vâki beyanların mübah olduğunu ve yalan sayılmayacağını söylemişlerdir. Fakat, Bediüzzaman hazretleri, bazı alimlerin maslahat ve zaruret için verdikleri o fetvanın muvakkat olduğunu ve geçerliliğini yitirdiğini ifade etmiştir.

Evet, günümüzde yalan çok revaçtadır ve insanlar hiç olmayacak meselelerde bile yalana başvurmaktadırlar. Bir sürü kezzâbın, müthiş yalanlarıyla yeryüzündeki asayişi ve umumi emniyeti mahvettiği zamanımızda, bu kötü ahvâlden mü’minler de etkilenmişlerdir ve maalesef çokları hemen her şeye bir bahane uydurur hale gelmişlerdir. Böyle bir dönemde öyle net bir ifadeyle ve kesin bir hükümle radikal tedbirler alınmazsa, o muvakkat fetvanın sû-i istimalini engellemek mümkün olmayacaktır.

Hâsılı, şayet biz dava-yı nübüvvetin kapı kulları sayılan birer hak eri olmayı arzuluyorsak, tıpkı Nebiler Serveri gibi, sıdk ve sadâkat hususlarına çok dikkat etmek zorundayız. Yalanın revaç bulduğu ve herkesin yalan söylemede rahat olduğu günümüzde doğruluğu bir âbide gibi başımızda taşımaya, inanılır ve güvenilir insanlar olma durumunu namusumuz gibi korumaya mecburuz. Özellikle de başka toplumlar içinde yaşıyorsak ve kendi öz değerlerimizi onlara da anlatmayı düşünüyorsak her halimizle doğru olmaya daha da özen göstermeliyiz. Büyük-küçük hiçbir meselede en ufak bir hilâf-ı vâki beyana tenezzül etmemeli ve asla “Müslümanlar da yalan söyleyebiliyor” dedirtmemeliyiz. Yalanı çağrıştıran tek bir söz ya da halimizin bütün inananlar hakkında “bunlar da yalan söylüyor” kanaati oluşturabileceğini ve ondan sonra –farz-ı muhal– gökten kitap indirip o insanların önüne koysak yine de onlara müessir olamayacağımızı unutmamalıyız. Evet, bizim için yol ikidir, ya doğru söylemek ya da sükût etmek. Ne kadar doğru varsa hepsini bir anda söyleme gibi bir mükellefiyetimiz yok; fakat, illa konuşacaksak, doğru sözlü olmadan başka yolumuz da yok.

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Safiyyullah’ın sergüzeştisi de zaman ve varoluş hususiyetleri mahfuz, iç murakabe ve Hak’la münasebette birbirini çağrıştırır mahiyettedir: Hakk’a müteveccih yaşama, en küçük kaymaları sukût etme olarak değerlendirme, hiç dinmeyen âh u vâh, basar ve basiretin sürekli O’na açılan kapı aralığında bulunması ve dilde hep Hû…

İnsanlık ruhunun rahm-ı mâderi صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ – “Pişmiş çamur ve balçık”tan kainat kitabının cami bir fihristi olarak yaratılan, melâike-i kiramın kıblenüması olarak tebcil edilen, bu zîşuur kanun-i emrî ile madde birleşiminden var edilen Âdem Nebi, Hazreti Safiyyullah, bütün insanlık âleminin mükerrem ve muazzez babası.. nübüvvet silsilesinin neşv ü nemaya açık mümtaz çekirdeği.. semeredâr olmaya açık bir fidesi ve “ahsen-i takvîm”e mazhar tam bir mir’ât-ı mücellâ-i ilâhîydi. Farklı bir buuddaki bu ayine-i câmia, iç ve dış donanımıyla Hazreti İlm-i muhît, Kudret-i kâhire ve İrade-i bâhire’ye mücellâ bir ayine olmanın yanında kenz-i mahfinin de bir anahtarı konumundaydı. O’nun maddî ve manevî anatomisinin doğru okunup doğru tahlillere tabi tutulmasıyla açılacaktı erbâb-ı basirete ef’âl, âsâr, esmâ, sıfât, şuûn ve Zât-ı Baht kapıları. O’nu böyle okuyup böyle değerlendiren hüşyâr vicdanlar Hakk’a doğru uzayıp giden şehrâhta hiçbir yorgunluk hissetmeden hep yürüyeceklerdi, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî diyerek o Mevcûd-u bîmisâl maiyyetine. Bu arada kalb menfezleri şeytânî sinyallere açık bir kısım tali’sizler de takılıp yollarda kalacaklardı ve öyle de oldu.

Bütün benî Âdem, mahiyetlerinde birer çekirdek olarak var edilen melekî ve şeytânî nüvelerle -irâde şart-ı âdî- bazen melekleri imrendirecek şekilde âlâ-i illiyyîn istikametinde kanat çırpacak, bazen de esfel-i sâfilînde ârâm edeceklerdi. Bu, büyüklerde bir sürçme ve zelle mahiyetinde; kalb kapıları kısmen de olsa şeytana açık ve onun güdümündekilerde ise ciddi sukûtlar şeklinde meydana gelecekti ve geldi. Büyük-küçük bu inhiraflar şimdiye kadar hep olagelmiştir; bundan sonra da bir kısım kalbzedelerde olmaya devam edecektir.

Âkif ifadesiyle, “Onun mahiyeti meleklerden de ulvîydi; avâlim onda pinhandı, cihanlar onda matvîydi” ama küçük bir sürçme diyeceğimiz zelle onun için de mukadderdi ki saffetini bulandırmayacak ölçüde ona çelmesi de söz konusu oldu. Ondaki bu muvakkat tekleme içtihadî olduğu için onun sevabı ikiden bire inmişti. Aslında o memnu meyveye el uzatmanın sebebi, iftar vakti sayılan bir i’lâmı tam belirleyememeydi; ama bundan dolayı Rabbi ona, bir mukarrabe edilecek şekliyle itap edecekti. Bir diğer yandan ise, fark edemediği iç ihtisaslarıyla, o çok mübarek meyveler verme zeminine itilmişti. Evet, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Hakiki şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti!” Fakat bunları Safiyyullah’a anlatmak çok kolay değildi. Bu itibarla da o ömür boyu bu zelleyi gözünde büyüttü de büyüttü ve Rabbine muhalefet etmiş olma hissiyle sürekli inleyip durdu.

Evet, bu mukarrab sima, yıllar ve yıllar boyu öyle bir mehâfet ve mehabet ruh haletiyle sızlanıp durdu ki, ona asla yürek dayanmazdı. O, senelerce başı önünde yaşadı; hiss-i hicapla, başını semaya kaldırmadı ve kalbinin sesi olarak sürekli “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; şayet bizi yarlıgayıp afv u keremine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 7/23) dedi inledi. Bu ne engin nefisle yüzleşme ve Hak’la münasebet hassasiyeti! Bu ne derin bir temkin ve teyakkuz ruh haleti!..

Onun bu yürek sızlamalarını dindiren, bir kısım zayıf kaynakların naklettiği şöyle bir husus da söz konusudur: O, günlerden bir gün ellerini kaldırıp “Allahım beni Habîb-i Edîb’in Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam) bağışla!” diye niyaz etmişti. Buna karşılık mele-i a’lâdan gelen inşirah bahş nida: “Sen O’nu nereden biliyorsun?” Hazreti Safiyyullah’ın cevabı şöyle olmuştu:

Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda dönüp içinden geçtiğim kapıya baktım; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ olduğunu gördüm; iki ismin yan yana olmasından O’nun, Sizin nezdinizdeki yerine hükmettim ve O’nun şefaatini vesile yaparak beni/bizi bağışlamanızı diledim.” Süleyman Çelebi, “Kâb-ı kavseyn” muhaveresinde bu hususu şöyle seslendirir: Zatıma mir’ât edindim zâtını / Bile yazdım adım ile adını.” Zaten bağışlanma konumundaydı; bu son sızlanışla da onu elde etmiş oluyordu.

Ebu’l-beşer küçük bir zelle karşısında kendiyle böyle yüzleşmiş ve hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا  deyip inlemişti. Bilmem ki bu tavır, bu temkin, bu teyakkuz bize bir şey ifade ediyor mu?!. Etmiyorsa, cismaniyetimizin altında kalıp ezilmiş birer vicdanzede olduğumuz aşikâr demektir…

Peygamberler silsile-i zebercedinin mümtaz simalarından biri de Nûh Neciyyullah (aleyhisselam) idi. Bu yüce kamet seneler ve seneler boyu soluk soluğa koştu ve kavmini hep O’na çağırdı ve O’na iman etmelerini istedi. Bu uğurda hakaretlere uğradı, tehditler aldı ama o yılmadan, sürekli “Allah” dedi durdu. Buna karşılık küfür yobazları da boş durmuyorlardı; hem onu hem de çevresindeki bir avuç insanı alay mevzuu ediyor, ondan koparmaya çalışıyorlardı. Ne var ki bütün bu olumsuzluklar onu asla yıldıramıyor ve sindiremiyordu; aksine o daha bir metafizik gerilimle peygamberlik sorumluluğunu farklı versiyonlarla daha bir kararlılık içinde anlatmaya devam ediyor ve rapor veriyor gibi umumi durumu da Cenâb-ı Hakk’a arz ediyordu. Kur’an’ın değişik sûrelerinde bu hususlar üzerinde durulduğu gibi, Nûh sûre-i celilesi de icmâlen bu kutsal sergüzeştiyi gayet net olarak ortaya koymaktadır.

O her zaman sızlanan bir sesti.. sorumluluğunu yerine getirme hususunda bir beklentisizlik ve adanmıştık fedakarlığı içindeydi. O bu hissini de Kur’an ifadesiyle şöyle dillendirirdi: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ – “Ben bu hizmetimden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim Rabbü’l-âlemîn’e aittir.” (Şuara, 26/109) Böyle der, bir samimiyet ve istiğna tavrı sergilerdi ki, bu husus peygamberler yolunda olanların da olmazsa olmaz temel kuralıdır.

Evet, Hazreti Neciyyullah, o yüksek donanımını, engin ferasetini ve her nebinin hâssa-i gayr-ı müfârıkı olan fetânetini insanları Hakk’a çağrıda bir argüman olarak kullandı ve Allah teveccühünün dışında da hiçbir beklentiye girmedi; girmedi ve akla hayale gelmedik hakaretleri göğüsledi; yakışıksız tavırlar karşısında asla sarsılmadı. Aklı, dili, dudağı çevresine bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu aynı anda kalbi de sürekli mehâfet ve mehabet hissiyle tir tir idi. Dert yanmaların, hal arz etmelerin bir türlü kâr etmediğini görünce de onları Allah’a havale etti, “Bulacaklarını O’ndan bulsunlar!” dedi ve Hakk’ın emriyle sefine inşa etmeye koyuldu. Ardı-arkası kesilmeyen alaylar, hafife almalar bu dönemde de hep devam edip durdu.

Nihayet, gelmesi mukadder felaket gelip çattı.. her taraf gökten gelen ve yerden fışkıran sulara gark oldu.. boğulan boğulana, onun oğlu da bu boğulanlar arasındaydı. Bu durumda o, bir baba yüreğiyle “Ya Rab! O da benim ehlimdendi ve vaadin vardı!” (Hûd, 11/45) diyerek arz-ı halde bulundu; ama Cenâb-ı Hak “Ey Nûh, o senin âlinden değildi, çünkü o dürüstlük içinde bulunan biri olmamıştı; öyleyse hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme; bilmeyenlerden olmayasın diye sana nasihat ediyorum.” (Hûd, 11/46) buyurdu. Hazreti Neciyyullah kendine yakışır şekilde bir mukarrab tavrıyla “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd, 11/47) dedi ve bir kere daha engin bir iç murakabesiyle Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve teveccühte bulundu.

Hak kapısının sadık bendeleri ve emre itaatte teslimiyeti içtenleştirmiş âbide şahsiyetler hep böyle davranmış, içtihat hatası duygu, düşünce ve ifadelerinde tefviz soluklamış ve kendi ufukları açısından uygun düşmediğine inandıkları hareket ve davranışlardan ötürü de iki büklüm yaşamışlardır. Keşke, o yüksek mülahaza ve kendiyle yüzleşmenin onda biri de bizde bulunsaydı!..

Zannediyorum Cenâb-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse, deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm olacağız. Ama heyhat! Kapalı kalbimizin kapıları o şuur ve idrake; kapalı da kendimizi gördüğümüz kadar görülecekleri görmüyoruz. Gel gör ki, bu arada kendimizi bir şeyler biliyor sanıyoruz. Hele öyle sananlar var ki, bilmiyorlar bilinecekleri ve biliyormuşçasına çalım çakıyor, âleme yukarıdan bakıyor, batıyor ve batırıyorlar şuursuz kitleleri. Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî-ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Amin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mart sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: BİR KURBET VESİLESİ: KURBAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mebdede her şey küçük bir açıyla başlar. Daha sonra arkadan gelenler o işe sahip çıkar, omuz verir, yeni yol ve metotlar geliştirir, farklı alternatifler ortaya koyarlar. İşte kurban da, bir dönem ülkemizde insanların sadece ferdî olarak yerine getirdikleri ve kestikleri kurbanın etini, konu komşuya dağıttıkları bir ibadet iken zamanla gerek ülke içinde, gerekse dünyanın değişik yerlerinde gönüllere ulaşma adına önemli bir vesile hâline gelmiştir.

   Kurban ve Îsâr Hasleti

Cenâb-ı Hak ikinci sûre-i celilenin hemen başında: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”[1][1] buyurarak mülk sahibinin Kendisi olduğuna, bizim ise birer emanetçi konumunda bulunduğumuza işaret ediyor. Yani bizim verdiklerimiz esasen Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği nimetlerdir. Allah Teâlâ, “Rızkı veren Biziz.” buyurarak, biter, tükenir endişesine kapılmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Bu husus başka bir âyet-i kerimede daha sarih olarak şu şekilde ifade edilir: إِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ “Bütün mahlûkların rızkını veren Rezzak-ı Âlem, her şeye güç yetiren kuvvet sahibi Hazreti Allah’tır.”[2][2]

Aslında bir insanın, ister zekât, ister fıtır sadakası, isterse kurban olsun sahip bulunduğu imkânlardan başkalarına vermesi, meselenin minimum yanını ifade eder. Yani bunun mânâsı, “Eğer bunu da yapmazsanız kendinize bir yer arayın!” demek gibidir. Meselenin maksimumu ise şu âyet-i kerimeyle hedef gösterilmiştir: وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir sıkıntı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”[3][3] Bu ruhla hareket eden insan, zamanını, imkânlarını, ilmini, irfanını, servetini, düşünce ufkunu, kısaca Allah’ın kendisine vermiş olduğu her şeyi son kertesine kadar insanların istifadesine sunacak, günümüzdeki yaygın kullanımıyla elindekileri başkalarıyla paylaşacaktır.

İşte kurban mevsiminde de, Müslümanlar lâakal bir kurbanla hiss-i semahatlerini ortaya koyacak, gönülleri fethedecek ve kestikleri kurbanların etlerinden tatmayanlara tattıracaklardır. Bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, Cenâb-ı Hak da kesilen kurbanları sahipleri için öbür tarafta en çok ihtiyaç duyacakları yerde bir binek yapacaktır.[4][4] Bu durum karşısında insan orada bir taraftan takdir duyguları, diğer taraftan da taaccüp hisleriyle “Acaba şu kurbanlardan hangisine binsem?” diyecektir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) bir hadis-i şeriflerinde: مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ وَلَمْ يُضَحِّ فَلَا يَقْرَبَنَّ مُصَلَّانَا “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!”[5][5] buyurarak imkânı olan herkesin kurban kesmesini istemiştir. Bu hadis-i şerifte kurban kesmeme fiili çok ağır bir tehdide bağlandığından dolayı, Hanefî fukahası hadis lafzının lâakal vücuba delâlet edeceğini söylemiştir.[6][6] Yani nasıl ki, zekât için gereken nisap miktarı mala sahip olan herkesin, zekât vermesi farz ise, aynı şekilde kurban kesme imkânına sahip olanların da kurban kesmeleri vaciptir. Kurban vacip bir ibadet olduğuna göre imkânı olan herkesin kurban kesmesi gerekir. Zira hiç kimse Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” tehdidine muhatap olmayı istemez. مَنْ كَانَ لَهُ سَعَةٌ “imkânı olan” ifadesinden şöyle bir mânâ da anlaşılıyor. Demek ki toplumda imkânı olanların yanında imkânı olmayan insanlar da bulunacak. İşte bu durumda imkân sahiplerinin Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan ettiği nimetlerde fakir fukaranın da hakkı olduğunu unutmayarak onları görüp gözetmesi gerekiyor. Yani kurban kesen insanlar, kestikleri kurbandan, kendilerinden düşük seviyede olan kimseleri de istifade ettirmelidirler.

Bir âyet-i kerimede ise, لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ “Sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe birr u takvaya ulaşamazsınız.”[7][7] buyrularak sevilen malların infak edilmesi teşvik ediliyor. O hâlde insan ahirette sırtına bineceği kurbanlığını semiz hayvanlardan seçmelidir. Zaten bir hayvanın kurban olabilmesi için kör, sakat, aksak olmama gibi belirli şartları haiz olması gerekir. Çünkü yapılan her şey âlem-i misaldeki şekilleriyle öbür tarafta insana dönecektir. Ahiret âlemini bilemediğimizden, oradaki şeyleri bir kalıp içine koymamız mümkün olmadığından, bunların bize dönüşünün nasıl olacağını bilemiyoruz. Ama bunlar belki bir uçak, belki bir gemi, belki bir sandal, belki de yağız bir at gibi önümüzde temessül edecektir. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliği ve vaatlerinin doğruluğu zaviyesinden meseleye bakacak olursak, bunların mutlaka bir şekilde bize geri döneceğini söyleyebiliriz.

Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kestiği kurbanın üçte ikisini dağıtmış ve evdekileri mahrum etmeme adına üçte birini de bırakmıştır.[8][8] Kestiği kurbanının etini sünnete uygun olarak değerlendirmek isteyen bir insan için ölçü budur. Fakat bir ailede bütün aile fertleri adına kurban kesiliyorsa, bu durumda daha farklı bir taksime de gidilebilir. Mesela böyle bir durumda kesilen kurbanlardan birisini veya onun yarısını ya da üçte birini eve bırakıp diğerleri tevzi edilebilir. Bu şekildeki bir taksimatla insan, hem yakınındakileri kurban etinden mahrum etmemiş, onlara bu etten tattırmış veya onların göz hakkını eda etmiş olur, hem de fakr u zaruret içinde bulunan diğer insanlara el uzatmış, onların temel bir ihtiyacını gidermiş, farklı kesim ve topluluklar arasında sevgi ve şefkat köprüleri kurmuş olur.

   Civanmertliğin Tabiat Hâline Gelmesi

Başta da ifade edildiği gibi bir dönem ülkemizde, herkes kurbanlarını kesiyor, bir miktarını kendi evinde bırakıyor, kalan kısmı da konu komşuya dağıtıyordu. Fakat bir gün geldi ki, kurban, sadece kendi mahalle ve köyümüzde değil, daha geniş bir dairede muhtaç insanlara ulaşmak için bir vesile hâline geldi ve imkânı olanlar, bu istikamette taahhütlerde bulundu. Bundan sonra bazıları bir taneyle iktifa etmeyerek iki tane, üç tane, hatta on tane, yirmi tane, otuz tane kurban vermeye başladılar. Bu, aynı zamanda civanmertliğin gelişmesinin ve verme duygu ve düşüncesinin tabiatlara mâl olmasının bir ifadesiydi. Ayrıca işin açıktan açığa yapılması insanların ruhunda bir teşvik tesiri meydana getiriyordu. Böylece verilen kurbanlarla ülkemizin dört bir tarafındaki fakir fukaraya sahip çıkılmaya başlandı. Yakın dairede bu işin oturduğunu görenler bu sefer, “Haydi, şimdi biz bu işi Allah’ın izni ve inayetiyle daha geniş bir dairede yapmaya çalışalım.” dediler ve mebdede küçük bir açıyla başlayan bu kurban hizmeti günümüzde muhit hattına ulaşınca kocaman bir alan teşkil etti. Bu fedakâr ruhlar, neredeyse Afrika’da gidilmedik ülke bırakmadılar. Zira ciddî derecedeki fakirlik daha çok bu kıtadaki ülkelerde bulunuyor. Oralarda yaşayan insanların birçoğu belki senede bir kere bile et yiyemiyorlar. İşte bunu bilen îsâr ruhlu arkadaşlar kurban taahhüdünde bulunmaya ve bu kurbanları oralara kadar ulaştırmaya başladılar.

Tabiî sadece Afrika’da değil, ülkemizin fedakâr insanları yeryüzü coğrafyasında, bulunduğu hemen her yerde kurbanlar kesip çevresindeki insanlara dağıtmaya başladı. Böyle bir hizmet farklı kültür ve anlayıştaki insanlara çok cazip geldi. Kestiğiniz bir kurbanın etini pişirerek veya pişirmeden götürüp o insanlara ikram etmeniz onların daha önce hiç görmedikleri, duymadıkları yeni bir şeydi. Kendi dünyalarında böyle bir uygulama yoktu. Evet, iki bardak çayı garanti altına almadan bir bardak çay ikram etmeme ahlâkının hâkim olduğu beldelerde, sizin bu tavrınız yeni bir ses ve soluktu. Bu vesileyle o insanlar, sizdeki bu güzel değerleri fark etti, İslâm’ın sehavetini, Müslümanların semahatini, îsâr ruhunu, kendi yemediği hâlde başkalarına yedirme duygusunu gördü ve neticede sizin temel dinamiklerinize karşı ciddî bir alâka ve sevgi duymaya başladılar. Kanaatimce, küreselleşen bir dünyada bu tür faaliyetler farklı kültürler arasında sevgi ve diyalog köprülerinin kurulması adına önemli bir vesiledir. Bu istikamette yapılan faaliyetler belli bir kerteye ulaşmıştır. Fakat mevcutla iktifa dûn himmetlik olduğundan[9][9] sürekli çıtayı yükselterek koşmak hedefimiz olmalıdır.

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Siz her sene formatla oynayarak yaptığınız işlere yeni bir renk, yeni bir desen ilâve etmek suretiyle onu hep cazip göstermeye çalışmalısınız. Mesela kurban eti dağıtmanın yanında, hangar gibi depolar oluşturabilir, buralarda insanların kullanmadıkları eşyaları, elbiseleri toplar, sonra da bunları götürür fakir insanlara dağıtırsınız. Çünkü gidilen ülkelerde öyle yerler var ki, oralarda insanların üstlerine giyebilecekleri doğru dürüst bir elbiseleri dahi yok. Bakıyorsunuz, bir tarafta büyük gökdelenler var, fakat öbür yanda sizin varoş dediğiniz muhitlerden daha beter durumda olan insanlar. Hele Afrika’da öyle fakir ülkeler var ki, oralara yapılacak bir damlacık yardım dahi oradaki muhtaçlar için çok şey ifade edecektir. Dolayısıyla her defasında yaptığımız işlere yeni renkler, derinlikler ilâve ederek insanların yüzünü güldürmeye çalışmalıyız. Zira onların yüzünün gülmesi bizim de yüzümüzün gülmesine vesile olacaktır.

Bizim bu gayretlerimiz neticesinde Cenâb-ı Hak nasıl inayet eder, önümüze hayır adına daha başka hangi kapılar açar, bilemiyoruz. Bu sebeple her seferinde formatla biraz oynamalı, değişikliğe gitmeli, bazı orijinal katkılar yapmalı ve sürekli o insanların gönüllerini imar ve ihya etmeye çalışmalıyız. Sonra Cenâb-ı Hak ne yapar onu da Kendisi bilir. Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla biz vazifemizi yapar, şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmayız.[10][10]

   Kurbanla Gelen Sürprizler

Aslında bütün ibadet ü taatlerde Allah’a kurbeti hedefleme, “Allah’ım, ben bu ibadetimi Senin için yaptım.” deme ve bunu içten içe duyma esas olmalıdır. İnsan, hayatını âdeta bu düşünceye kilitli olarak götürmelidir. Bu açıdan kurban ibadetini eda ederken de kasdü’l-kalb olarak tarif ettiğimiz niyeti çok sağlam tutmak gerekir. İnsan, “Allah’ım, Sen hayvan boğazlamamı istedin, ben de bu emri yerine getiriyorum. Eğer kendimi boğazlamamı emretseydin ben seve seve bu emri de tatbik ederdim. Eğer dinimi, namusumu, nefsimi, malımı veya ülkemi müdafaa adına bir cephe teşkil etmek icap ediyorsa ben ona da amade ve teşneyim.” diyecek kadar samimî olmalıdır. Yani insan canın yongası olan malını verirken aynı zamanda verebileceği şeyleri de hatırlamalı ve emre amade olduğunu göstermelidir. Nitekim Hazreti İbrahim ve İsmail’in durumu anlatılırken, فَلَمَّۤا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ “İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.”[11][11] buyrularak, onların ubûdiyetteki sırrı ve emre itaatteki inceliği kavradıklarına ve ona göre bir tavır aldıklarına işaret edilmiştir.

Eğer bir insan kurban ibadetini baştan böyle sağlam bir niyete bağlarsa, onun kurbanla ilgili bütün fiilleri ibadet hükmüne geçecek, böyle hayırlı bir iş yolunda yapılan diğer ameller de o hayırlı iş gibi sevap olarak geriye dönecektir. Yani kişinin pazara gidip kurban alması, boynuna ip geçirip onu bir yere bağlaması, sonra onu bir arabaya yükleyip mezbahaya götürmesi, belki birkaç gün onun başında durması, beklemesi veya evine getirip onu yemlemesi, ardından götürüp kesmesi, kestikten sonra etini tevzi etmesi gibi ucu size dokunan ne kadar iş varsa bunların hepsi birer sevap olarak amel defterine kaydedilecektir. Diğer yandan hayvanın boğazına bıçağı çalma, onun çırpınması, kanının akması… gibi rikkat-i kalbiye ve şefkat hislerinize rağmen emre itaatteki inceliğe bağlı olarak yerine getirdiğiniz ameller de ayrı bir sevap olarak hasenat defterinize yazılacaktır.

Burada yapılan bütün bu amelleri, bir yönüyle basit ve küçük görebilirsiniz. Fakat öte tarafta bunlar geriye döndüğünde hayret ve şaşkınlık içerisinde, “Allah’ım, Sen ne ganiymişsin. Bu küçük şeyleri aldın, nemalandırdın, büyüttün, genişlettin, farklılaştırdın, ebedileştirdin ve şimdi de bize sunuyorsun.” diyeceksiniz. Bu açıdan insan burada kurban ibadetini bir iç zenginliği ve kalb itminanıyla yerine getirmelidir. لَنْ يَنَالَ اللهَ لُحُومُهَا وَلَا دِمَۤاؤُهَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوَى مِنْكُمْ “Fakat onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır.”[12] âyet-i kerimesinde de bu hususa işaret edilmektedir. Evet, eğer insan Allah’la irtibat, Allah’la münasebete geçme veya Allah’ın muamelesine bir vesile olması gibi mülâhazalara gönlünü bağlayarak bu ibadeti îfa ederse, öbür tarafta çok farklı zenginlik ve sürprizlerle karşı karşıya kalacaktır.

   Soru: Efendim, Kurban bayramından önce bazıları, “kurban kesme yerine sadaka verilse” şeklinde tekliflerde bulundular. Dinimize göre, bir ibadetin yerine başka bir hayırlı işin ya da ibadetin konulması söz konusu mudur?

Cevap: Belli maksatlarla ortaya atılan, bir demogojiden öte kıymet ifade etmeyen ve halkın zihninde dinin emirlerine karşı şüpheler bırakmaya matuf olarak seslendirilen bu tür sözlere değinmeyi hiç istemiyorum. Aslı herkesçe malum olmasına rağmen kasdî olarak tekrar tekrar söz konusu edilen meselelerde bir yönüyle tartışmalara dahil olmanın fayda değil zarar getireceğini düşünüyorum. Çünkü, dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir.

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır. Müsadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir gibi mevzuyla alakalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum:

Kur’an- Kerim, Mâide Suresinin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Adem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenabı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur’an-ı Kerîm’de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Adem’in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de , Kütüb-ü sâlifede isimlerinin Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrâiliyyat’tır- Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

   İbadetlerde İllet ve Hikmet

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah’a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tesbit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibâdet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler. Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat, sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir.

Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın va’z ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat, beklentilerimizi bize lûtfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

   İbadetlere Biçilen Değer

İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekatınız bir çeşit paradır, hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların herbirinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Mesela, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakd olmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibariyle darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat, ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir.

Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın va’z ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz. Mesela, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü marifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibariyle asla benzese de sahtedir.

Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nisbetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin herbirine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların -izafî de diyemiyorum- zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saaadetinin bedeli sayacağım” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzuya misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?”

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hasıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşahede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.

   İbadetlerin Ayrı Bir Derinliği

Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah’ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Mesela, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı haline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.

Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat, kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed haline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altı yüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor. Mesela; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor, öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibâdet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin cennetteki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat, inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve talihsizliğe namzet olur. Ebedî inkar ve isyan düşüncesi de, ebedî talihsizliği netice verecektir.

Hasılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teala bir ibadeti nasıl va’z etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.

[1]  Bakara sûresi, 2/3.

[2] Zâriyât sûresi, 51/58.

[3] Haşir sûresi, 59/9.

[4] Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/85; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.114; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/133.

[5] İbn Mâce, edâhî 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/321.

[6] Bkz.: es-Serahsî, el-Mebsût 12/8; el-Merğînânî, el-Hidâye 4/70; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik 8/197.

[7] Âl-i İmrân sûresi, 3/92.

[8]  Bkz.: Müslim, edâhî 28; Ebû Dâvûd, dahâyâ 9, 10.

[9] Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.791 (Lemaât).

[10] Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.163 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, Birinci Mesele).

[11] Sâffât sûresi, 37/103.

[12] Hac sûresi, 22/37.

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU

Herkul | | KIRIK TESTI

Ufkumuzu aşar onların Hak’la münasebetleri.. kendileriyle yüzleşmeleri.. ve masumiyetlerine rağmen Hak kapısındaki temkin üstü temkin edalı iç çekişleri. Sığmaz mücelletlere onların o ledünnî derinlikleri.. hiss-i mehâfet ve mehâbetleri.. verâlar verâsına müteveccih yana-yakıla niyazları ve bu konudaki sûzişî nağmeleri. Bizim deryadan bir damla, mehtaptan bir zerre kırık-dökük ifadelerimizle, tâ baştan yed-i rahmetle o arındırılmışların hangi mülahazaya binaen arınma kurnasından arınma kurnasına -istiğfar, inâbe, evbeye- koştuklarını değerlendirip dillendirmek muhal ölçüsünde zordur. Ama yine de onlara bakıp kendimize gelme adına, bir cüret de olsa bir şeyler söylemenin lüzumuna inanıyorum. Zannediyorum bu paragrafı, “Cenab-ı Hak onların bu yüce hissiyatlarının bir damlasını da bize lütfeylesin!” dileğiyle noktalama uygun olacaktır.

O silsile-i zebercette ilk gönülden iç çekiş ve sızlanış, bir zelle ile yâd edilegelen, iftar vaktini tayinde bir içtihad olmazı neticesindeydi. Hususiyle hata demiyorum, yeri gelince -inşaallah- üzerinde durulacaktır. Cenab-ı Hakk’ın kulları hakkında kullandığı kelimeler Rab ile kulu arasında her zaman saygıyla karşılansa da, bize o “Mustafeyne’l-Ahyâr” hakkında her zaman temkin edalı düşünme ve konuşma düşer.

Bununla beraber, bu hassas konuya, sondan gelip öndekilerin de önünde bulunan sırr-ı hikmet-i âlemin keşşâfı, ilmî varlığıyla evvellerden evvel, yer-gök ehlinin sertâc-ı ibtihâcı olan ve âlemşümul mesajlarıyla bütün insanlığa rehnümâ bulunan.. arz u sema ehlinin iftihar tablosu, o eşi-menendi bulunmayan ve “Sultan-ı rusül” diye yad edilegelen.. ruhânî-cismânî varlıklar arasında, Hâlık’ının birinci derecede matmah-ı nazarı olarak bilinen.. ötelerden gelen feyiz ve nur tayflarını imana açık gönüllere ifâza eden.. bütün mülk ve melekût alemlerinin kutb-u âzamı unvanıyla anılan.. ismet, iffet, emanet, sadakat, fetânet ve tebliğ hususiyetleri itibarıyla gelmiş geçmiş umum seçkinlerin önünde bulunan.. bir hak dostunun ifadesiyle:

   “Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kaim,

   Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür daim.”

payesiyle serfirâz olan.. önyargısız herkes tarafından, yürüdüğü yolun semâvî hususiyetleriyle Ehadiyyet ve Samediyyet hakikatlerinin biricik keşşâfı sayılan.. ve “Hakîkatü’l-hakâik”ın en fasih lisanı olarak takdirler üstü takdir gören.. bütün bunlara rağmen hep tevazu ve mahviyet yolunda yürüyen.. umum gönüllere Hakk’ı duyurma adına en kutsal vuslata muvakkaten veda eden bir îsâr kahramanı.. ve melekiyeti aşkın, eşi-benzeri bulunmayan bir nâdire-i fıtrat, bir âbide-i bîmisal ile “Vira bismillah!” demek istiyoruz.

Bunca fezâil ve iç derinliğine rağmen, O’nun tazarru, niyaz ve sızlanışları karşısında aklın zâhirî nazarına göre “niye, neden?” demekten kendimizi alamasak da O, Rabbiyle münasebetlerinde ubûdet yörüngesinde hep ihsan şuuruyla oturup kalkmıştı. Biz de şimdi icmâlen dahi olsa, O’nunla alakalı birkaç söz etmek istiyoruz.

Akl-ı sathî konuya safiyyullah olan Hazreti Âdem’den başlamayı öngörse de, gönlümüz sebeb-i hilkat-i âlem olması itibarıyla beraat-i istihlal nev’inden O’nunla “Vira bismillah!” deme temayülünde. Çünkü her şeyden evvel O, hâricî vücut nokta-i nazarından sonradan gelse de hep öndeydi ve öncüydü. Zira peygamberlik manzumesi O’nun adına nazmedilip bestelenmişti ama O, âlemşümul misyonuyla bir kafiye gibi bu nazm-ı mukaddesin sonuna yerleştirilmiş ve bu önemli misyon O’nunla noktalanmıştı.

Evet, bir manada O bir ilk, diğer manada da sondu. Her şeyden evvel O, vücûd-u necm-i nûrânîsi açısından أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي – “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdu.” pâyesiyle serfirâzdı ve bu manaya işareten bir gün O şöyle buyuracaktı: “Âdem nebi beyne’l-mâi ve’t-tîn iken ben peygamberdim.” Buyuracak ve bu ilk ve son muammasına imada bulunacaktı.

Bu açıdan biz de bu sırlı kıdeme binaen birkaç cümleyle de olsa, her an Hakk’a müteveccih bulunan o ruh-i emcedle bu silsile-i zebercede başlamak istiyoruz.

O, hayal ve rüyalarında dahi olsa hiçbir zaman hataya ve hatalara mihmandarlık yapmamıştır. Ama gel gör ki, bu Hakk’a aşina kutsal ruh, ölümün kardeşi sayılan uyuyup dinlenmeye yönelirken -Aslında O’nun uykusu da uyanık bir kalble, sırf bir göz yummaktan ibaretti.- şu meâldeki ayet/ayetler ve sureleri tekrar ederdi; onları okumadan katiyen o âleme yelken açmazdı: “Ya Rabbenâ! Eğer hata ettiysek -Neye hata diyorsa?!.- bundan ötürü bizi muaheze etme. Yâ Rabbenâ! Bize o öncekilere yüklediğin ağır yükleri yükleme. Rabbimiz! Bizi güç yetiremeyeceğimiz şeylerle yükümlü tutma!.. Affet bizleri, kusurlarımızı bağışla -Bilmem ki neye kusur diyor!- ve merhamet buyur bize!.. Sensin bizim mevlâmız ve yardımcımız, kâfirlere karşı yardım eyle bizlere. (Bakara Sûresi, 2/286)

Ey yüce ve müzekkâ ruh! Eğer bu iltica ve niyazın bencileyin sergerdanlara bir tembih ise, سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا  – “İşittik ve itaat ettik.” der, bu sızlanışlarını rehberliğine verir ve vücûd-u necm-i nurânîn karşısında eğiliriz. Yok, kendi adına dendiyse, o zaman da göz ve kulaklarımızı kapar, sükût murakabesine dalarız; dalarız zira Senin can alıcı hasımların, gayz ve nefretlerle köpürüp durdukları dönemde bile Sana “Emîn” diyor; ismet, iffet ve masumiyetin karşısında dillerini tutuyor ve homurtularını muvakkaten dahi olsa kesiveriyorlardı. Sesimi o vücûd-u hâkânîne duyurabilsem -buna sergerdanlığım mâni- ey Sevgili! Söyle Allah aşkına, Senin bu temkin üstü temkin edalı iniltilerin ve iç döküşlerin “akrabü’l-mukarrabîn”e ait bir sır mı yoksa biz derbederlere imalı bir emir mi?!.

Bilmem ki O’nun böyle engin düşüncesinin, hatta kılı kırk yararcasına gösterdiği incelik ve hassasiyetin arkasındaki, O’na Rabbimizin “Sen olmazsın ama ben deneceği dedim!” üslubunda şöyle bir hitap şekli miydi: “Biz Sana bu kitabı hakikatin ta kendisi olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın bildirdiği şekilde onunla hükmedesin ve hainlerin müdafaacısı olmayasın; öyleyse gel Allah’tan af dile, zira O Gafûr’dur, Rahîm’dir. (Nisa Sûresi, 4/105-106) Belki de bu, “O’na diyorum ama arkadakiler, sözün sizlere olduğu açık!” demekti. Fakat bu ferman O’nun rakîklerden rakîk, hassas ruhunda bir ney gibi inlemişti. Mübarek ruhunun duyarlılığıyla tıpkı “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı.” beyan-ı nurefşânı misillü içtenleştirmiş olduğu, فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ  – “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd Sûresi, 11/112) beyan-ı sübhânîsinde duyduğu aynı şeyleri duyduğunda şüphe yoktu.

Ey yüce ruh! Bütün ruhlar Sana feda olsun!.. Hayat-ı seniyyen, doğru olmanın kat kat üstünde hep haşyet ve saygı içinde geçmişti; ama o İlâhî fermanı Sen kendi üzerine aldın ve inledin. Hâlbuki hedefte daha çok bizler vardık; fakat anlayamadık ve yandığın gibi yanamadık. Keşke Sana emredilen o şeylerin birer sorumlusu ve mükellefi olduğumuzu anlayabilseydik! Çok acıdır, gafletle yaşadık, gafletle oturup kalktık ve hiçbir zaman tamamiyet içinde konumumuzun hakkını veremedik.

Ey Şeref-i Nev-i İnsan ve ey Ferîd-i Kevn ü Zaman! Bizi bağışla! Arkanda olduğumuz iddiasında bulunup durduk ama hal ve temsil keyfiyetiyle -maalesef- fersah fersah uzaklarda emeklemeyle ömür tükettik. Ebedî mihrabına teveccüh buyurduğunda bu perişan ve derbeder ruhlar için de hep inleyip iç döktüğün gibi bir kez daha inle ve Cenab-ı Hak’tan Sen’den uzak düşmüş bu sergerdanların da yürekten Müslüman olmalarını dile!.. Dile ki Allah bizi de hakiki insan eylesin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Kasım sayısında neşredilen başyazıdır.

 

Kırık Testi: İSTİKAMET ÂBİDELERİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Bunlar bakışlarında bütüncüllerdir; doğru görür, doğru düşünür ve her hamlelerini hak mülahazasına bağlarlar. Nefis ve mâverâ-i tabiat arasındaki gel-gitleri hep bu temel espri etrafında cereyan eder. Onlar yerinde irade ve şuur merceğini kendi iç dünyalarını temaşaya yönlendirir ve fıtrat-ı asliyelerini kontrole koyulur; ardından da hemen onu ötelere ve ötelerin de ötesine tevcih ederek Yaratan’a iç döker, arz-ı halde bulunur, ahd ü peymân yenilemesine girer ve yerlere yüz sürmeye dururlar. Farkındadırlar “âyine-i samedâniye” olduklarının, bütün kevn ü mekânlara bir fihrist olarak yaratıldıklarının.

Bu engin mülahazayla, böyleleri hemen her zaman yaratılış gayesine uygun hareket etmek için çırpınır.. sık sık iç dünyalarını gözden geçirir.. kendileriyle yüzleşir.. mülâhaza kirlenmelerine karşı uyanık davranır.. kalb kararmalarına ve ruh paslanmalarına meydan vermeme hassasiyetiyle oturur-kalkar.. çok defa “Onları kirlettim!” endişesiyle, arınma adına Hakk’a teveccüh kurnalarına koşar.. ve sürekli “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin hakkını tam veremediği düşüncesiyle sızlanır dururlar.

Böyleleri, değil bu olumsuz şeylere tahayyül dünyalarında dahi kapı aralama, en küçük bir rüya kirliliği, tasavvur isi-pası, durağanlık sisi-dumanı karşısında bile tir tir titrer, yeni yeni teveccüh vesileleri aramaya koyulur.. ve her zaman elleri rahmet ve mağfiret kapısının tokmağında ruhanilerle atbaşı bir hayat sürdürürler.

Onlar birer kurbet eri, vuslat sevdalısı iseler, böyle yanıp tutuşanların yolu da aşk u iştiyak-ı likaullah güzergâhı olmalıdır. Evet, kendi uzaklıklarını aşıp o en yakınlardan yakın Zât’ın “bî kem u keyf” maiyyetine erme helezonu da bu olsa gerek!.. Erilecek ufka erenler böyle bir azm u ikdamla ermişlerdir; heva ve heveslerinin ağına takılıp kalanlar ise takılıp yollarda kalmışlardır.

Dünden bugüne gölgesini arkasına alıp sürekli güneşe müteveccih yürüyenler hemen her zaman çok farklı bir derinlikte kendileriyle mütemadiyen yüzleşmiş; kalb ve ruhlarında, tasavvur ve tahayyüllerinde var gördükleri veya var farz ettikleri kayma endişeleriyle tir tir titremiş; his, heyecan ve endişeleri dillerine emanet sürekli inleyip durmuş ve en içten “Ya Rab!” deyip sızlanmışlardır. Kamer-i Münîr ve mutlak manadaki o İnsan-ı Kâmil’den çevresinde hâlelenen yıldızlara kadar hemen hepsi, maiyyete uzanan peygamberler güzergâhının ayrılmaz yolcuları olmuş ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemişlerdir. Yolları açık olsun ve Cenâb-ı Erhamü’r-Rahimîn bizleri de o yolun yolcularından eylesin!..

Şimdi isterseniz bu nurani yolculuğun biricik pişdârı, gelmiş-geçmiş bütün kudsîlerin seçkinlerden seçkin müşârun bi’l-benânı olan Rehnümâ ile, O’na bakıp kendimizle yüzleşme kapısını -tabiî işin hakikatinin deryada damlası ölçüsünde olduğu kaydıyla- aralamaya çalışalım.

Akrabü’l-mukarrabîn olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (s.a.s), o engin ruh haleti, temkin tavrı ve arkasındakilere rehberlik mülâhazasıyla, sabahı ayrı bir teyakkuz faslı, akşamı ayrı bir teveccüh demi, içini Allah’a döker ve “Allahım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzih ederim. -Günah onun rüyalarına bile misafir olmamıştır- günahlarımı bağışlamanı diler ve rahmetini umarım!..[1] der; takipçilerine kendilerini kontrol yolunu gösterir ve baş döndüren bir tevazu ve mahviyet tavrı sergilerdi.

Yine günün aydınlığa kaydığı aynı dakikalarda, kendilerini ölüm uykusuna salmış kalbzedelere temcîd ve araftakilere tenbih edalı içten iniltileriyle rahmet kapısının tokmağına şu sızlanışlarla dokunurdu: “Allahım, zulmetmekten, zulme uğramaktan; haddi aşmaktan, başkalarının hukukuna tecavüz etmekten, hukukuma tecavüz edilmesinden; hata işlemekten ve bağışlanmayacak günaha girmekten -Bunlar O’nun tahayyül dünyasından bile fersah fersah uzak şeyler- Sana sığınırım.”[2] Keşke bu iç döküşün çeyreği bizde ve bizim serkârlarımızda da bulunsaydı!..

Nübüvvetinden önce ve risaletle serfiraz kılındıktan sonra, hayat-ı seniyyelerinin hemen her safhasında, nefis ve hevasını kayd u bend altına almış olmasına rağmen, her yeni tulûu yepyeni tulûatlarla, her zaman temkin edalı lâl ü güher şu sözlerle karşılardı: “Rabbim, beni nefsimle baş başa bırakırsan, altından kalkılmaz bir zaafa, kahreden bir ihtiyaca, belirsiz bir günah ve hataya itmiş olursun.” İçini hüşyar bir ruhun sesi-soluğu olarak bu ifadelerle dillendirdikten sonra kendine yakışan o mübarek teveccüh ve yakarışlarını şu ifadelerle noktalardı: “Ben yalnız ve yalnız Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımı -Ruhum Sana kurban, hangi günahını?!.- bağışla; zira günahları bağışlayacak yalnız Sensin, Sen!”[3]

İç döküşlerine devam eder; tahayyül dünyasına bile gelmeyen nefis ve şeytana karşı -bence bendelerine tenbih sadedinde- “Allahım, nefis ve şeytanın şerrinden, şerareleriyle bana bir kötülük yapmalarından ve bir Müslümana kötülük yaptırmalarından Sana sığınırım.”[4] der ve bu içten iniltilerini dört defa tekrar buyururdu. Bu temkin üstü temkine canlar kurban; yetinmezdi bunlarla, eli rahmet ve hıfz u riayet kapısının tokmağında, “Ey Hayy u Kayyûm olan Allahım, rahmetini vesile ederek Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah buyur ve beni göz açıp kapama süresinde dahi nefsimle başbaşa bırakma!”[5] diye niyaz ederdi. Hayatını bata-çıka götürenlerin kör gözlerine, sağır kulaklarına sokulsun!..

O, nefis ve hevaya karşı -O’ndan kilometrelerce uzak olsalar bile- o kadar duyarlı ve hassastı ki, milyonda bir ihtimalle dahi O’nun o nurefşan düşünce dünyasına gölge edememişlerdi, edemezlerdi de!.. Biz yine, “derbeder bendelerine bir ders” deyip bir adım geriye çekilerek, o Söz Sultanı’nın teveccüh ve iniltilerine bir kez daha kulak kesilelim: “Allahım, nefsimin ve zimamları Senin elinde olan her varlığın şerrinden Sana sığınırım.”[6] Bu ne duyarlılık ve engin bir temkin duygusudur!..

Can alıcı hasımları bile O’na ayıbın en küçüğünü dahi isnad etme küstahlığında bulunmamış, bulunamamışlardı. Hem nübüvvetten evvel hem de ondan sonra eminler emini olarak biliniyor ve öyle yâd ediliyordu. Ama O’ndaki o yükseklerden yüksek ufka bakın ki, sanki bir ayıbı varmışçasına -biz yine bunlara, “rehberin terbiyegerdelere tenbihi” diyelim- “Allahım, bütün ayıplarımı setret ve beni bütün korku ve endişelerimden emin kıl!”[7] der dururdu. Mehâfet ve mehâbet düşünceleri itibarıyla her zaman tir tir titreyen bir gönlü vardı ve O bu konuda arkasındakilere gerçek fazilete giden güzergâhı işaretliyordu.

Uyurken de, “O bizim gibi uyurdu” demek O’na karşı büyük bir saygısızlıktır. Zira O, “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz”[8] diyerek bu konuya da bir nokta koymuştu. Ne var ki bu melekler üstü mümtaz ruh, kendince o farklı uykuya yönelirken dahi ciddi bir teveccüh-ü tâmla Hakk’a yönelir ve “Bismillah diyerek yan gelip yattım.. Allahım, günahımı yarlığa, şeytanımın sesini-soluğunu kes, nefsimle alakalı rehini çöz, beni katında o en yüce konumdakilerin arasına koyuver!..”[9] derdi. O dillere destan mümtaz konumuna rağmen bu iç çekişte dahi bizlere neler fısıldıyor neler…

O’nun miracı namaz kafiyeli, namazları da miraç edalıydı. O, salât unvanıyla bu yerdeki miraca yürürken bütün tavırlarında ihsan televvünleri belirir, varıp Hak karşısında el pençe divan durunca da dudaklarından, yapılacak ameliyenin “beraat-i istihlal”i nev’inden, şu mübarek sözler dökülürdü: “Allahım, Melik’sin, Senden başka ilah yoktur. Sen benim biricik Rabbimsin; ben ise Senin kulunum. Nefsime zulmettim; günahımı itiraf ediyorum, -Ey Canlar Canı, hangi günah?!.- bütün günahlarımı bağışla; Senden başkası onları yarlığayamaz.. beni ahlâk-ı haseneye hidayet buyur; zira ancak Sen hidayet edersin!.”[10] Bunlar, bizleri de o ufka çağırma niteliğinde şeyler; Allah bizi de o hidayet-i tâmmeye mazhar buyursun…

“Günah!” deyip inlediği husustan mağrib-maşrık arasındaki mesafeden daha uzaktı ama O, kalem ve mürekkebin sükût murakabesine dalıp yazmaz oldukları hata addettiği şeylere karşı dahi -hatalar O’nun rüyalarına bile misafir olmamıştır- olabildiğine bir temkin duygusu ve ihsan ahd ü peymanı ile içini dökmüş ve inlemişti : “Allahım, beni hatalarımdan, iki kutup arasındaki mesafe uzaklığıyla uzaklaştır. Rabbim, beni hatalarımdan, -kirleri en iyi temizleyenden kinâye- saf su, kar ve dolu (mâyi’iyle) arındırıyor gibi arındırıver.”[11] Bu ne derinlik, can içre Canım!.. Sen;

Sultan-ı Rusül Şah-ı mümeccedsin Efendim

Biçarelere devlet-i sermedsin Efendim

Divan-ı ilâhîde serâmedsin Efendim

Menşûr-u “Le’amruk”le müeyyedsin Efendim.

(Şeyh Gâlib)

Ey ziya-i himmet ve şem’-i tâbânım, böylesi iç döküş ve sızlanışlarınla “ben” deyip bizi o nurlu yolunda kendimiz olmaya çağırıyorsan, bizler sergerdanlarımız ve serkârlarımızla o ufka veda edeli yıllar oldu. Bizler, reca edalı tüllenen hülyalarımızla Senin yeni teveccühlerini bekliyoruz; Hak adına daha fazla bekletme!.

Hususiyle o has hâlene baktığın gibi kıtmîre de bak,

Ve kutsî aşkınla onu da cayır cayır yak;

Kararmasın atmosferi sensizlik hüznüyle,

‘O da bendendir’ de ki kalmasın Senden ırak.

Namazın sidretü’l-müntehâsı sayılan, أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ fehvasınca[12] kulun Allah’a en yakın olduğu halde, “Baş ayak aynı yerde, öper alnı seccade; işte insanı kurbete taşıyan cadde.” sözleriyle tahşiyelendirilen ufka yönelirken ve hiç kimse karşısında eğilmeyen mübarek başını en derin bir tevazu hissiyle yerlere sürerken, bir farklı üslupla içini döker ve şöyle sızlanırdı: “Allahım, bütün günahlarımı -Ey لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ ile[13] serfiraz şehinşâhım, Rabbin Sana geçmişte günah işletmedi; gelecekte günaha açılacak kapı ve pencereleri de Senin sadakat kilidinle kilitledi; söyle yüce şanın aşkına, Siz neye günah diyorsunuz!- evet, bütün günahlarımı, küçüğünü-büyüğünü, evvelini-âhirini, açığını-gizlisini, hepsini bağışla!”[14] Keşke bu melek soluklarını aşkın inilti ve sızlanışları, hayatlarını günah levsiyatı içinde geçirenler de anlayabilselerdi!.. Heyhat, kalbî hayata veda etmiş, ruh ufkundan habersizler bunları ne duyar ne de anlarlar.

İliklerine kadar Hakk’a kurbet ve o kurbetle zevk-i ruhaninin zirve yaptığı teşehhüdde O yine kendi marifet derinliğiyle doğru orantılı inler ve gönül tellerinden kopup gelen şu sözlerle ruhunun erişilmezliğini dillendirir: “Allahım, nefsime çok zulmettim -bu da biz bilmezlere bir hatırlatma herhalde- günahlarımı bağışlayacak yalnız Sensin Sen, nezd-i ulûhiyetinden hususi bir mağfiretle bağışla beni, bana merhamet buyur; şüphesiz yegâne Gafûr ve Rahîm Sensin.”[15]

Ah keşke bizler de “Rehber ve Rehnümâ nerede, biz neredeyiz?” deyip içten içe sızlanabilseydik!.. O, bizim için her zaman söz konusu olabilen, O’nun ufkundan da fersah fersah uzak bulunan bir kısım gönül karartan ahval için sızlanır ve engin bir yakarış ile duygularını şöyle seslendirirdi: “Allahım, kalb katılığından, gafletten -nerede onlar nerede Senin ufkun?!.- fakr u zaruretten, küfürden, fısktan, muhalefet mülahazasıyla birilerine düşmanlık tavrı almaktan, riyadan, süm’adan Sana sığınırım!”[16] Bilmem ki bu teyakkuz ve temkin, baş döndüren böyle bir derinlikle, o Masum-u Mutlak’ın dışında -mele-i a’lânın sakinleri dâhil- başka biri tarafından duyulmuş mudur? Ben zannetmiyorum; kimse de ihtimal veremez…

O Kamer-i Münîr’in tazarru, niyaz ve yakarışları adına deryadan damla bu kadarıyla mevzuya bir noktalı virgül koyarak, “Konu bitmedi, sırada o Mâh-i Tâbân’ın hâlesi sayılan ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ var.” diyor ve yanlışlarımdan ötürü Allah’tan afv u mağfiret diliyorum…

***

[1][1] Ebu Davud, edeb 108.

[2][2] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/520; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[3][3] Ahmed b. Hanbel, Müsned 35/521; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 5/119; Hâkim, Müstedrek 1/697.

[4][4] Tirmizî, deavât 105; Ahmed b. Hanbel, Müsned 11/171.

[5][5] Ebu Davud, edeb 107; Ahmed b. Hanbel, Müsned 34/75; Taberânî, el-Mu’cemü’s-Sağîr 1/270 (Lafız Taberânî’den).

[6][6] Taberânî, ed-Dua s.128; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 7/122.

[7][7] Ebu Davud, edeb 107; İbn Mâce, dua 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned 8/403.

[8][8] Buhârî, menâkıb 24; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 125.

[9][9] Ebu Davud, edeb 107.

[10][10] Müslim, salâtü’l-müsafirîn 201; Ebu Davud, salât 124.

[11][11] Buhârî, ezan 89; Müslim, mesâcid 147.

[12][12] Müslim, salât 215; Ebu Davud, salât 160.

[13][13] Fetih sûresi, 48/2.

[14][14] Müslim, salât 216; Ebu Davud, salât 156.

[15][15] Buhârî, ezan 151; Müslim, zikr 48.

[16][16] Hâkim, Müstedrek 1/712.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Ocak sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanın kendiyle yüzleşmesi ve hayatını hep حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا çizgisinde sürdürmesi nefis ve hevâya karşı kararlı duruşa ve mutlak sonsuzluğun O’na ait olduğu iz’anıyla kendini sıfırlamasına bağlıdır. Aslında Sonsuz’a karşı âciz, fakir, muhtaç ve her şeyi O’ndan birer emanet olan insana düşen de budur. Aksine, “ben” deyip oturup-kalkana hakkı-hakikati görüp duyma menfezleri bütün bütün kapanır; dört bir yan zindana döner ve kapkaranlık bir hal alır. Ne hoş dillendirir bu hususu bir kalb ve ruh insanı:

“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,

Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” (Gavsî)

Evet, istiğrak ve heymân halinde bile olsa, “ben” diyene bütün verâların kapıları kapanır; yukarıdan aşağıya şefkat tokatları inip kalkmaya başlar.. ve Sonsuz karşısında kendini sıfırlamaya gitmeyen böyle tali’sizler cebrî sıfırlanmaya tabi tutulurlar. Evet, “Nefy-i nefy ispattır.”, “Yok yok olsa var olur.” disiplinleri açısından, acz ü fakr sistemine göre hareket edilmediği takdirde, farkına varmadan insan bir yokluk çağlayanına kapılır gider de bir daha geriye dönemez.

Hakk’a kulluk mülahazasıyla, insanın konumu da işte bundan ibarettir. O, vicdanında hiçliğini duyup hissettiği ölçüde marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî ufkuna açılmış olur ve Hakk’ın mücellâ bir aynası haline gelir. Aksine, enâniyetle köpürüp, gurur ve kibirle gümleyedurunca da iç içe küsûflar yaşar ve şeytanın mel’abesi haline gelir. Böylesi kahredici bir duruma düşmemek için daha baştan geçilecek şeylerden geçilmeli ve seçilecek şeyler de Hak disiplinlerine göre isabetli seçilmelidir ki insan uzak yakın yarınlar itibarıyla âh u vâha düşmesin. İbrahim Hakkı hazretleri bu hususu şöyle noktalar:

“Az ye, az uyu, az iç!..

Ten mezbelesinden vazgeç!..

Dil gülşenine göç!..

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

Emir Buharî ise:

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

der; nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak O’na teveccühü salıklar.

Onun bu oldukça çetin güzergâh disiplinlerine mukabil, yaşadığı çağa göre asrın sözcüsü, acz ü fakr, şevk u şükür, tefekkür ve şefkat düsturlarını nazara verir; “Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!” diyerek konuyu teshîl edici bir kısım esaslarla dillendirir.

Kadd-i yâre kimisi ar’ar demiş, kimi elif,

Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif.”

(Muhibbî)

fehvasınca, kendimizi doğru okumaya, kendimizle yüzleşmeye ve Hak karşısında konumumuzu belirlemeye mâtuf söylenmiş her söz, lâl ü güher bir beyandır. Bu beyanlarladır ki, kalb, hayatını ihsan mülahazalarına bağlı sürdürür ve nurlanır.. insan, Hak karşısında konumuyla mütenasip durumunu korumuş olur.. bu yolda sık sık kendini analizlere tabi tutar.. kirli ve nurlu yanlarıyla kendini doğru okur.. isten-pastan arınma ameliyeleriyle oturur-kalkar.. üzerine yoğunlaştığı bu tür hamle ve aksiyonlarla başkalarının isini-pasını görmez, görse de onlarla meşgul olmaz. Yerinde Niyazî-i Mısrî gibi:

Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.

Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,

Dîde giryan, sîne püryan, akıl hayran, bîhaber.”

der, inler. Yerinde Leyla Hanım içtenliğiyle,

Hevâ-i nefsime uydum pek çok günah ettim,

Huzura hangi yüzle varayım ya Resûlallah!..”

sözleriyle kendini yerden yere vurur ve sızlar. Yerinde Alvar İmamı M. Lütfi Efendi derinliğiyle,

Ne ilmim var ne a’mâlim

Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,

Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,

Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.

inkisarıyla içini döker ve sızlanır. Ve bu konuda “…حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ” mülahazasıyla iç döküp sızlamış daha niceleri…

Biz şimdilik tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye koşup duran bu âbide şahsiyetlerle konuyu noktalayarak, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ hâliyle hâllenmiş erbâb-ı kemâlin hâlini temaşaya yönelmek istiyoruz. Tevfik Allah’tan!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Aralık sayısında neşredilen başyazıdır.

 

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kendini yakın takibe alamaz ve nefsini, iyiliklere açık, kötülüklere de meyyal yanlarıyla doğru okuyamazsa, sürçmelerden sıyrılamayacağı gibi, hayatını istikamet içinde sürdürmesi de çok zor hatta imkânsızdır. Bu konuda önemli hususların başında, hevâ-i nefsin dizginlenmesi gelmektedir. Nefs-i emmâre gemlenmez veya kontrol altına alınmazsa, insan “ahsen-i takvim”e mazhariyet sorumluluğunu yerine getiremez; bir kısım menfî tavır ve davranışlardan asla sıyrılamaz ve yaratılışındaki incelerden ince esrâra da nüfûz edemez. Evet, nüfûz edemez nefis ve hevâ perdede olduğu sürece. Böyle bir körlüğe düşen kimse, var oluş hakikati ve “hakikatü’l-hakâik” adına sürekli küsûflar yaşar; nefsânîliğin kararttığı atmosferden kurtulamaz; egoistçe düşüncelerinin güdümünde kahredici kaprislere takılır ve hep “ben, ben” der durur. Hele böyle birinin içinde neş’et ettiği muhît bu türlü duygulara dâyelik yapıyorsa…

Bu konuda, günümüzdeki içtimâî atmosfer oldukça sisli-dumanlı; yığınlar yaratılış gayesinden bîhaber; böyle bir gayeyi dillendirenler taklit gel-gitleri içinde; deyip edilenler kalb referansı olmayan dil-dudak mırıltısı; kutsallar, dünyevîlikler hesabına kullanılan birer argüman; servet-sâmân düşkünlüğü, tûl-i emel marazı, bohemlik zaafı, bilerek dünya hayatının ebediyetlere tercih edilmesi, üzerinde durulup düşünülmeyen bir muamma…

Böyle bir atmosferde yığınlar birer mezar-ı müteharrik tâli’siz, onları bu hâle getirip güdenler de insî şeytan ve makyavelist mürâîlerdir. Sergiledikleri tavır ve davranış itibarıyla bir yüce gaye-i hayalin ve hak mülahazasının mümessilleri gibi göründükleri halde, onlar genel duygu ve düşünceleri açısından nefis ve hevânın tesirinde birer Firavun, birer Nemrut ve birer Şeddad’dırlar. “Kul oldum, kul oldum!” diyecekleri yerlerde firavunâne naralar atarak herkesi kendilerine kul sayma düşüncesiyle oturur kalkarlar. Uğradıkları yerlerde derviş enînleri sergiler, sofîce tavırlara girer, “din”, “Allah”, “Peygamber” der durur ve kendilerini dinleyenleri büyülerler ama iç dünyaları itibarıyla bunlardan fersah fersah uzaktırlar. Ne hakperest oldukları beyanlarında ne de derviş gibi davranmalarında katiyen samimi değillerdir.

Bunlar birer dünyaperesttirler ve kullandıkları kutsallarla alakalı hususlar da suiistimal edilip atılan birer argüman mahiyetindedir. Âşık Paşa’nın ifadesiyle:

“Hakikî derviş odur ki dünyayı terk eder,

Gerçek mü’min de odur ki, dünya onu terk eder.”

Yoktur o dünyâperestlerde bu duygu ve mülahazanın zerresi; bir aldatma hırıltısıdır hepsinin soluğu sesi. Böylelerini iman, İslam ve ihsan açısından bir yere koymak çok zordur; zira bunların hemen bütünü bir anlamda birer İbn-i Selûl’dür. Düşünce dünyaları kirli, davranışları yapmacık, gaye-i hayalleri debdebe ve ihtişam, hedefleri de dünya ve mâfîhâdır. Dış görünüşe fevkalâde önem verir, makyajla oturur-kalkarlar.. yaldızlı beyanlarla çevrelerini büyülemeye çalışırlar.. levsiyatlarını gizleme mevzuunda ölür ölür dirilirler.. hep apak görünmek için türlü türlü demagojilere başvururlar.. mesâvîleri ortaya çıkınca da hemen sun’î gündemler oluşturarak irtikâplarını örtbas ediverirler.

Bilmez bunlar kalb safvetini, ruh nezâhetini; şeklî, surî Müslüman görünümüyle aldatır ve sürüklerler arkalarından şuursuz kalabalıkları.. hep birer hak eri ve diriliş kahramanı olduklarından dem vurur dururlar ama ne hakk u hakikatle bir münasebetleri vardır, ne de diriliş adına bir gayretleri.. çirkâptır duyguları ve düşünceleri; bilmezler kalbî-ruhî nezafet ve tahareti.. iç ve dış bütünlüğünün esas olduğunu.. nefis ve hevâ güdümünden sıyrılarak Allah’a hâlis kul olmayı. Vicdan mekanizması itibarıyla düşe-kalkadır azm u iradeleri.. taklit eksenli ve yapmacık kulluklarıyla aldatıcıdır her halleri. Abdest alır gibi görünür, namaz kılacakmış gibi ön safa yürürler ama her şeyleriyle göz boyamacadır tavırları.. kandırmacadır Hak karşısında kıyamları, kuudları.. bilmezler Allah tarafından görülüyor olmayı.. zihin ve ruh kirliliğiyle kirletirler miraç güzergahında bulunmayı.. arındıramamışlardır görünme ve bilinme levsiyâtından iç dünyalarını. Oysaki kulluk ve mü’minin miracı namaz böyle bir arınmayla namaz olur. Ne hoş söyler İsmail Hakkı Bursevî:

“Pâk ve tâhir eyle çirkâb-ı hevâdan nefsini,

Yalnız el-yüz yıkamayı sanma taharetten garaz!..”

Nefis ve hevânın farklı renk ve desendeki aldatıcı oyunlarından sıyrılamayan bu bedbahtlar, sabahları bir türlü, akşamları da başka bir türlü yaşamaktan kurtulamazlar.. düşünemezler yarınları, daha ötelerini ve iğneden ipliğe bir hesap gününü.. حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا “Hesaba çekin nefsinizi ve yüzleşin kendinizle, O ma’dele-i ulyâda hesaba çekilmeden evvel.” (Hazreti Ömer radıyallahu anh) mülahazasına kapalıdır vicdanları.. gerçek insan olma ufkuna yürümenin bu yoldan geçtiğinin farkında değillerdir; farkında değillerdir ancak böyle bir metafizik gerilimle nefis ve hevânın gemlenip beşerî garîzaların, hayvanî hislerin ve şehevâni duyguların üstesinden gelineceğinin.

Ne var ki, kendini nâma-nişâna, şöhret ü şâna, makama-mansıba, zevk u safâya, takdire-alkışa kaptırmakla zehirlenmiş bu ruhlar, böyle bir girdaba yelken açtıklarının da farkına varamazlar. Bilemez bunlar hakikî imanı, İslam’ı, ihsanı ve duyamazlar hakikî insan olmadaki enginliği. Nasıl duyabilirler ki, bunlar hem kalbleri ve kafalarıyla, hem de göz ve kulaklarıyla tamamen bu dünyaya hasr-ı himmet etmiş bir kısım yarını olmayan bedbahtlardır. Oysaki bugüne ve fâniyât u zâilâta göz ucuyla bakmaya mukabil, yarınlara ve daha ötelere bütün ihsas ve ihtisas sistemlerimizle yönelmez ve yönelemezsek “ahsen-i takvîm”e mazhariyetimize saygısızlık yapmış ve Allah’a karşı da nankörlükte bulunmuş olma durumuna düşmemiz söz konusudur.

Ama ne dersek diyelim, Hak’la hemhâl olmayan ruhların şeytânî ve nefsânî şerarelere takılmaları kaçınılmazdır. İmam Şafiî, “Sen kendini hakla meşgul etmezsen, bâtıl şeyler ruhunu sarar ve seni hep meşgul eder.” der ki, vicdanlarımıza emanet önemli bir reçete mahiyetindedir.

Kırık Testi: RUH ZEHİRLENMESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Ruh ötelere açık insanın en derin ledünnîliğini teşkil eder. O, insanın insan olarak kalmasında ve daha ötelere, ötelerin de ötelerine açılmasında sırlı bir kanat mahiyetindedir. Evc-i kemâlât-ı insâniye, o kanadın canlılığına ve metafizik gerilimine vâdedilmiş ilâhî bir utûfettir. Onun felç olması ise, insanın manevî anatomik sisteminin de felç olması demektir ki, biz buna kestirmeden “ruh zehirlenmesi” diyoruz.

Ruh zehirlenmesinin tedavisi oldukça güç, hatta bazı ahvalde âdeta imkânsızdır. Zira çok defa hissedilmez onun ağrısı-sızısı; duyulmaz bir hekime gidilme arzusu. Dolayısıyla da böyle biri kalbî ve ruhî hayat itibarıyla ölü gibidir ama varamaz farkına işin vahametinin. Dahası, iç dünyası açısından en tiksindirici deformasyonlara maruz kaldığı hâlde, şuursuzca, mevcut tahribatına yeni yeni tahribatlar ilâve etme arkasında koşar durur da göremez o kapkaranlık sonucu; göremez, zira o, ruhen zehirlenmekle bir basiret körlüğü yaşamaktadır.. görülecekleri mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun göremez.. “Görüyorum!” dediklerinin de arka planlarına akıl erdiremez. Nasıl erdirebilir ki, felç olmuştur onun idrak sistemi.. kırılmıştır ruh anatomisinin kolu kanadı.. ve işlemez olmuştur mantığı, muhakemesi.. dolayısıyla da değerlendiremez olup bitenleri, tefrik edemez akı-karayı. Zira zehir dumura uğratmıştır ondaki idrak ve temyiz kabiliyetlerini. Öyle ki, bu hâli ile o, zehri panzehir gibi görmekte; deniz suyuyla susuzluk giderme türünden, içtikçe yanmakta ve yandıkça da içmeye devam etmektedir.

İnsan ruhunu zehirleyen faktörler sayılmayacak kadar çoktur ve bunlardan bir tanesi dahi insanı insanlığından uzaklaştıracak mahiyettedir. Bunların birkaçının birden bulunması ise, Arap’ın “dâü’l-udâl” dediği maraz türünden, kâbil-i iltiyam olmayan iç içe ne illetlere ne illetlere sebeptir!.. Kibir, gurur, bencillik, ucub, fahirlenme, şöhret hissi, makam tutkusu, alkışlanma ve takdir edilme arzusu, servet sevdası, nefis ve hevâ esareti, menfaat ve çıkar zaafı, sonradan bulma ve görme küstahlaştırması… gibi hususlar bunların başında gelir. Bunlara karşı açık duran biri, enâniyeti, çalımı, cakası, şımarıklığı ve kaba tavırlarıyla öyle bir şirazesizlik sergiler ki, gayrı egosantrizm çağlayanına yelken açmış böyle birine -Hak’tan ekstra bir inayet olmazsa- ne o en güvenli sahiller, ne o en müsait limanlar, ne de herkese kucak açan o şirin rıhtımlar hiçbir şey ifade etmez ve o, sürüklenir narsizm çağlayanlarıyla Nemrutların, Şeddadların, Amnofislerin… helâk olup gittikleri girdaplara doğru. Sürüklenir gider de görüp sezemez o kahreden sû-i âkıbetini ve lânet ile yâd edilen biri hâline geleceğini. Görüp sezemez zira o, ruhu zehirlenmiş, mantık ve muhakemesi meflûç bir düşünce fakiri; hayatını hayvânî ve cismânî zevklerin tesirinde sürdüren şehevât-ı nefsâniyesi güdümünde bir bohem; mal-menâl, dünya debdebe ve şatafatını hak duygusu yerine koymuş bir sapkın; geçici zevk u safaları ötelerin ebedî güzelliklerine ve Hak hoşnutluğuna tercih etmiş bir kör, bir sağır, bir kalbsiz ve hayvânî tutkularının dürtüleriyle yarınları görmeyen bir hissizdir. Bir âyet-i kerimenin mazmunu çerçevesinde böyle biri şöyle resmedilir: Büyülenmiştir kadınlara/kızlara, yığın yığın mala, mülke, menâle; altına, gümüşe, dolara, dinara; ata, katıra ve emsaline -günümüz açısından- zırhlı lüks arabalara.. ve daha ne dünyevî debdebe ve ihtişama… Bu pes bayağı şeylerle görmez olmuştur öteler adına vâdedilen baş döndürücü güzellikleri ve Hak nezdindeki hüsn-ü âkıbeti.

Evet, insanın ruhî hayatındaki virütik alanlar böylesine cismânî ve nefsânî arzulara açık olursa, böyle birinin vicdânî hayatı için ölüm kaçınılmaz olmuştur. Mehâfet ve mehâbetullahla mamur olan bu en mühim sistem böyle felç olunca da gayrı öyle biri asla kendini doğru okuyamaz.. ahsen-i takvîme mazhariyetin ifade ettiği o engin gayeyi anlayamaz.. baş döndüren insan anatomisini, topyekûn kevn ü mekânların bir fihristi gibi göremez; göremez ve varlığı böyle bir temaşa ile değerlendiremez.. eşya ve hâdiseler arasında yer ve konumunu doğru belirleyemez; hatta bazen sebepler girdabına kapılarak natüralizm türküleri mırıldanmaya durur.. bazen hiç olmayacak faraziyelerin tesirinde materyalizm şarkılarıyla soluklanır.. bazen de hakikî din ruhuna aykırı bir çeşit dindarlık kisvesine bürünerek sûrî ve şeklî Müslümanlık görüntüsü sergiler ki, kanaatimce bu, diğer inhiraf ve sapmalardan daha tehlikeli ve münafıkça bir davranış biçimi aksettirmektedir. -Bu konu, üzerinde daha uzunca durulması gereken bir husustur; biz şimdilik sırf bir işaretle yetinmek istiyoruz-.

Yukarıdaki hususlardan hangisi olursa olsun, zehirlenmiş bir ruh, sürekli iç içe kalak ve ızdıraplar yaşar.. sürekli, o güne kadar elde ettiği şeylerin elinden gideceği hafakanlarıyla oturur-kalkar.. mevcudu muhafaza ve ona yeni şeyler ilâve etme hırsıyla tûl-i emelden tûl-i emele koşar ve yer yer tevehhüm-i ebediyet hezeyanlarına girer; bu konuda zihni olmazlara takılınca da ölüm korkusuyla soluklanmaya durur.. ve bu düşünce fasılalarının, daha doğrusu hezeyan vetirelerinin hemen hepsinde kendini çepeçevre ve iç içe zulmetlerle kuşatılmış gibi hisseder. O, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın resmettiği şu tablodaki bedbaht gibidir: “Onların/onun hâli -duygu ve düşünce itibarıyla- derin bir denizde yoğun bir karanlık içinde bulunan birine benzer ki, bir yandan denizde dalga dalga üstüne, diğer yandan üstünde ürperten kopkoyu bir bulut.. öyle ki bu üst üste karanlıklar içinde o, kendi elini çıkarıp görmek istese onu dahi göremez.” (Nur, 40) Evet, o genel atmosferi hep böyle görür ve elem üstüne elem kâbuslarıyla kendini cehennem gayyasında sanır.

Ruhunu mâsivâ ve mâlâyâniyât ile zehirleyip felç etmiş böyle biri, tıpkı avlanmak için ormana açılmış acemi bir avcıya benzer ki, bir yandan o “av, av” derken diğer yandan da başkası tarafından avlanma korkusuyla tir tir titrer ve bağırıp çağırarak müteselli olmaya çalışır. Aslında o çoktan his ve kaprisleri tarafından avlanmıştır ama bunun farkında değildir. Kapalıdır kapısı-penceresi fizik ötesi âlemlere. Ne mahiyet-i insâniyedeki derinliklerden bir şey anlar ne de fezâ-yı ıtlaktaki beş yüz milyar galaksinin, dört yüz elli milyar yıldız kümesinin ahenk içindeki nağmelerini duyar. O, enfüsteki pırıl pırıl parıldayan bir meşaleyi söndürdüğünden, ne o başları döndüren eşya ve hadiselerin nizam ve şiiriyeti ne de onun arkasındaki muhit ilim, kâhir kudret ve bâhir meşîet ona bir şey ifade etmez; etmez de o bu yoklar sarmalı içinde hep hiçlik soluklanır durur. Evet o, ruhunu zehirlemekle, görme, duyma ve değerlendirme mekanizmalarını da felç etmiştir. Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan böylelerini o enfes üslubuyla şöyle resmeder: “Kalbleri var ama idrak edilecek şeyleri idrak etmezler/edemezler; gözleri vardır fakat görmezler/göremezler; kulakları vardır ancak işitilecekleri işitmezler; bu itibarla da onlar -bir mânâda- hayvan, hatta ondan da sapkın ve sapıktırlar.” (Ârâf, 179)

Dünden bugüne bu tip ve bu çizgide dünya kadar insan, daha doğrusu insan suretinde pek çok kimse gelip geçtiği gibi, bundan sonra da o şeytan figürleri hep olagelecektir. Bunlara mukabil cismâniyetini kontrol altına alan, hayvaniyetten sıyrılıp kalbî ve ruhî hayata müteveccih bulunan dırahşan çehreler de eksik olmamıştır ve olmayacaktır. Bu durumda bize düşen şey, gölgemizi arkamıza alarak ihlâs, rıza ve iştiyak-ı likâullah yolunda soluklarımız kesilesiye O’na müteveccih yürümek olmalıdır; zira teveccühün teveccühe vesileliği değişmez bir âdet-i Sübhâniyedir. Ne hoş seslendirir bu hususu Muhammed Lütfi Efendi hazretleri:

Sen Mevlâ’yı sevende, Mevlâ seni sevmez mi?!.
Rızasına ivende rızasını vermez mi?!.

Sular gibi çağlasan, Eyyûb gibi ağlasan,
Ciğergâhın dağlasan, ahvâlini sormaz mı?!.

Cenâb-ı Hak, inâyet-i hâssasıyla, bizleri o özel lütfuyla lütuflandırsın.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Ekim sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: HAK YOLUNA ADANMIŞ RUHLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendini Hakk’ı anlatmaya adama, yaratılıştaki “ahsen-i takvîme” mazhariyetin gereği ve yapabilenler için payeler üstü bir payedir. Gizli-açık her vesile ile O’nu anlatıp sevdirmeye çalışanlar, gönül kapılarının O’na ve insanları O’na ulaştırmanın -gaye ölçüsünde- yanıltmayan vesilesi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a açılması için sürekli çırpınıp duranların, -kendileri farkına varsınlar varmasınlar- Mele-i A’lâ’nın sakinlerince alkışlandıkları/alkışlanacakları muhakkaktır. Nasıl olmasın ki, bu yolun yolcuları sevdirirler sevdiklerini ulaştıkları herkese, en müessir argümanları hal ve temsil diliyle. Hep Hakk’ı soluklanır ve sevdirirler açıldıkları her yörede.. ve ererler bu sayede o ilahî sevgiye perde perde. Söz Sultanı’nın: “Sevdirin Allah’ı kullarına ki seviversin O da sizi!..”[1] beyanı vird-i zebanları, hep “sohbet-i Cânan” der yürürler güneşin doğup-battığı en ulaşılmaz yerlere. Bu da, damla ölçüsünde küçük bir teveccühe deryalar vüs’atinde öyle ilahî bir mukabeledir ki, “cihan-paha” sözü bile onu ifade etmez.

O’nu sevdirmeye giden yol ve vesilelerin başında Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın vesayet ve çizgisinde olmak gelir. O’nu bilip kabullenen ve O’nun manevî atmosferine giren, “Kelâm” sıfatından gelen nur-efşan mesajları içtenleştirip hayatına hayat haline getirdiği ölçüde bakar-körlükten kurtulur; her şeyi basiret dürbünüyle görmeye başlar. Bir yandan gözleri kâinat mescidindeki âyâtı müşahede ederken, diğer yandan da mesmuâta açık bulunan kulakları eşya ve hadiseler mabed-i muazzamında Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın tekvinî emirleri tekrar edip durması karşısında şevkle şahlanır. Bir şair-i şehîrin:

“Varsın Sen İlahî yine varsın, yine varsın,

Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın!..”

mülahazalarıyla soluklanır ve imandan marifete, marifetten muhabbete, muhabbetten de aşk u iştiyak-ı likaullaha uzanan düşüncelere dalar. Varlık ve hadiselerin paragraf, cümle ve kelimeleriyle resmedilip seslendirilen nağmeleri mırıldanmaya durur ve “Hû” der O’nu söyler, O’nu vird-i zeban eder. Bir aşk u heyecan insanı ne latif dillendirir bu hayatı:

“Bir kitab-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan, manası Allah çıkar.”

Bu sesi duymak, iç içe o nâmeler mecmuasını okumak ve onların ifade ettiği enginlerden engin o manaları anlamak, gören göz, duyan kulak, değerlendirebilen mantık, engin bir merak ve ilim aşkıyla şahlanmış bir muhakeme ve idrak ister. Taklit çeperine takılmış, şekil ve suret çitlerini aşamamış mukallitlerin duyup değerlendirmesi, değerlendirip bunu içtenleştirmesi çok zor, hatta imkânsızdır. Dimağların bütün nöronlarında, kalblerin safvet ve derinliklerinde öylesi engin bir iman hissi olmayınca bu manevî anatomide marifet ziyası da bulunmaz; marifet nur ve ziyasının bulunmadığı bir gönül ve ruhta da muhabbet olmaz ve hele aşk u iştiyak-ı likaullah meltemleri hiç mi hiç duyulmaz.

Kendilerini O’nu anlatıp sevdirmeye adayanlara, O’nu sevdirip sevilme atmosferine girenlere, hayatlarını maiyyet teveccühleriyle taçlandıranlara ve sabah-akşam üslup hatasına düşmeden en gür sesleriyle O’nu dillendirenlere gelince, onlar sürekli sâlih amel maratonunda bulunurlar; “ihlas” der inler, “ihsan” düşünür tir tir titrer, rıza mülahazalarına dalar ufuk ötesi temaşadan temaşaya koşarlar. Sarp yokuş, derin dere, kandan irinden derya, hiçbirine takılmadan yürürler Hak teveccühüne, Hakk’a vuslata hem de dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye girmeden. Böyle bir ufku ihraz edenler, dünyanın sûrî debdebe ve ihtişamına takılıp kalanları derin bir üzüntüyle seyreder, içten içe inler ve sızlanırlar; takılmazlar nâdânların takıldıklarına, hamle üstüne hamle yapar ve söker atarlar kalblerinden mâsivâ muhabbet ve alâkasını!..

Onlar, “Girdik reh-i sevdaya cünunuz, bize onur lazım değil!..” (Seyyid Nigari) der, hep O’nu söyler; O’nun söz konusu olmadığı en büyüleyici beyanları da israf-ı kelam sayarak sohbet-i Cânân mülahazalarına yönelir, ruh ve sırlarının temaşa ufuklarına dalarlar. Ne var ki onlar, bunca duygu, düşünce ve mazhariyeti şart-ı âdî planında iradeleriyle irtibatlı görseler de hakikat-i halde her şeyi özel bir teveccühe ve meşiet-i hâssaya vererek uğrunda ölüp ölüp dirildikleri tevhîd telakkilerine de asla toz kondurmazlar. Onlara göre; iradenin çerçevesi bir hayli dar.. azm u ikdam, yeterli bir sebep değil.. cismaniyet ve hayvaniyet, hakiki insan olma yolunda ciddi birer handikap… Bütün bunlar muvacehesinde, mazhariyetleri kendilerinden bilmeyi bir çeşit şirk-i hafî sayarak her muvaffakiyet ve kazanım karşısında:

“Değildir bu bana layık şu bende

Bana bu lutf ile ihsan nedendir!..” (M. Lütfî Efendi)

mülahazasıyla mırıldanırlar. Her şeyi ilahî rahmetin vüs’atine, O’nun fazlının enginliğine ve O’nun tarafından sürpriz teveccühlere vererek, “Her şey Sen’den, Sen Ganîsin / Rabbim Sana döndüm yüzüm!” vird-i zebanıyla koşarlar her hamle, her kıpırdanışlarıyla, on’lara-yüz’lere namütenahi karşılık mukabelesinde bulunan Sultanlar Sultanı’nın hazîratü’l-kudsüne.

Aslında, hep O’na doğru yürüyen bu kudsîler kervanı, ta baştan bütün iç âlemlerine nüfuz yollarını ağyara kapayıp hep maiyyet soluklayarak bu yola çıkmışlardı. Yol boyu da sürekli O’nu yâd edip durdu ve “Hû” mülahazasıyla oturup kalktılar; gönül ve his dünyalarında ağyar türküsü duymak istemediler. Her sözün beraat-i istihlali O’na remz edalı olmalı ve her beyan O’nunla kafiyelendirilmeli mantığıyla söze başladı ve O’nunla beyanlarını noktaladılar. Hatta, O’nunla alakalı olmayan beyanları, muhavereleri israf-ı kelam sayarak elden geldiğince sohbet ve meşveretlerini sohbet-i Cânân’la derinleştirip hemen her zaman,

“Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan,

Sohbetimiz her zaman sohbet-i Cânân olsa…”

mülahazalarını iç heyecanlarının sesi soluğu haline getirdiler. “Ya leylî sözü söyle yahut hâmûş / Şayet açacaksan buna aç ağuş!” (İlk mısra Fuzûlî’nin) deyip ağyara bütün bütün kapılarını kapadılar.

Onlar peygamberler yolunda sürekli bu mülahazalarla soluklanıp dursunlar, tabiî bu tür Hakk’a adanmış ruhlara mukabil, bir de hemen her devirde o mefkûrezede, bencil, dünyaperest, saltanat hastası, daha doğrusu insan bozması kara ruhlu, kara düşünceli avene-i şeytan da onları karalamadan hiç mi hiç geri durmadılar. Farklı tagallüp ve tahakküm yöntemleriyle onları bitirmeye çalıştı -tabiî biten kendileri oldu- Hakk’ın lütfettiği, onların da temsile çalıştıkları nura, ziyaya savaş ilan ettiler. Yalan söyledi, iftira ve tezvirde bulundu ve hep aydınlığa gidenleri yollarından alıkoymaya çalıştı ama yaptıkları şenaat ve denaetle kendileri rezil oldular. Çünkü muhabbet ve mürüvvet yolcuları, nebîler yolunda yürüyorlardı ve Hakk’ın sıyanetindeydiler. Hakk’ın, hizmet zeminine saçıp başaklar gibi bitirdiğini kimsenin bitirmeye gücü yetmeyecekti.. ve Hakk’ın yaktığı meşaleyi kimse söndüremeyecekti. Zira par par yanan o meşalenin arkasında rahmet-i Rahmân, irade-i Sübhân ve takdir-i Mennân vardı. Ne hoş söyler Ziya Paşa:

“Takdir-i Hudâ kuvve-i bâzu ile dönmez,

Bir şem’a ki Mevla yaka, üflemekle sönmez!..”

Bu itibarla da denebilir ki, aslında müfsitler bir “İbn-i Selûl”cülük peşindeydiler ama gayretleri boşunaydı!.. Çünkü o hak yolcularının arkasında Allah’ın inayeti vardı. O ki:

“İclâlinin ahengi her bucakta nümâyân,

Gönüllerde o tecellinin bir gölgesi var;

Bunu sezen ruh gezer her yerde O’nu arar

Ve gözünde tüllenir en tatlı hatıralar.

Her renk, her ses, her desen varlığına bir beyan…”

Yolunuz açık olsun ey Hizmet erleri ve ey ehl-i Kur’an!..

***

[1] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/90.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Haziran sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: IŞIK YOLCULARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Işık yolcuları hep cismâniyeti aşma gayreti içinde oldular. Tavırlarında her zaman hayvânî hislere veda azm u gayreti nümâyândı. Sürekli kalb ve gönül deyip ruh ufkunu, sır ufkunu temâşâya koşmuşlardı. Daha baştan gölgelerini arkalarına almayı başarmış ve öyle yürümeye koyulmuşlardı ışıklar kaynağına doğru. Yığınların iç içe gurbetler yaşadığı ve karanlığa yenik düşüldüğü meş’um bir dönemde, dahası toplumların takılıp yollarda kaldığı, ümitlerini yitirip hep karanlık türküleri mırıldandığı, şehrâhta bile çizgi inhiraflarıyla baş dönmeleri yaşadığı en uğursuz günlerde ve iç içe handikaplarla yaka-paça olduğu demlerde, onlar hâl ve temsil diliyle, bütün yolzede yürüme özürlülerine gözleri açan, kulaklardaki pasları silen, ölü gönüllere “ba’s-ü ba’de’l-mevt” vadeden güftesiz besteler sunarak, bütün yol yorgunlarına “ahsen-i takvim”e mazhariyet hususiyet ve gereklerini anlatıyor ve onları kendilerine saygıya çağırıyorlardı.

Onlardaki bu derin hâl ve temsil büyüsüyle, zamanla, bizim biz olmamızla takılıp kaldıkları yer arasındaki uçurumlar dümdüz hâle geliyor; geçilmez gibi görülen zirveler değişip şehrâha dönüşüyor ve kandan-irinden deryalar da berrak birer çağlayan halini alıyordu. Kendileri durmadan yürüyüp mesafelerle yarıştıkları gibi çekip götürüyorlardı anlama özürlü gamgînleri ışık tayfları ufkuna doğru. Onlar da çamurdan, balçıktan yaratılmışlardı ama manevî pek çok değişim yaşamışçasına, içi nur, dışı nur, mahiyeti nur varlıklarla at başı kanatlanıyor ve kanatlandırıyorlardı atmosferlerine girenleri, bî kem u keyf “fenâ fillah, bekâ billah” âlemleri zirvesine.. fizikî yapıları bir adım geride, metafizikî derinlikleri fersah fersah önde, ruhânîlerin “barekâllah” nağmelerinin tınladığı ve “Yürüyün, top sizin, çevkân sizin!” dedikleri nâkâbil-i idrak sır ötesi âlemlere.

Cenâb-ı Hak, irade-i Rabbâniyesi, ekstra havli ve kuvveti, harika lütfu ve engin rahmetiyle onların tek adımlarına mil mil yakınlık mukabelesi, bir karışlık yönelmelerine tâdât edilmez teveccühleri, iktidarları çerçevesindeki vefalarına çerçeveleri aşkın eltâf-ı ilahiyesi, sınırlı muhabbet ve aşk u iştiyaklarına bîhadd ü pâyân utûfetiyle öylesi göz görmemiş, kulak işitmemiş, tasavvur ve tahayyüllere sığmayan iltifat sağanaklarında bulunmuştur ki, onlar bu sayede hep hayret ve heyman arası gel-gitler yaşamaya durmuş ve bir daha da o atmosferden ayrılmayı hiç mi hiç düşünmemişlerdir. Nasıl düşünürler ki, gözleri ufuk ötesinde, ötelerin de ötesinde.. gönülleri hep sonsuzluk heyecanıyla çarpıp durmakta.. duyguları aşk u iştiyak neşvesiyle pür heyecan.. tabiî atmosfer üstü “nâkâbil-i idrak” zirvelere açıldıkları aynı anda nefse ait bütün hususiyetleri âsâb ve hassasiyete devredip ihsas ufuklarıyla mâkûsen mütenâsib olabildiğine bir tevazu, mahviyet, hacâlet ve mehâfet hissiyle dopdolu.. bazen, “Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahman / Kırılır arsa-yı mahşerde mizan!” der, inler; bazen de, “Kâinatın defter-i a’mâline kıldım nazar / Nâme-i cürmüm gibi bir tâde defter görmedim!” mülahazalarıyla kendilerini yerden yere vururlar.

Zirveden zirveye koşan bu bahtiyar, hakikate adanmış, Hak erlerine mukâbil, bir de İblis ve avenesine takılmış, şehvetin, şöhretin, debdebenin, kuvvetin, şatafatın âzâd kabul etmez tali’siz bendeleri vardır ki, bunlar Hakk’a kulluktan koptukları için sayılmayacak kadar putlara takılıp onların arkasından sürüklenmiş ve öteleri kaybetmenin yanında stresler, anguazlar ve paranoyalarla dünyalarını da cehenneme çevirmişlerdir. Elde ettikleri şeylerin ellerinden çıkacağı korku ve telaşıyla oturup-kalkmış, mevhum düşmanlar üreterek açık-kapalı onlarla cedelleşmeye girmiş, güç ve kuvvetlerini zulüm, haksızlık, tagallüp, tahakküm ve tasallut istikametinde tüketmiş ve lânet ile anılan cebbarlara rahmet okutturacak bir duruma düşmüşlerdir.

Tarihî tekerrürler devr-i dâimi içinde, yüzlerce örneğiyle, o şatafat, saltanat, iktidar, kuvvet ve şöhret budalaları hep benzer tavırlar sergilemiş, benzer entrikalara başvurmuş, emsalî komplolarla kitleleri uyutmuş ve sonunda da kendi kazdıkları kuyuya yuvarlanmışlardır. Ne hoş söyler Şeyhülislam İbn-i Kemâl:

“Verme nefsinin eline kazma!..

Kimsenin yolunda kuyu kazma!

Kazarsan birinin yolunda kuyu,

Gider düşersin oraya yüzü koyu…”

Dünün bütün o hodgâm, bencil, zâlim gaddarları hep birbirine benzer akıbetlerle yok olup gitmişlerdir. Günümüzün olabildiğine çılgın, hezeyanla oturup-kalkan ve insaf, iz’an, hak, adalet tanımayan tiranlarının da çok yakın bir gelecekte aynı akıbete maruz kalacaklarından şüphe edilmemelidir.

Onlara karşılık istikamete müteveccih dırahşan çehreler ise, her zaman doğruyu görerek, doğru düşünerek, kendileri gibi başkalarını da Hakk’a yönlendirmeye çalışmakta; nefsine yenik düşerek şeytana takılıp onun arkasında sürüklenenlere el uzatmakta; böylelerine yol işaretlerini göstererek onları nura ve ziyaya uyarmaktadırlar. Zira hayatlarını inhiraflar içinde sürdürenleri bâtılın savlet ve tahakkümünden kurtararak hak ve adaletin ferahfeza iklimiyle buluşturmak, yaşamalarını başkalarını yaşatma duygusu ve mefkûresiyle taçlandırmak onların olmazsa olmaz şiarlarıdır.

Günler ne kadar kararsa, haftalar ne kadar abûslaşsa, aylar ne ölçüde gadirle başlayıp gadirle bitse ve sürekli olumsuz şeyler birbirini takip etse de onlar,

“Âbistan-ı safa vü kederdir leyâl hep,

Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar!”

mülahazasıyla yarınlara tebessümle bakar; “Her gecenin bir nehârı, her kışın da bir baharı vardır.” diyerek yürürler gaye-i hayalleri olan o kutsal hedefe doğru. Yürürler belâ ve musibetleri birer arınma kurnası görerek.. tagallübü, tahakkümü, peygamberler yolunun lazım-ı gayr-ı mufarığı bilerek.. ve ebediyete yürümenin şuuruyla dünya ve mâfîhâyı ellerinin tersiyle iterek, sonsuza ve sonsuza ait güzelliklerin nümâyân olduğu kevn ü mekan ötesine.. hem de daha şimdiden öteler mülahazasıyla mest ü mahmur olarak.

Bin “bârekallah” bu yolun yorulmaz yolcularına!..

Yuf olsun onları bu yoldan alıkoymak isteyen yarınsız bedbahtlara!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Mayıs sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: RAMAZAN AYININ BEREKETİNDEN İSTİFADE İÇİN

Herkul | | KIRIK TESTI

Öncelikle, bu mübarek ayı en güzel şekilde değerlendirmek için Ramazan ve oruçla alakalı makaleler tekrar okunabilir. Özellikle “Ramazan Risalesi”, üzerinde dikkatle durularak ve müzakere edilerek okunmalıdır.

Ramazan-ı Şerif orucu çok önemli bir ibadettir. Belki namazla beraber umumiyet itibariyle Kur’an-ı Kerim’de otuz küsur yerde zekat zikrediliyor ama -bildiğiniz gibi- oruç için de Kur’an-ı Kerim’de sayfalar ayrılmış. Ve değişik cezalarda kefaret olarak aynı zamanda oruç takdir edilmiş. Bazı suçlara karşılık 60 gün, 10 gün, bazen de 3 gün oruç kefareti emredilmiş. Demek ki o, günahları, hataları eriten çok önemli bir faktör, insanı temizleyen ve yükselten bir unsur.

   Hâlis Oruç

Ramazan orucu doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’a karşı bir vazife olarak, taabbudîlik mülahazasıyla eda edilmesi gereken bir ibadettir. Onda da mutlaka bir kısım hikmetler ve maslahatlar bulunabilir. Fakat aslında taabbudî olan ibadetlerle, Allah, kendi nazar-ı uluhiyetinde bir kulun kıvamı adına neyi görmek istiyorsa, onun Cennet’e girmesi ve ebedî saadeti ihraz etmesi adına ne ölçüde bir kıvama ihtiyaç varsa onları hasıl ediyor. Bunlara, avamca ifadesiyle, insanın Allah’a yakın olmaya liyakat kazanması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hale gelmesi için va’z edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz.

Dolayısıyla bunlarda, dünyadaki faydalar, bir kısım maslahatlar, hikmetler de sezilse, görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler vardır. Yani bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’la arasında 70 bin perde olan, O’nu görmesi mümkün olmayan insanı, Allah’ı görecek keyfiyete yükseltiyor. Dünyada neyi verirse versin, Allah’ın rızasını peyleyecek kadar servete sahip olmayan bir insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor. İşte Ramazan orucuna da bakarken başta bu mülahazayla bakmak lazım. Yani insanın liyakatı adına bir fırsat, Cennet’e ehil hale gelmesi adına bir imkan, Cemâlullah’ı müşahede etmek için gerekli olan kıvamı ihraz etme yolunda çok önemli bir nimet.

Ayrıca, Allah teâlâ orucu nasıl va’z etmişse, neye “oruç” diyorsa onu öyle tutmak icab eder. İşte Ramazan-ı Şerif’ten beklenen neticeyi kazanması ve kendisine “yazıklar olsun” denmemesi için, insanın yeme-içmeden kendisini alıkoyduğu gibi aynı zamanda, ağzını da münasebetsiz, manasız, yakışıksız, hele buhtan gibi, gıybet gibi şeylerden mutlaka uzak tutması lazım. Hatta gereksiz şeylerden, yani kesret-i kelamdan uzak tutması, ağzını hayırla açıp-kapaması lazım. Her zaman tekrar edegeldiğimiz ifadeyle; dilini sohbet-i Cânân’la süslemesi lazım. Gözlerini keza öyle kontrol altına alması lazım. Yasağa bakmaması, baktığı şeyleri iyi görmesi, iyi yorumlaması, her şeyden iyi manalar süzmesi, iyi manalar sağması lazım.

Evet, bir mü’min, mâlâyâniyât, lağviyât ve lehviyâttan da kulaklarını uzak tutmalı, onları da Kur’an’a, sohbetlere ve güzel sözlere açmalı. Böylece ağzına ve batnına oruç tutturduğu gibi, –tabiri diğerle– yeme-içmeden kendisini kestiği gibi, başka zaman da mahzurlu olan şeylere karşı kapanmalı, hatta mahzuru olmasa bile faydasız olan şeylere de yanaşmamalı.. onları da lağviyât ve lehviyât saymalı, içine düşmemeli. Böylece eskilerin tabiriyle bütün âzâ u cevârihine oruç tutturmalı. Havâss-ı zahire ve bâtınasına oruç lezzetini tattırmalı.

Diğer taraftan, oruçta hulûs çok önemlidir. Kul, oruç tutarken hulûs içinde olmalı, yani onu Cenâb-ı Hakk’ın kendisine armağan etmiş olduğu bir hediye gibi telakki etmeli ve katiyen onun içine Rabbin rızasından başka bir şey karıştırmamalıdır. Dahası, sürekli “Orucumu tam tutamadım, onu hakkıyla eda edemedim, Ramazan’ın hakkını veremedim!” mülahazası içinde bulunmalıdır. Yoksa, bir şey yapıyor gibi çalıma girme, hatta başkalarına “şöyle tutuyorum, böyle tutuyorum” gibi caka yapma.. “Geceleri kalkıp şunu yapıyorum, bunu yapıyorum!” diyerek süm’a ve riyalara girme, ibadetlerinin güya derinliğini ihsasta bulunma.. bunlar ihlasa manidir ve o orucu da, onu tutanı da malum hadis-i şerifin tehdit sınırlarına girdirir:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.” Öyleyse, orucun aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a, O’nun rızasına bağlanması lazımdır. Ve zaten sizin, orucu, O’ndan alıp kendinize mal etmeniz, onunla Allah’ın rızasının dışında bir kâr elde etmeye çalışmanız onun va’z ediliş hikmetine de aykırıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki: “Oruç sırf Benim rızam için tutulur, onun mükafatını da bizzat Ben takdir eder, veririm.”

Evet, her ibadetin dünyada bir kısım faydaları, maslahatları, hikmetleri görülebilir. Meselâ, zekat bir köprü, fakir sınıfla zengin sınıf arasında bir irtibat vesilesi olabilir. Mesela, insan hacca gider, hac aynı zamanda çok geniş bir kongredir; o toplantılarda dünyevi bazı şeyler hâsıl olabilir… Fakat orucun dışa vuran böyle bir yanı yoktur, o tamamen Allah’a aittir. Mükafatı da mağfirettir. Peygamber Efendimiz buyururlar ki, “Kim sevabına inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa onun geçmiş günahları affedilir.” Evet, şayet her sene tutulan oruçla insanın geçmiş günahları affediliyorsa, insan son tuttuğu oruçla son işlemiş olduğu günahlardan da affedilmiş ve temizlenmiş olarak Allah’ın huzuruna gider. Ve böyle bir insan kazanmıştır, Ramazan’ı değerlendirmişir. Dolayısıyla onun burnu yere sürtülmez ne burada, ne kabirde, ne de mahşerde… İsterseniz, bu mekanlarda, bu konaklarda herhangi bir derbederliğe maruz kalmaz da diyebilirsiniz.

   Ramazan ve Ribât

Bir diğer mevzu, oruçla -Hazreti Üstad’ın Ramazan risalesinde ifade ettiği gibi- nefsin terbiyesi de hedeflenmelidir. Oruç tutan bir mü’minin “Ben biraz daha gemini çekeyim bu nefsimin, bunu biraz daha Cenâb-ı Hakk’a yönlendireyim, tevcih edeyim. Onu kıllet-i kelâma, kıllet-i taâma, kıllet-i menâma alıştırayım. Bir seyr-i süluk ü ruhanîde, çile yoluyla elde edilen meziyet, fazilet ve derecât ne ise onları elde etmeye çalışayım.” demesi ve Ramazanı aynı zamanda bir riyâzat mevsimi olarak görmesi lazımdır. Zaten riyâzatın bir oruç yanı da vardır. Riyazatta esas olan, aç-susuz durma, yememe, içmeme, hatta her gün bir yudum veya iki yudum su içme.. bazen yemeği öyle azaltma ki, haftada bir, birkaç lokma, ölmeyecek kadar yeme ve kırk gününü böyle geçirme. Olmadıysa ikinci erbaînini, hatta üçüncü erbaînini öyle geçirme.

Bunlar bir nevî ruha kendi gücünü kazandırma adına yapılan şeyler. Bunlarda marz-ı ilâhî esas alınmazsa, Allah rızası hedef olmazsa o zahmetlere, sıkıntılara katlanmak da çok faydasız olur. İnsan, gerçekten bir kısım hârikulade şeylere mazhar olabilir; metafiziğin, fiziğe hükmettiğini görebilir, bir nazarla şuradaki mangalı havalandırabilir. Fakat bunların hiçbiri Allah nezdinde hiçbir şey ifade etmez. Evet, nefsin gemlenmesi, frenlenmesi bakımından oruç ciddi bir dinamiktir. Onun içindir ki, ehlullah sürekli riyâzat yaparak rûhî formlarını korumaya çalışmışlardır. Yogilerin aç-susuz durmakla rûhî güç ve kuvvetlerini kazandıkları, bazı mistiklerin nefislerine bir kısım eza ve cefa çektirmek suretiyle belli nisbette rûh yüceliğine ulaştıkları da öteden beri bilinen bir vakıadır. Ama ne yoginin ne de mistiklerin o yaptıklarıyla ahiret adına elde edecekleri hiçbir şey yoktur. Zira aç ve susuz kalma ve riyâzat yapma ancak ibadet niyetiyle yapılırsa bir değer ifade eder. Allah’ın rızası, ibadetleri Allah’ın rızasını tahsile bağlamakla elde edilir. İşte, Ramazan orucunda ehlullahın riyâzatla elde ettikleri şeyleri elde etme potansiyeli de vardır. Ramazan, aynı zamanda bir riyâzattır.

Ramazan orucu vesilesiyle, adetleri, tiryakilikleri terk etmek ve bir manada bağımsız yaşamak da mümkündür. Biz nefsimizi açlığa, susuzluğa alıştırınca cebrî öyle bir şeye maruz kaldığımız zaman da su-i îtiyâdımızdan dolayı hemen çarçabuk pes etmeyiz. Eskiler şöyle derlerdi: “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât: Âdetleri, tiryakilikleri terk etmek helak eden, öldüren faktörlerdendir.” Yeme-içmeye alışırsın, farklı şeyleri yemeye, değişik meşrubat içmeye alışırsın. Oysa ki bir Müslüman, -farklı zamanlarda da ifade edildiği gibi- bir komando misal en ağır şartlarda bile yaşamaya kendisini alıştırmalı. İşte Ramazan bize bunu da tâlîm ediyor.

Hele neslin ıslahı için bir oraya bir buraya koşup duran kudsîlere Ramazan kim bilir ne hediyeler ne hediyeler takdim ediyordur. Dine ve millete hizmet yolunda sahur, iftar demeden seyr u seferler yapan kutlular kim bilir Ramazanda nasıl binlerce senelik semere elde ediyorlardır.

Evet, ribat, din ve milletin başına gelmesi muhtemel bela ve musibetler karşısında tetikte olma, inandığı davanın gereğini eda etme, kısacası “adanmışlık” vasfını ortaya koyma demektir. Adanmış bir insanın hedef ve gayesi uğrunda atacağı her adım ona ribat sevabı kazandıracaktır. Ya bu sevap bir de Ramazan ayının bereketine göre olursa!.. Herkes elde edebilir mi böyle bir mükafatı? Evet, kalbindeki hulûsa, niyetindeki derinliğe ve Allah’la olan irtibatının seviyesine göre herkes bu mükafattan istifade edebilir. Hadis-i şerifte bir ufuk gösterilmektedir. Sevabı tam kazananın hâli odur, ama herkes onun kadar olmasa da kendi seviyesine göre aynı semereden nasiptar olur.

Ramazan ayının kardeşliğe, dostluğa bakan bir yanı da vardır. İnsan oruç vesilesiyle düşünür: “Hiç yiyecek bulamayanların, yiyemeyenlerin, içemeyenlerin hâli nicedir acaba?” Onların durumunu açken çok daha iyi duyarsınız, anlarsınız. O da sizin semâhât, cömertlik hislerinizi şahlandırır. Onun için, millet bu hususu işleye işleye zamanla âdet haline de getirmiş; öyleki sanki yapmaları gerekli olan o değişik hayır, hasenat, himmet, zekat ve sadakanın mutlaka Ramazan-ı Şerif’te yapılması lazımmış gibi, cömertlik hislerinin tetiklenmesini bile beklemeden yapıyorlar. İşte görüyorsunuz, sadaka veriyorlar, sadaka taşları kuruyorlar. Şimdilerde sadaka taşları yerine çadırlar kuruyorlar. Diyorlar ki, “Allah’ın ikram sofraları açılmış yağmadır gelen alsın!” Belki gerçekten de Allah tarafından tetikleniyor insanların bu semâhât hisleri, hayır duyguları. Fakat belki de millet işleye işleye artık onu tabiatları haline getirmiş.

Bütün bunlar, Ramazan’ın bereketi. Ramazan’la gelen ve potansiyel olarak Ramazan’da bulunan bu fırsatları değerlendiren bir insan, Ramazan geçince hayıflanmaz. Çünkü o burnunun yere sürtülmesine mâruz kalmayacak, kendisine “veyh” çekilmeyecek bir insan kıvamını kazanır. O, Ramazan ayını iyi değerlendirmiş ve Cenabı Hakk’ın mağfiretine mazhar olmuştur.. iki sevinçten birini her akşam iftar sofrasında yaşamıştır.. diğerini de, Rabbine kavuştuğu an tadacaktır.

   Soru: Az önce de -mealen- zikredilen hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

   Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alâkalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Ubudiyet düşüncesiyle O’na karşı yaptığımız ibadetler ve salih ameller O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller boş olarak aşağıya düşmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahcup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabe anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Mevlâ-yı Müteâl’den dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; ubudiyetimizi sadece O’nun hakkı olduğu için yalnızca O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu mülahazasıyla eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” buyurmuştur. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

   Soru: Bazı hadis-i şeriflerde, Ramazan ayı gelince “merede-i şeyâtîn”in zincire vurulduğu ifade ediliyor? “Merede-i şeyâtîn” ne demektir; onların zincire vurulmalarının tezahürleri nelerdir?

   Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve merede-i şeyâtîn zincire vurulur.” buyurmuştur. “Merede”, inatçılar, direnenler, saldırganlar demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri, gözü dönmüşleri kastedilmektedir. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeyâtîn” zincire vurulmaktadır.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeyâtînin elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Şüphesiz, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve Hak indindeki değerini kavramak, ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükâfâtını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfâtın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor.” sözüyle işaret buyurmuştur.

Bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de, Rehber-i Ekmel’e ittiba ederek, o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Dahası, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytanlaşan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır-gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları.

Ne ki, görüldüğü gibi, insanlar bu huzur ikliminde büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükûnet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeyâtîn diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara faaliyet izni vermiyor.

   Soru: Buyurduğunuz gibi, Ramazan ayının önemli bir şiarı da teravih namazıdır. Teravih namazında nelere dikkat etmeliyiz?

   Cevap: Teravih, Arapça’daki “tervîha” kelimesinin cem’i (çoğulu) olup “teneffüs etmek, ruhu rahatlatmak, bedeni dinlendirmek” gibi manalara gelmektedir. Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan sünnet namazın her dört rekâtının sonundaki oturuş, “tervîha” olarak adlandırılmış; sonradan bu kelimenin çoğulu olan “teravih” sözü, Ramazan gecelerinde kılınan bu nafile namazın ismi olmuştur. Teravih namazı, sünnet-i müekkededir; orucun değil Ramazan ayının ve vaktin sünnetidir. Onun için, hasta ve yolcu gibi oruç tutmak zorunda olmayanlar için de teravih namazını kılmak sünnettir.

Peygamber Efendimiz Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış; daha sonra, teravihte cemaat farz kılınır da müslümanlar onu edaya güç yetiremezler endişesiyle yalnız kılmayı tercih etmiş; fakat, “Kim Ramazan namazını (teravih) inanarak ve sevabını Allah’tan umarak kılarsa onun geçmiş günahları bağışlanır.” diyerek ashabını bu namaza teşvik etmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) bir başka hadis-i şeriflerinde teravih namazı kılmanın önemini ve sünnet olduğunu şöyle ifade buyurmuştur; “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlas ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) günahlarından arınır, annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz olur.”

Teravih namazının cemaatle kılınması kifaî sünnettir; yani, bir yerleşim yerinde en az bir mecliste cemaatle teravih namazının kılınması gerekir. İki rekâtta bir selâm vererek ikâme etmek en faziletli olanıdır. Aralarda çeşitli salat u selâmlar, Esmâ-yı hüsnâ ile müzeyyen niyazlar, “hizbu’l-hasin” ve “hizbu’l-masun” gibi dualar okunabilir.

Günümüzde bazıları Hazreti Aişe validemizden rivayet edilen bir hadisi esas alarak teravih namazının sekiz rekat olduğu üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Ne var ki, İbn Abbas (radıyallahu anh) Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da yirmi rekât ve vitir kıldırdığını rivayet etmiştir. Dahası, bu hususta sahabe efendilerimizin fiilî icması vardır. Nitekim, teravih namazı Hanefî, Şafiî, Hanbelî mezheplerine göre yirmi rekâttır. Malikî mezhebinde ise yirmi ve otuz altı rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır; yirmi rekât olduğu fikri daha yaygındır. Binaenaleyh, çok yaşlı ve hasta kimseler, sadece sekiz rekata güç yetirebiliyorlarsa, hiç olmazsa o kadarını eda etmeli; ama gücü ve kuvveti yerinde olan mü’minler teravih namazını mutlaka yirmi rekat olarak ikame etmelidirler.

Ulema, teravih namazını Kur’an-ı Kerîm’i en az bir kere hatmederek kılmanın sünnet, birden fazla hatimle ikame etmenin ise bir fazilet olduğunu belirtmişlerdir. Selef-i salihin, Ramazan boyunca teravihte Kur’an’ın hepsini okumuş veya okuyan birinin arkasında namaz kılmışlardır. Ne var ki, daha sonraki dönemlerde cemaatin durumu nazar-ı itibara alınarak, teravih namazını insanları camiden uzaklaştırmayacak bir şekilde kıldırmanın daha uygun olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır.

Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkana riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rüku ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir. Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkanın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

   Soru: Kur’an ayında, Kur’an sayesinde yeniden hayat bulabilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

   Cevap: Bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile Ramazan’ın nûrefşân ikliminde ciddi bir susamışlık içinde Kelam-ı İlahi’den kevser yudumlamaya koşarlar. Çünkü, bu gufran ayında, yaygın olarak her yerde yapılan bir âdet de mukâbeledir.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz’e gelirdi. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi.

İşte, Kainatın İftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir. Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.

Selef-i salihin efendilerimiz Kur’an’ı her ay bir defa hatmetmeyi ona karşı vefanın alt sınırı kabul etmiş; ayda bir kez onu okumayanın ona karşı vefalı davranmamış ve onu terketmiş sayılacağını belirtmişlerdir. Bu açıdan, Ramazan’ın mübarek günlerini değerlendirerek ayda en azından bir defa Kur’an’ı hatmetmeye kendimizi alıştırmalıyız ki, bu bizim için bir başlangıç sayılsın ve hiç değilse bundan sonra Kelam-ı ilahîye karşı vefalı olabilelim.

Aslında, bilmeyenler her zaman onu öğrenme ve anlama peşinde olmalı, bilenler de bütün idrak ve ihsas güçlerini onu doğru öğretip doğru ifade etmede kullanmalı ve onun okunup anlaşılmasını daha bir yaygınlaştırmalıdırlar. Zira o, anlaşılmak ve anlatılmak için Allah rahmetinin insan akl ü idrakine en büyük armağanıdır. Onu okumayı öğrenip, manasını anlamak hem bir vazife hem de bir kadirşinaslık; anlatmaksa onun nuruna muhtaç gönüllere saygı ve vefanın ifadesidir.

Bu itibarla, Kur’an okumayı bilmiyorsak, Ramazan-ı Şerif’i vesile yaparak, hemen öğrenme yolları aramalı; Kelâm-ı ilahîyi okuyabiliyor ama anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meale başvurmalı ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmeli ve bu bir ayı gerçekten bir Kur’an ayı olarak değerlendirmeliyiz. Selef-i salihin efendilerimize ittibâen, can ü gönülden Kur’an’a yönelmeli, Kelâm-ı ilahîye karşı kalb kapılarını sonuna kadar açmalı ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda Ramazan’ın kudsiyetine yaraşır bir cehd ortaya koymalıyız.

Kırık Testi: KARARAN DÜNYAYA RAĞMEN APAK BİR AY

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünyada iç içe buhranlar yaşanıyor. İnsanlık huzursuz ve hep hafakanla oturup kalkıyor. Yarınlar hakkında kimsenin olumlu bir düşüncesi yok. Hâdiseler boz bulanık, herkes feveran içinde, emeller de simsiyah. Zalim zulmüyle dünyanın çehresini karartıyor, mazlum acz içinde yeisle kıvranıyor; imdada koşacaklardan henüz haber yok; “medet” diye bağıranların da ne istedikleri belli değil. Bir sürü kanlı el ve kirli yüz, bir sürü de insanlara karşı merhametsiz ve Hak’tan utanmaz yüzsüz.. ve daha bir sürü mesâvi… Biz bunları mırıldanıp duralım; Ramazan bir kez daha ufukta sessiz bir dolunay gibi belirme yolunda. Ziyası şimdiden ufkumuzu aydınlatıyor gibi ve muvakkaten dahi olsa içlerimizde bir inşirah var.

İnsanlar duygularıyla, düşünceleriyle ne kadar kirlenirlerse kirlensinler, hemen her Ramazan o büyülü ziyasıyla ne yapar yapar mutlaka onlara bir yudum ışık sunar; arındırır sinelerini isten-pastan.. istidatları ölçüsünde nurlandırır çok kimseyi ve kendine benzetir. Siler ufuklarımızdan sisi-dumanı. Akar gönüllerimize o uhrevî tat ve neşvesiyle. Maytaplar gibi ışık olur dökülür başımızdan aşağı; dindirir hafakanlarımızı, yumuşatır o haşin ve hırçın düşüncelerimizi.

O hemen her gelişinde, gökten inen bir sekîne gibi, o semavî renk; câzibesi, şivesiyle iner aramıza ve duyurur büyüsünü ruhlarımıza. Biz onu, o bir aylık misafirliği ile her gelişinde o kadar tılsımlı buluruz ki, geldiği gibi hep taptaze kalır aramızda ve giderken de bir hasret ve hicran bırakır içimize.. bekleriz bir sene boyu yeniden dönüp geleceği günleri. Vâkıa, orucuyla, iftarıyla, sahuruyla, teravihiyle ona karşı her zaman bir alışkanlık, bir ülfet de söz konusudur; bu itibarla da, bir mânâda gelişine çok hayret edilmez, gidişinde de şaşkınlık yaşanmaz. Ancak, onun sadece vicdanlar tarafından duyulup sezilebilen öyle bir semavî yanı vardır ki, nefislerimizi arındıran, gönüllerimize safvet çalan, hislerimizi bileyen ve her gelişinde bize yepyeni bir şive ile çok farklı şeyler anlatan bu yönü ile işte o, hiçbir zaman solmaz, renk atmaz, matlaşmaz ve mihmandarlarını bıktırmaz; aksine hemen her zaman bir bahar edasıyla gelir tüllenir, sonra da içimizde bir hazan duygusu bırakır öyle çeker gider.

Evet o, hemen her sene, göklerin bir sırrı ve büyüsü olarak gelip başımıza boşalırken, önceki gelişlerinden çok farklı bir derinlikle kendini hissettirir. Biz de her defasında onu daha farklı, daha füsunlu bulur ve aşk ölçüsünde severiz. Aslında o gelirken, aylarla günlerle oynaya oynaya, mevsimden mevsime atlaya atlaya hep bir farklılık sergileyerek gelir; gelir ve gönüllerimizde mevsimlerin havası, rengi ve deseni ile tüllenir.

Bazen, o semavî sıcaklığını karın-kışın bağrına boşaltır; bazen yaz günlerinin hararetiyle bütünleşerek bize iradelerimizin hakkını vermeyi hatırlatır ve bir mânâda azmimizi biler, basiretlerimize kalbî ve ruhî hayat ufkunu gösterir; bazen şebnemler gibi bahar çiçekleri üzerine konar ve bize diriliş şiirleri söyler; bazen de hazanın kasvetini semavî neşvesiyle delerek bizi dünyevîliğin darlıklarından uhrevîliğin ferah-fezâ iklimlerine alır götürür.

Biz, ayın-güneşin tulû ve gurûbu gibi, müneccim hesabıyla onun da ne zaman geleceğini biliriz; ne var ki o, her gelişinde ve gelip misafir oluşunda bize bir sürü sürpriz yaşatır: Hayatımızı bir baştan bir başa değiştirir; yememize-içmemize, yatıp kalkmamıza müdahale eder, kabiliyetlerimiz ölçüsünde bizi ruhanîlere benzetir ve edip eylediği bütün bu işlerle gönüllerimizde gökler ötesinin vefasını seslendirir.

Hemen her sene Ramazan’ın gelmesiyle, âdeta gökler yere inmiş gibi olur; sokaklardaki ışıklar, şerefeleri çepeçevre saran lambalar, minareler arasındaki mahyalar, şurada-burada parlayıp sönen maytaplar bize yer yer semanın yıldızlarını, meteorlarını hatırlattıkları gibi; olabildiğine incelen, incelip bütün bütün saflaşan ve melekler gibi masumlaşan mü’minlerin camilerdeki o derin hâlleri, gece hayatları, imsak ve iftarları da gönüllerimizde ruhanîlerle beraber bulunduğumuz hissini uyarır. Öyle ki, kalb ve ruh ufkuna açık olan bir mü’min, her sahurda ayrı bir şölen yaşar, her iftarda ayrı bir heyecanla köpürür, her teravihi ayrı bir ruhanî zevkle eda eder ve çok defa görüp duyduklarıyla kendini âdeta bir rüya âleminde sanır. Her zaman gufranla tüllenen bu mübarek ay, atmosferinde yaşayanlara bunları vaad ettiği gibi, dinle, diyanetle şöyle-böyle münasebeti olan hemen herkesin üzerinde farklı tesirler icra eder.

O kendine has büyüsüyle mü’min gönüllerin hudutlarını değiştirir, onların tabiatlarına kendi boyasını çalar, yürekten inananlara açık-kapalı ötelerin esrarını hissettirir ve insanlara cismaniyetlerinin üstünde farklı varlıklar olma yollarını açar. Onun gelişiyle, insanî hisler sürekli mâverâîlik mırıldanır. Öteler duygusu en enfes kokular gibi hemen her tarafa siner. Bir ay boyu, bu kutlu zaman bize, hiç duymadığımız en derin sükûtî şiirlerini inşad eder ve iman, ibadet –bunlar bu sükûtî şiirin temel unsurlarıdır– el ele vererek basiretlerimize ilimlerin alanını aşkın ve temâşâsına doyum olmayan ne büyülü ufuklar açar.

Güneşin hemen her zaman değişik dalga boyundaki şuaları topyekün eşya ile bir çeşit münasebet içinde bulunduğu gibi, Ramazan ayında da gökler ötesi âlemler, arzla, arzlılarla ve hususiyle de mü’min gönüllerle her an farklı tesirler ortaya koyar; melekûtî âlemler, güneşin ziyasının kat kat üstünde her tarafa bir ruh, bir mânâ, bir füsun neşreder; Hakk’a açık gönüllere kendi derinliklerini duyurur ve kendi ledünnîliklerini aşılar. Bu sayede âdeta, dünya-ukbâ yan yana gelir; birinden diğerine ibadet ü taat, ondan da berikine hayır ve bereket akar durur. Bu durum insanda öyle derin hülyalar ve hisler uyarır ki, dünyada hiçbir şey o kadar güzel ve o kadar büyülü olamaz. Bazen mabetlerdeki sesler kandillerden boşalan ışıklara karışarak başlarımızdan aşağıya boşalırken hemen hepimizde gönüllerimizi hoplatan, gözlerimizi kamaştıran öyle bir hâl hâsıl olur ki, içinde bulunduğumuz bu tılsımlı atmosferden asla ayrılmak istemeyiz. Ayrılsak da gönlümüz hep orada olup bitenlerle çarpar.

Biz Ramazan’da her günü bir bayram neşvesi içinde duyar, ev-iş-mabet arası gel-gitlerimizde hep onun sıcaklığını hisseder, uhrevîliklere açılma hülyalarına dalar; yer yer mabede koşar, Rabbimize karşı uzaklığımızı aşmaya gayret gösterir, dua ve niyazla hayır temayüllerimizi güçlendirir, tevbe ve istiğfarla da mânevî kirlerden arınmaya çalışırız; gece-gündüz Hak karşısında her duruşumuzu ayrı bir tasfiye faslı olarak değerlendirir ve âdeta yaşamanın rengini değiştiririz. Böylece hayatımız bilinmez bir bilmece olmaktan çıkar; teneffüs edilen, duyulan ve bir haz olup içimize akan, tadına doyamayacağımız bir güzelliğe dönüşür. Hele, ezan ve temcitlerin o gürül gürül sesi, camilerin büyüleyen mânevî havası, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesin iştirak ettiği teravihlerin hususî şivesi Ramazan’ı “sehl-i mümteni” öyle bir nefâsete ulaştırır ki, onu tam duyup yaşayanlar, yeryüzünde bulundukları hâlde gök sakinleri ile aynı safı paylaşıyormuşçasına çok farklı mülâhazalara dalar ve kendilerinden geçerler.

Ramazan’da bazen mabetleri –bu biraz da şahısların derûnîliğine bağlıdır– öyle derin bir uhrevîlik sarar ki, insan orada minarelerden yükselen sesleri Bilâl’in dudaklarından dökülüyor gibi dinler; imamı tam bir nâib ve halife pâyesiyle mümtaz görür; sağındaki-solundaki insanları da Peygamber görmüş kutlular gibi tahayyül eder, iliklerine kadar heyecan duyar; duyar gözyaşlarıyla boşalır ve kendini Cennet’in bir adım berisinde gibi sanır.

Gerçi ben, şimdilerde böyle bir heyecan ve bu ölçüdeki engin mülâhazalardan uzak bulunuyorum. Bulunduğum yerde benim bildiğim türden hiçbir mabet yok, muhit oldukça soğuk, uhrevîlik yanları itibarıyla da insanlar bir hayli donuk. Burada minarelerin o büyülü sesini asla duyamazsınız; namazgâhlar ve mabetler bizdeki gibi renkli ve canlı değil; dahası âdeta insanlar birbirinden kopuk. Bu itibarla da ben, kilometrelerce uzaklarda da olsam, o bizim her zaman uhrevîlikle tüllenen camilerimizi, onları lebâleb dolduran Hakk’ın sadık kullarını, onlardaki haşyet, saygı ve mehâbeti düşünerek bu bir damla Ramazan’ın bizcesiyle teselli olmaya çalışıyorum. Duyuyor gibiyim dış revaklara kadar taşan cemaatin o dupduru soluklarını; tervîha fasıllarındaki salât u selâmları, bunları mırıldanan seslerdeki içtenlik ve samimiyeti. Bazen, yaşadığım o eski günlerden hayal hâneme yerleşmiş resimler yeniden bütünüyle canlanıyor; bu esnada ben de, gözlerimi kapayıp duygularımı dinliyor; kendimi ya bir şadırvan başında, ya melekler gibi saf bağlamış o pırıl pırıl insanlar arasında, ya bir kürsüde, ya da bir mihrapta tahayyül ediyor ve paylaşmaya çalışıyorum orada olup bitenleri; çalışıyor ve bazen mabetten, bazen de minarelerden yükselen o saf ve dupduru seslerden, sözlerden, oradaki değişik görüntülerden ve büyüleyen manzaralardan payımı almak için âdeta aynı heyecanı yaşıyorum.

Sağ kaldığım sürece de, mânevî letâfet ve nefâseti tasavvurları aşkın o günleri, o geceleri her zaman düşünecek; hayali cihan değer o “eyyâmullah”ın his, heyecan ve aşk u şevkiyle, şu anda bulunduğum yer itibarıyla bir hayli karanlık ve oldukça sessiz, kimsesiz şu hasret ve hicran demlerini ya da gurbet dakikalarını aydınlatmaya çalışacak ve hangi mânâda olursa olsun mütemadiyen heyecanla köpürüp durmuş o nurlu zaman diliminin bir gün mutlaka dönüp geleceğini hep bekleyeceğim…

Kırık Testi: MELEKLERİN TESBÎHİ

Herkul | | KIRIK TESTI

   SORU: Rivayetlere göre, Hazreti İbrahim (aleyhisselam) efendimiz, meleklerin tesbîhini işitince çok heyecanlanmış ve onu tekrar dinleyebilmek için malının önemli bir bölümünü vermeyi teklif etmişti. Halilürrahman’ı hayran bırakan o tesbîh ne ifade etmektedir; ondan bizim anlamamız gereken manalar nelerdir?

   CEVAP: Hazreti İbrahim efendimizin meleklerin tesbîhini dinleyişi bir menkıbede anlatılır. O menkıbenin gerçekten vaki olup olmadığı hakkında tereddütler varsa da ondan alınacak ibretler çok önemlidir. Rivayetlere göre; Hazreti İbrahim, kendi döneminin en zenginlerinden sayılacak kadar servet sahibidir. Fakat, dünyanın ömrünün kısa olduğunu ve sür’atle zevale gittiğini, dünya lezzetlerinin zehirli bala benzediğini, burada güzel addedilen dünyevi zinetlerin kabirde çirkin sayıldığını, oraya götürülemeyeceğini ve şu imtihan yurdunda bir saatlik lezzeti terk etmeye bedel ahirette senelerce dostlarla beraber olunacağını yakin derecesinde bilen Halilürrahman, dünyayı kesben olmasa da kalben terketmiştir. Onun çalışıp kazanması, dünyayı imar etmek ve din-i mübînin yeryüzünün dörtbir yanında şehbal açmasını sağlamak içindir.

Bir gün, bazı melekler, Cenâb-ı Hakk’a, hullet ve dostluk kahramanı olarak tanıdıkları Hazreti İbrahim’in mal-mülk sahibi olması hakkında istifsarda bulunur; peygamberlik mesleğiyle onca servetin nasıl telif edilebileceğini sorarlar. Onların maksadı –hâşâ– itiraz değildir, o zenginliğin hikmetinin açıklanmasını istemektir.

Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı-sakalı dağınık, üstü-başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” derler. Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u takdîs etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbîhi bir kere daha söyleyin!” der. Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbîhi tekrar edince, Allah’la alakası açısından tesbîh u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hasıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbîhi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur. Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbîhi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur. Bu davranışıyla da, sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânan yolunda feda edebileceğini gösterir.

Evet, Seyyid Nigari ne hoş söyler:
“Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi;
Cân isteyen endişe-i Cânana düşer mi?”

Cânan’ı diliyorsan, kalbinde can dağdağası olamaz, mal sevgisi orada yer tutamaz. Gerekirse her şeyini, malını, mülkünü ve hatta canını bir keseye koyar; “Maksud O’dur, matlup O’dur, mahbub O” dediğin Allah uğrunda tereddüt etmeden verirsin. Aksine, “malım-mülküm” diyor ve can derdine düşüyorsan, Cânan’a ayırdığın gönlünü fani şeylere kaptırmış ve O’na karşı gereken teveccühü gösterememiş sayılırsın.

   Tesbîh

İhtimal, “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” sözü umumi manada meleklerin tesbîhidir. Kur’an-ı Kerim, yerde ve gökte bulunan her şeyin Allah’ı tesbîh ettiğini haber vermekte (Hadîd, 57/1); meleklerin de Arş’ın etrafını çevirmiş olarak hamd ü senâ ile Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettiklerini anlatmaktadır. (Zümer, 39/75) Ayrıca, Allah Teâlâ meleklere insan neslini yaratacağını haber verdiğinde, onlar “Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz hamd ü senâ duygusuyla dopdolu olarak Seni tesbîh u takdîs etmekteyiz” demişler (Bakara, 2/30); bunu söylerken de “nüsebbihu” ve “nükaddisu” kelimelerini kullanarak kendilerinin sürekli Allah’ı “tesbîh” ve “takdîs” ettiklerini belirtmişlerdir.

Tesbîh, Cenab-ı Hakk’ı tenzih etmek, yani Zatını i’tikad, söz ve amel bakımından şanına lâyık olmayan her türlü kusurdan yüce tutmaktır. Diğer bir ifade ile, tesbîh, layık olmayanı reddetmek; takdîs ise, layık olanı isbattır. Dolayısıyla, tesbîhde bir çeşit takdîs, takdîsde de tesbîh vardır.

Müslim, Ebû Davud ve Nesâi gibi muteber hadis kitaplarında, Peygamber Efendimizin rükû ve secdede “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh- Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.” dediği rivayet edilmektedir. Dolayısıyla, bu tesbîh, rükû ve secdede tekrarlanabilecek güzel bir zikirdir. Şu kadar var ki, bir rivayette “… Rabbunâ ve Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” denmekte ve “Rabbunâ” kelimesi ilave edilmektedir. Hanefi mezhebine göre; beşer kelamı olma ihtimali bulunan sözler namaz içerisinde okunmadığı için, “Sübhâneke” duasındaki “vecelle senâüke” bölümü Cenaze namazı haricinde terkedildiği gibi, “Rabbunâ” ilavesinin rükû ve secdede söylenmemesi evlâdır. Evet, bu tesbîhin namazda okunması Hanefiler arasında yaygın değilse bile, onu özellikle rükûda okumayı Efendimiz tavsiye buyurduğuna göre, biz de Rabbimiz karşısında iki büklüm bulunmamızın sesi-soluğu olarak “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” diyebiliriz.

   Sübbûh

“Sübbûh” kelimesi Cenâb-ı Hakk’ın bir ism-i şerifidir; O’nun noksan sıfatlardan uzaklığını, şirkten tenzihini ve varlığın bütünüyle O’na ait olduğunu ifade eder. Sübbûh, sebeplere tesir-i hakikî vermeme ve esbâbı birer perde görme hakikatine bakan bir isimdir. “Sübhan” kelimesi de ondan gelir ve aynı manayı bildirir. Bundan dolayı, zifiri karanlık bir gecede, uçsuz bucaksız bir denizde, köpürüp duran dalgalar arasında ve sebeplerin bütün bütün tesirsiz kaldığı bir anda, Hazreti Yunus (aleyhisselam) “Ya Rabbî! Senden başka ilah yoktur, ulûhiyet tahtının yegâne sultanı Sensin. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiya, 21/87) derken “Sübhan” ismine sığınmıştır. Hazreti Yunus bin Metta, bu sözleriyle, “Sebeplerin hakiki tesiri yoktur; Sen esbâbı, izzet ve azametin için perde yapmışsın; fakat, dilersen her şeyi sebepsiz yaratırsın. İşte, bütün sebeplerin bana sırtını döndüğü şu anda, ey Müsebbibu’l-Esbâb, sebepler üstü olan azametine, her şeyi muhit bulunan güç ve kudretine, ilminin ve meşietinin enginliğine sığınarak sadece Senden yardım dileniyorum!” manalarını kastetmiş ve bunları bütün samimiyetiyle gönlünün sesi olarak dile getirmiştir. O, bütün benliğiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince de, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet inkişaf etmiş; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye ve hem de gökyüzüne geçen Allah Teâlâ, geceyi, denizi ve balığı onun hizmetine vermiş ve Hazreti Yunus’u sahil-i selâmete çıkarmıştır.

Sübbûh ismi bir manada tevhid-i hakikîyi işaret etmektedir. Yani, her şeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın kudretini ve rubûbiyet mührünü görmek, her şeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açmak, her şeyin O’nun birliğine delil olduğunu müşahede etmek, ulûhiyetinde, rububiyetinde ve mülkünde hiçbir ortağı ve yardımcısı olmadığına tam inanmak ve böylece bir çeşit daimî huzura ulaşmak, kısacası O’na isim, sıfat ve şe’nleri müvacehesinden iman etmek demek olan hakikî tevhide bakan bir isimdir.

Evet, sadece ilmi açısından bile kainata bakacak olsak; O’nun ilmi bütün varlığı kuşatmıştır. Hatta, olmamış şeyler de ilm-i ilahîye aittir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi muhittir. O’nun ilmi, “vacib”e taalluk ettiği gibi “mümkin”e ve aynı zamanda “madum”a da taalluk eder. Haddizatında, ademin vücuda gelmesi de mümkündür. Öyleyse, -Bediüzzaman’ın ifadesiyle- adem alemleri de Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret ve iradesinin taalluk sahası sayılır. İşte, her şeyi irade, meşîet, kudret ve ilim açısından Cenâb-ı Hakk’a verme ve aklen, kalben, ruhen, hissen, fikren… her yönüyle tam tevhide ulaşma neticesinde “Sübbûh” deme ve “sübhaneke” diye zikretme meleklerin şiârıdır. Çünkü, onlar bütün bu hakikatleri şeksiz, şüphesiz görmekte ve sürekli tesbîhle bu müşahedelerini dillendirmektedirler. “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) sözü de bu tesbîhlerinin ayrı bir terennümüdür.

Aynı zamanda, Sübbûh ismi, Cenâb-ı Hakk’ın, mahiyet-i nefsi’l-emriyesi itibariyle Zâtına bakan yanı açısından şerik kabul etmemesini ifade eder. Üstad’ın yaklaşımıyla, bir köyde iki muhtar, bir nahiyede iki müdür, bir kasabada iki kaymakam, bir vilayette iki vali ve bir memlekette iki hükümdar olmaz. “Eğer gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu. Demek ki o yüce arş ve hükümranlığın sahibi Allah, onların zanlarından, yakıştırdıkları vasıflardan münezzehtir, yücedir!” (Enbiya, 21/22) mealindeki ayet-i kerime de bu hakikate dikkat çekmektedir. Eğer öyle bir şey olsaydı eşya da herc u merce uğrar ve mahvolurdu. Her ilah kendi arzu, istek ve iradesine göre icraatta bulunur ve kainatta önü alınamaz bir dağınıklık, büyük bir karmaşa meydana gelirdi. Halbuki, kendine has bir münezzehiyet, mukaddesiyet ve muazzeziyet içinde Cenâb-ı Hakk zatında şeriki nefyeder; bir ortak ya da yardımcıya meydan vermez.

İşte, meleklerin “Sübbûh” ismini zikretmeleri, hem Zât-ı Uluhiyet’e bakan yanıyla, hem de kendileri dahil, esbâbın değişik şeylere sadece birer perde olduğunu çok iyi bilmeleri açısından, O’nun noksan sıfatlardan uzaklığını, şirkten tenzihini ve varlığın bütünüyle O’na ait olduğunu ikrar etmek demektir.

   Kuddûs

Kuddûs ismine gelince; Üstad Hazretleri 30. Lema’da, Esma-i Hüsnâ’dan Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddûs’ü anlatırken, Kuddûs ile alakalı olarak “bir İsm-i Âzam veyahut İsm-i Âzam’ın altı nurundan bir nuru” demiştir. Kuddûs, zatına yakışmayan her şeyden münezzeh bulunduğu gibi, bütün güzel vasıflarla muttasıf, tahdîd ve tasvire sığmayan kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını kendisinde cem’ eden Zat demektir.

Kuddûs, Cenâb-ı Hakk’a bakan yanıyla, Zat-ı Uluhiyet’in münezzehiyetine delalet eden; kendisinde kusur sayılabilecek hiçbir şey olmadığı gibi, en mükemmel sıfatların da sahibi bulunan münezzeh, mukaddes ve muallâ Zat’ı gösteren bir isimdir. O öyle bir Rabb’dir ki, O’nu bilseniz, mutlaka seversiniz; O’nu sevince vuslat arzusuyla yanıp tutuşursunuz; O’nu bir de görseniz, artık kat’iyen O’ndan ayrılamazsınız. Aliyyu’l Kârî’nin ifadesiyle “Mü’minler keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak, her türlü tarifin üstünde “bî kem u keyf” O’nu müşahade edeceklerdir. O’nu görünce, artık Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklardır. Yazık o inanmayanlara, onlar öyle büyük hüsran içindedirler ki, mü’minler Cenâb-ı Hakk’ın cemaliyle sermest olarak Cennet nimetlerini bile unuturken, onlar pişmanlık ve hasretle vurunup dövüneceklerdir.” Evet, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar. Zira, yine Üstad’ın ifadeleri içinde, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmez. Cennetin de binlerce sene mesudâne hayatı, Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli’ni bir dakika görmeye karşılık olamaz. Hele bir de, O’nun bizzat “Ben sizden hoşnutum!” demesi vardır ki, o hiçbir nimetle kıyas edilemez.

Cennet’teki o büyük mazhariyet bir yana, daha dünyadayken o hakikate birazcık aşina olan aşıklar bile adeta O’ndan başka hiçbir şeyi görmezler. Gözlerini o ufka diktikleri için dünyanın bütün güzellikleri önlerine serilse de mâsivâya nazar etmezler. İşte, Kuddûs ismi görüldüğü zaman insanları kendine aşık eden, “Ey Cânan” dedirtip ardından koşturan böyle bir güzelliğe, böyle bir mukaddesiyete, böyle bir münezzehiyete ve hakikî matlub, hakikî maksud ve hakikî mahbuba işaret etmektedir.

Ayrıca, ef’al aleminde de Kuddûs isminin tecellîleri vardır. Yerde ve gökteki bütün nezahet, temizlik, mükemmel dizayn, tertip ve düzen bu ismin birer tecellîsidir. Meseleye Bediüzzamanca yaklaşacak olursak; bu kâinat sürekli çalışan büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir misafirhanedir. Aslında, böyle işlek fabrikalar ve misafirhaneler çer-çöple, enkazla, süprüntülerle çok çabuk kirlenir. Eğer dikkatle bakılmazsa ve süpürülüp temizlenmezse, içinde durulmaz hale gelir. Halbuki bu kâinat fabrikası ve yeryüzü misafirhanesi, çok işlek olmasına rağmen, o derece parlak, temiz ve naziftir, o kadar kirsiz, bulaşıksız ve ufunetsizdir ki, adeta onda hiçbir lüzumsuz şey, işe yaramaz bir madde ve bir kir bulunmaz. Demek ki, bu fabrikaya ve misafirhaneye bakan Zât, onu küçük bir oda gibi süpürtüyor, temizliyor, tanzim ve tanzif ediyor. Zahiren çok iç bulandırıcı şeyler bulunması gerektiği halde öyle olmuyor; eko-sistemde akılları hayrette bırakan bir mükemmeliyet görülüyor. İnsanların kirleteceği ve berbat edeceği ana kadar tabiatın her sayfası seyretmeye doyulmaz bir güzelliğe bürünüyor. Dağı-tepesi, ovası-obası, ırmağı-deresiyle bütün yeryüzü adeta bir güzellikler meşheri gibi önümüzde arz-ı endam ediyor. İşte, bütün bu temizlik ve güzellikler, Kuddûs isminin ef’al alemindeki tecellîlerinden kaynaklanıyor.

   Her Şeyin Rabb’i

Söz konusu tesbîhde, Sübbûh ve Kuddûs isimlerini “Bütün meleklerin ve Ruh’un Rabbi” ifadesi takip etmektedir. Rab; sâhib, efendi, mâlik, ıslâh ve terbiye eden, yetiştiren, herkesi görüp gözeten, her varlığın ihtiyaçlarını karşılayan manalarına gelmektedir. Melekler; Cenab-ı Hakk’a taatle meşgul olan, Allah’ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getiren ve kat’iyen itaatsizlik etmeyen, herbirinin sabit bir makamı ve muayyen bir rütbesi bulunan nurdan yaratılmış varlıklardır. İnsan su, hava, ışık ve gıda ile beslenip onlardan lezzet aldığı gibi melekler de zikir, tesbîh, hamd, marifet ve muhabbet nurlarıyla gıdalanır ve onlardan tat alırlar. Ruh’a gelince, o, Bediüzzaman’ın tarifiyle, “bir kanun-u zîvücud-u haricî ve bir nâmûs-u zîşuurdur.” Ruh denince çokları, Ruh-u Küllî’yi anlamışlar; bazıları da ona, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ruhu demişlerdir. Onu “Rûhü’l-Kudüs” ve “Rûhü’l-Emîn” de denilen Cebrail (aleyhisselam) olarak anlayanlar da olmuştur. Dolayısıyla, melekler, Cenab-ı Hakk’ın azamet, ceberût ve ululuğunu aksettiren “vâhidî” tecellîleri müşahede etmiş; O’nun esmâ ve sıfatlarının bütün varlık üzerinde gâlibane, kâhirane ve hâkimane tecellî ettiğini görmüş ve meleklerin, Ruh’un, ruhânilerin, bütün alemlerin ve o alemlerdeki her şeyin Rabbi olarak Allah Teala’yı tesbîh u takdîs etmişlerdir.

Ayrıca, melekler, tesbîhin Cenâb-ı Hak indindeki kıymetini ve onun Allah katında en makbul sözlerden olduğunu da biliyor ve o marifetle tesbîhlerini daha bir derin dile getiriyorlardı. Nitekim, Rasûl-u Ekrem Efendimiz buyurmuşlardır ki; “İki söz vardır ki, onlar Rahmân’a sevgili, dile hafîf, mîzanda ise pek ağırdır. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.” Evet, kabaca “Sübhansın ya Rab! Hamd ü senâ duygusuyla dopdolu olarak Seni tesbîh ederim. Ey yüce Allahım, Sen noksan sıfatlardan, eksik ve kusurdan, şerik ve yardımcıdan münezzehsin, mütealsin.” manalarına gelen bu iki cümlenin söylenmesi çok kolaydır, dile ağır gelmez; bunlar boş ve değersiz sözler değildir, bilakis Hak katında makbul ve kıymetlidir; ayrıca, mizanda da çok ağırdırlar. Gözünüzde çok küçük olan ve belki de çoklarının hafife aldığı bu iki cümle, eğer gönülden söylenmişse, ahirette getirilip mizanda terazinin hasenat kefesine konulunca, yığın yığın günahları havaya kaldıracak kadar ağırlaşacaktır. Çünkü, bu söz Cenab-ı Hak nezdinde çok sevimlidir.

Peygamber Efendimizden öğrendiğimiz “Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm” tesbîhinde aynı zamanda cemal tecellîsine de işaret vardır. Bazı ayet-i kerimelerde tesbîh ile hamd beraber zikredildiği gibi bu sözde de Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellîlerini ifade eden tesbîhle, cemalî tecellîlerine imada bulunan hamd beraberce söylenmiştir. Allah Teala’nın kudret, irade ve meşietinin bütün kainat çapında hükmünü icra ettiğini gören meleklerin “Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” deyip bütün alemlerin rabbi Allah’ı kastetmeleri vahidî ve celalî tecellînin ifadesidir. Fakat, Allah’ın, lütuf, şefkat, merhamet gibi sıfatlarından yansıyan, Cenâb-ı Hakk’ın herkese ve her şeye, seviye ve ihtiyaçları nisbetinde ihsan ve ikramda bulunması şeklinde müşahede edilen ehadî ve cemalî tecellîleri de vardır. Rahmâniyet ve Rahîmiyet dalga boylu tecellîlerden, canlı-cansız her varlığın, kendi kabiliyet, donanım ve istîdadına göre istifadesi söz konusudur ki, işte bunlar cemalî tecellîlerdir. Bu türlü tecellîlerde, mecâlî, yani, tecellî alanı olan varlıklar ya da bir yönüyle mazharlar, kendi donanımları, konumları, seviyeleri, istidatları ve ihtiyaçları nazar-ı itibara alınarak hususi görülüp gözetilirler. Farklı farklı şeylere ihtiyaç içinde oldukları, ayrı ayrı beslendikleri, çeşit çeşit bakım-görüme muhtaç bulundukları halde hiçbiri unutulmayarak ve hiçbiri terkedilmeyerek hepsine tek tek nimetler verilir ki bu da Cenâb-ı Hakk’ın cemalî tecellîsidir. Mesela, bir bebeğe önce anne sütü, sonra mama verilir. Çocuk biraz büyüyünce pelte, daha sonra püre, sonunda da ekmek ve katı gıda ile beslenir.

Evet, bütün varlıkların birden görülüp gözetilmesi şeklindeki celâlî tecellînin yanı sıra bir bebeğin kendi durumuna göre ona özel rızık verilmesi de cemâlî bir tecellîdir. Celâl ile Cemâl’i bir arada müşahede eden Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm” diyerek bu iki tecellîye birden dikkat çekmiştir. Zaten, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, “İsm-i Celâl, genellikle nevilerde ve külliyatta tecellî eder; ism-i Cemâl ise mevcudatın cüz’iyatında tecellî eder. Bu itibarla nevilerdeki cûd-u mutlak, celalin tecellîsidir; cüz’iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri ise cemalin tecellîyatındandır. Bazen de cemal, celalden tecellî eder. Evet cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.”

   Gönlün Sesi

İşte biz, o azametli tecellîler karşısında hayret ve dehşet yaşar, “Sübhanallah” deriz. Cenab-ı Hakk’ın azim icraatını temaşa eder, “Allahu Ekber”le gürleriz. Bu arada, bir Cemâl tecellîsi olarak üzerimize sağanak sağanak nimetler yağmasına mukabil de “Elhamdülillah” der, hamd ü senâ duygumuzu seslendiririz.

Tabii ki, söylediğimiz her tesbîh, her tahmîd ve her tekbir gönlümüzün sesi-soluğu olmalıdır. Telaffuz ettiğimiz kelimeler şuurumuzdan vize alarak söz kalıbına dökülmelidir. Hazreti Üstad’ın tahiyyât okuyuşunu defaatle arz etmişimdir. O, söylediği her kelimeyi vicdanında tam duyacağı ana kadar sürekli tekrar edermiş. Kendine has edasıyla “Et-tahiyyâtu” der, onu gönlüne göre duyamadığına kani olursa, “Et-tahiyyâtu, et-tahiyyâtu” diyerek defalarca tekrar eder; istediği kıvamı yakalayacağı ve bütün benliğinde hissedeceği ana kadar diğer kelimeye geçmezmiş. İmam Şâzelî ve Ahmed Bedevî gibi zatların, namazda “Sübhane rabbiye’l-azim” dedikleri zaman, bütün zerrat-ı kainatı mülahazaya alabildiklerini nakleder ve onların seviyesini yakalamak istediğini söylermiş. O ufka ulaşabilmek için yıllarca gayret etmiş, Allah’a karşı teveccühünü derinleştirmiş ve dudaklarından dökülen her kelimeye, vicdanının ve şuurunun mührünü vurmuş. Aslında, böyle bir cehd Allah’ın hakkıdır; her haliyle Allah’a muhtaç olan zavallı, âciz, zayıf ve fakir kulların da vazifesidir. Nitekim, Hazreti İbrahim’e tesir eden de, duyduğu sözün muhtevasıyla beraber meleklerin kendi ufukları itibariyle meseleyi melekçe dile getirişleri olmuştur.

Hâsılı, melekler, tesbîhle alakalı olarak arz etmeye çalıştığım hususlardan çok daha fazlasını derince duymuş; topyekün varlığa mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakarak tevhid-i hakikîyi tam kavramış ve bu hakikatin fezlekesi olarak “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh” demişlerdir. Gönlü uhrevî esintilere aşina olan İbrahim Aleyhisselam da engin bir marifet ve derin bir duyuşla dile getirilen bu tesbîhe hayran kalmıştır. Bizim de, o ufku idrak etmiş olma düşüncesiyle değil, o ufka talebimizi ortaya koyma mülahazasıyla Rabbimizi tesbîh u takdîs etmemiz bir vazifedir. Ümid ederiz ki, bu mülahazaları nazar-ı itibara alarak rükû ve secdede o sırlı kelimeleri söylememiz bizim içimizde de aynı hakikatlerin inkişafına sebebiyet verir.

Kırık Testi: MUHÂCİRİN DUASI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Dua Mecmuası’nda da yer aldığı üzere Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman, “Allah’ım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir.” diyerek dua ediyor. Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet sevdalıları için Efendimiz’in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler ifade eder? Lütfeder misiniz?

   Cevap: Malum olduğu üzere dua ile alâkalı yapılan taksimattan biri de onun fiilî ve kavlî olarak ikiye ayrılmasıdır. Üstad Bediüzzaman hazretlerinin verdiği örnekle anlatacak olursak, bir çiftçinin toprağı işlemesi fiilî bir duadır ki, bununla hazine-i rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir atiyyesi olmadıkça, toprağa tohum atmadan o tarladan bir ürün almanın mümkün olmadığı açıktır. Dolayısıyla esbap adına ne gerekiyorsa mutlaka ortaya konulmalıdır. Fiilî duaya riayet etmek sebepler dünyası içinde yaşayan biz insanoğlu için kaçınılmazdır. Dolayısıyla fiilî dua esbabı nazar-ı itibara almak ve o sebeplerin gerektirdiği şekilde davranmakla olur.

Ayrıca Cenâb-ı Allah sebepleri izzet ve azametine perde yapmıştır. Bizim de o perdeye saygılı olmamız iktiza eder. Onları görmezlikten gelmek bu açıdan Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Diğer bir açıdan da, esbaba riayet etmeme bizi, insan iradesini reddeden Cebrîlik düşüncesi içine sürükler ki, bu da akîde ve inanç açısından çok tehlikelidir. Evet, irade ve şuur sahibi insanoğluna düşen, sebepleri görmek ve onlarla uyum içinde yaşamaya çalışmaktır.

Bir bütün olarak ekosisteme bakıldığında apaçık bir nizam ve intizam görülmektedir. Demek ki, her varlık Allah’ın meşîet ve iradesiyle o sisteme uymaktadır. Bununla beraber ekosistemin irade ve şuur sahibi müstesna bir parçası olan insanoğlu, zaman zaman bilgisizce davranıp Hakk’ın muradına muhalif işlerin içine girebilmekte ve böylece o mükemmel sisteme zarar verebilmektedir. Tabiî, kendisi de o sistemin bir parçası olduğundan dolayı zarar eninde-sonunda dönüp insan hayatını negatif şekilde etkiler hâle gelmektedir.

Kavlî duaya gelince o da, toprağı işledikten sonra, ürün alabilme dileğiyle elleri açıp Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak gibidir. Bu mânâda dua sebepler üstü, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccühün unvanıdır. Zira, O Kudreti Sonsuz, sebeplere bağlı olarak verebileceği gibi, dilerse hârikulâdeden hususî bir atiyye olarak sebeplere bağlı olmadan da lütufta bulunabilir. Ne var ki, ne Peygamberimiz ne de diğer enbiya-i izam (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) plan ve projelerini bu kabîl hârikulâdeliklere bina etmemişlerdir.

   Sevginin Aksettiği Mücellâ Ayna

Sizin sorduğunuz soruda da Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın böyle kavlî bir duası yer almaktadır. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada;

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حَيَاهَا وَأَعِذْنَا مِنْ وَبَاهَا وَحَبِّبْنَا إِلَى أَهْلِهَا وَحَبِّبْ صَالِحِي أَهْلِهَا إِلَيْنَا اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهَا 

“Allah’ım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” şeklinde dua ediyordu.

Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş, münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış, hem de kavlî dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmıştır. Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî atiyyeleriyle sevindirmiş, göklerde ve yerde O’nun için sevgi vaz’etmiştir. Hatta bir mânâda sevgi, varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından yansımıştır.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevîden dökülen bu duanın dergâh-ı ilâhîde kabul edildiğine şahit olursunuz. Meselâ, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduklarında Medine halkı, O Habîb-i Kibriya’yı çok sevmiştir. İçten içe bütün bütün dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine’de Rasûlullah’a gösterilen sevginin büyüklüğü ortadadır. Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak üzere Medine halkı Efendimiz’in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman sonra O’nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır. Aslında O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul görmüştür. Aynı şekilde Efendimiz de Medine’yi çok sevmiştir.

Konuya, ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak olursa, Altın Çağ’dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık ortadadır. Evet, siz de kalblerinizde İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o müstesna yerine baktığınızda, O’nun, tarihte başka hiç kimseye nasip olmayan nasıl emsalsiz bir sevgi çağlayanına mazhar olduğunu anlarsınız. İçinizdeki O’nu her şeye tercih etme mülâhazası, sizdeki O’na karşı alâkanın en büyük emaresidir. Siz böyle olursanız, O da öbür âlemde, ruhunun ufkunda size karşı ciddi bir sevgi ve alâka duyar. Zaten O’nun gönlünde size karşı sevgi yoksa, sizde de O’na karşı sevgi olmaz/olamaz. Zira sevginin bir mânâda kaynağı O’dur. Allah’tan gelen sevgi O mücellâ aynaya akseder ve sonra ümmetine tevzi edilir, dağıtılır. Dolayısıyla sevginiz ölçüsünde O’nun nezdinde seviliyor olduğunuz mülâhaza, ümit ve recâsını taşıyabilirsiniz.

Kâinatın İftihar Tablosu şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul gördüğü gibi, O’nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir. Meselâ irşad niyetiyle Yemen’e giden Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır. Onlar Hazreti Ali’yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir. Zaten Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil, aynı zamanda mânâ âleminin de bir sultanıdır. Böyle zülcenaheyn olması yönüyle de o, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir. Ona duyulan sevginin neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş’arî ve Abdullah ibn Cerîr el-Becelî gibi (radıyallâhu anhüm ecmaîn) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak İslâm’a bağlanmışlardır.

   Sevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir

Diyalog adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri gittiğiniz yerlerdeki insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikardır. İslâm tarihine bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz. Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük Asya dediğimiz Anadolu, Afrika’nın bazı yerleri hep böyledir. Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm’ın güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir. Yine bunu da Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek gerekir. Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.

Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik insanlarla muhatap olmaktadırlar. Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı gibi önce fiilî duayı yerine getirmek gerekecektir. Bu da o yörelerdeki farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak hazırlıklı gitmek suretiyle olur. Nelere, ne kadar değer atfettiklerini bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır. Gerçi umumi mânâda insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her yere adım atabilirsiniz. Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş sergilemek mecburiyetindesiniz.

Zâhirî esbap açısından yapılması gerekli olan da budur. Bununla beraber, bizim doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî olanıdır. Biz de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar ve “Allah’ım, o belde halkının salihlerini bize, bizi de onlara sevdir.” deriz.

   Allah’ım! Hakkımızda “Vüdd” Vaz’ et!..

Bununla beraber her gün belki defalarca,

اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللّٰهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلىَ الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَةِ الْإِيمَانِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ 

“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua ederiz.

Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da salih kullarına vermiş olduğu bir müjdedir: “İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, sevgi ve hüsnükabul vaz’ eder.” (Meryem, 19/96). Yani onları başkalarına da sevdirir ve kabul ettirir; hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde onları sevimli kılar. Bu sevgi ve hüsnükabul Cenâb-ı Hakk’ın Vedûd isminin bir tecellisi olmaktadır.

Hatırlanacağı üzere bir hadis-i şerifte de, “Allah bir kulunu sevince Cebrail’e, ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev!’ ferman buyurur. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever ve diğer meleklere, ‘Allah, falan kulunu sevmiştir, siz de seviniz!’ diye nida eder. Göklerdekiler sevince yeryüzünde o kul için bir vüdd/sevgi vaz’edilmiş olur.” (Buhârî, bedü’l-halk 6; edeb 41)

Hakkında hüsnükabul vaz’ edilen, bir şahıs olabileceği gibi, şahıslar ya da bir heyet, bir topluluk da olabilir. Tabiî bu, ayette de ifade edildiği üzere salih amel işlemeye, salaha kilitlenmeye ve Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmemeye bağlıdır. Bu ufkun kahramanları için Hakk’ın vaadi tahakkuk eder ve haklarında sevgi vaz’ edilir. Bir kere de vaz’ edildi mi, Allah’ın izniyle onlara açılmadık hiçbir kapı kalmaz. –Yeter ki, ahde vefada bir kusur gösterilmesin– Bu perspektiften hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’deki arkadaşlarınızın baştan bu yana dünyanın değişik yerlerine gittiklerinde karşılaştıkları hüsnükabul ve sevgi de bu hakikatin apaçık bir delili sayılır.

 

Kırık Testi: Güçlü İrade İsteyen Dört Büyük Amel

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır: إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ “Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” Bu sözde nazara verilen amellerin ve o ameller karşısında elde edilecek mükâfatın izahını lütfeder misiniz?

Cevap: Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslûbuna ve kullandığı dile baktığımızda, “cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.” diyesi geliyor insanın. Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir. İsimsiz müsemmanın, isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler, söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş olmaları da muhtemeldir. Kestirip atmak mümkün olmadığından, “اَللهُ أَعْلَمُ İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel konusuna geçelim.

Hazreti Ali (radıyallahu anh) bu beyanında, başta, إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor. Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır. Günde beş defa abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir. Öyle zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak kolaydır.” demeyecektir. Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir:

  1. Öfke Anında Affetmek

Bu hasletlerin ilki, اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ  sözüyle ifade edilen, öfke anında affedici olabilmek. Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir. Mesela Allah (celle celâluhu), اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ  “O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) kavl-i kerimiyle, öfkeyi yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor bir iş olduğunu nazara vermiştir. Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.

Başkaları  tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp sevilen bir insanın affedici olması kolaydır. Asıl mârifet, birileri tarafından rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici olabilmesidir. Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir. Allah (celle celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir. İnsana öyle bir irade vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir, gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.

Bildiğiniz gibi “afv”, “bir şeyi silmek” demektir. Yani başkalarının sizi rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak üzere korteksinizden silmenizdir afv. İşte bu şekilde davranmanız, yapılması hakikaten çok zor bir ameldir. Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya (hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır. İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.

  1. Darlık Zamanında Cömertlik Sergilemek

Hazreti Ali (radıyallahu anh), وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ ifadesiyle ikinci olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden ciddî bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır. Bin lirası olan bir insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında insanın infakta bulunabilmesidir. İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir.

Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir. Zira îsâr -bir çeşidi itibarıyla- kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına vermesidir. Ki Yüce Allah, وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّاۤ أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşir sûresi, 59/9)

Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)

  1. Günahla Baş Başa Kaldığında İffetli Olmak

Hazreti Ali (radıyallahu anh) وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir.

Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden bahsetmiş ve bunlardan birisinin de,  makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha çağırması karşısında, إِنِّي أَخَافُ اللهَ “Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir. (Buharî, zekât 16; Müslim, zekât 91)

Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır. Çünkü birçok insanın gözünün sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde insanın günah işlemesi çok zordur. Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi, مَعَاذَ اللهِ  “(Böyle bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.” (Yûsuf sûresi, 12/23) diye haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net tavır belirleyebilmesi çok zordur. Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister. Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.

Hazreti Ömer Efendimiz’in  hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar. Bir gün bir yolunu bularak onun kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur. Muvaffak olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp durmaktadır: إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ “Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.” (A’râf sûresi, 7/201) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder. Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır, defnederler.  Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar. Sahabîler de hadiseyi kendisine haber verirler. Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin mezarının başına koşar ve orada ona hitaben وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Rabbinin huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.” (Rahmân sûresi, 55/46) âyetini okur. Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/280)

Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir. Fakat maalesef, geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük. Kimileri, özgürlük adı altında ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi ahlâksızlığa açık hâle getirdi. Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur, onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve ru’yetiyle taçlandırır.

  1. Zor Zamanda Hakkı Söylemek

Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de, وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ sözüyle açıklamıştır. Bunun anlamı da bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir. İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur, onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi yaptırırlar. Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.

Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına, yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar. Bugün çok acı misallerine şahit olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar. Onlar, değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar. İşte korku ve menfaatin hükümferma olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir kahramanlıktır. Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükafatı da ona göre olacaktır.

Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine göre farklılık arz eder. Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik şikayetlere girilmemesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikayet etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.

Kırık Testi: NAMAZI HİSSETMEK İÇİN NE YAPTINIZ?

Herkul | | KIRIK TESTI

İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rek’at nafile kılmayı itiyad haline getirmişlerdir.

   Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır.” diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her haliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran, bazen bir rek’atta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan, haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Rasûl-ü Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı haline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl bin İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, Sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın manasını idrak etmiş ve Kur’an’ın tadını almış bir sahabînin şu hali onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rik’â gazvesinde Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd bin Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği halde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd bin Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”

   Her Gün Yüzlerce Rek’at Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rek’atta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac (radiyallahü anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışında- onu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’at namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.

Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünyâ düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’at nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’at namaz kılardı.

Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül aleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’at nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rek’at namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rek’at namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

   Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslam “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salâtü vesselam) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.” derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.” buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfât ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza manalarını gözetmek” suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh haletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve adeta her vakitte bir kere daha mi’rac yapmalıdır.

   Namazın Özü ve Manası

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh, ta’zîm ve O’na şükürdür. Evet, tesbîh, tekbîr ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde “Sübhânallah”, “Elhamdülillah” ve “Allahu Ekber” sözlerinin manaları gizlidir. Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbîrinden selam vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hal ve tavırlarımızla ya “Sübhânallah” deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdîs eder, ya “Elhamdülillah” sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da “Allahu Ekber” diyerek O’na ta’zimde bulunuruz. Namaza başlarken söylenen tekbîre, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbîri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbîrle haram kılındığı için ona ”tahrim tekbîri” ya da “ihram tekbîri” de denmiştir. Aslında bu tekbîr, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbîh, tahmîd ve tekbîr ruhunu işleme, bir manada bütün bütün namaz kesilme ve adeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbîrle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Mesela, “Elhamdülillah” derken, bu sözün ne mana ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülahazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (Tebâreke ve Teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin manalarla beraber yükselmeli. O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. “Mâlik-i yevmi’d-din” hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği manaları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir mi’rac olmalı ve siz Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Mi’rac’da duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün manalarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, adeta birinci kat semada Hazreti Adem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselamla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, herbirinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selam verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbîh, tahmîd ve tekbîr cümleleriyle dergâh-ı ilahîye nazar etmeli ve namazın manasını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icab eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu manasına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

   İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslamiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’la-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dörtbir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hale getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilahî tecellileri okumaya ve Ma’bud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilahî mesaja kulak vermeli, o tecellileri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız halde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız manasız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lazım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Su-i zan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, -istisnalar olsa da genel itibarıyla- Allah’la tam alakası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasınının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin halini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hali başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslam’a çağıran bir hal dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hali ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’an-ı Kerim’i okurken, hal ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler.” Fakat maalesef, biz İslamiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki halini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslam bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

   Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâlühü) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lutfeder.

Bu açıdan da, Kur’an’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilahîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hallerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2) itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslam’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alakalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı haline gelebilmek için şu husulara çok dikkat etmelidirler:

   Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allah’ım, Cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede Cemâlinle bizi serfiraz kıl” diyoruz; Cemâlullah’ı müşahedeye, rıza-yı ilahîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inâyet-i ilahiyeyi talep etmeliyiz. Belki herbirimiz şöyle demeliyiz: “Allah’ım, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lutfeyle; namazın manasını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Sen’den başka bütün mülahazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alakalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütâlaalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mana aleminin büyüklerinin namazla alakalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Uluhiyet hakikatıyla, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mana buuduyla alakalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’an talebeleri, Hazreti Gazzalî, Hazreti Mevlânâ ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alakalı mütâlaalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alakalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de herbiri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.

Kırık Testi: YEİS ZİNCİRLERİNİ KIRIN!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Halk arasında hayırlı işler için kullanılan “Allah tamamına erdirsin” ifadesinin muhtevasını da taşıyan “tamamiyet”in iki manası vardır. Birinci manası, bütünlük, tam olmak, bir meselenin küllî olarak ele alınması demektir; ikincisi ise, bir işi tamamlayana kadar devam ettirmek, bitirmek, neticeye bağlamaktır.

   Hangi konu olursa olsun, her hayırlı işte kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir.

Nitekim, Allah Teâlâ, İslâm’ı bize bir nimet olarak verdiğini ifade ettiği yerde; “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin hakkınızda hoşnutluğumu İslâm’a bağladım.” (Mâide, 5/3) der; bize verdiği nimetini yani dinini tamamladığını, onun bütün emir ve yasaklarını bildirdiğini beyan eder. Öyleyse, İslâm, ancak bütün emir ve yasaklarıyla, cüzlerinin tamamıyla ele alındığı zaman Allah’ın bizim için seçtiği din ve tamama erdirdiği nimet olur. O bir bütün olarak yaşanmayınca kendisinden beklenen fonksiyonu hakkıyla yerine getiremez, bir din olarak misyonunu tam eda edemez. Çünkü, dinin bir bütün olarak yaşanması tıpkı bir insan vücudunun organlarının tamamının, bir organizmanın her azasının eksiksiz çalışması gibidir. Nasıl ki, bir eli çok sağlam ve güçlü olsa bile diğeri sakat olana ya da hiç olmayana özürlü veya bugün daha çok kullanılan ifadesiyle “engelli” deniyor.. nasıl ki, bir gözü çok iyi görse de diğeri hiç görmeyen ya da kulakları iyi duysa da ayakları sakat olan bir insan, kendinde bir eksiklik hissediyor; aynen öyle de, iman hakikatleri dinin birer uzvudur; kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin her biri ayrı bir organdır; ahlâk-ı hasene ve sosyal münasebetler adına vaz’ edilen esaslar dinin ayrı ayrı yanları ve onun birer parçasıdır. Bunlar, birbirini tamamlayan cüzler, bir hakikati tamamlayıcı unsurlardır. İşte, bunların herbiri Cenabı Hak tarafından nasıl tespit edilmişse o şekilde yaşanmalıdır ki din de kendinden bekleneni yerine getirsin. Ancak bu unsurların hepsi bir araya geldiği zaman, Müslümanlık tamam olarak ortaya konmuş olur.

Evet, ferdî, ailevî, içtimaî hayat adına dinden bazı şeyler bekliyorsak, onu bir bütün olarak ele almak zorundayız. Eğer, dini sadece vicdanlara hapsedersek, namaz, oruç gibi ibadetleri yok sayarsak, dinin kolunu, kanadını kırmış ve onu fonksiyonunu eda edemez hâle getirmiş oluruz. Ve dolayısıyla, din adına kusurlu ve eksik bir görüntü ortaya çıkar. Bu kusurlar, eksikler İslam’dan bilinir ve günümüzde bazılarının dediği gibi, “İslam niçin ekonomik durumumuzla alakalı şu problemlerimizi halletmiyor; neden bir kısım içtimaî dertlerimize de derman olmuyor.” denir. Oysa, siz onun kolunu kanadını kırmışsınız, kendisini ifade etmesine ve fonksiyonlarını ortaya koymasına fırsat vermiyorsunuz. Onun uygulanmasına imkan vermeniz lazım ki, ondan sonra “Neden şu fonksiyonunu eda etmedi?” diyebilesiniz. İşte bu manada tamamiyet hem Allah’ın teveccühüne vesile olması hem de dinin kendisini ifade etmesi açısından çok önemlidir.

Tamamiyetin diğer bir yanı da sabır, ısrar ve devamlılıktır. Kur’an-ı Kerim, “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’a kulluk etse de bunu sırf bir hesaba binaen yapar, imanla küfrün arasında bir yerde durur. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Bundan dolayıdır ki, dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.” (Hac, 22/11) buyurarak kulluğunu ganimet elde etme gibi bazı hesap ve çıkarlara bağlayan kimselerden bahsetmektedir. Öyle bir insan, iyi günlerde dinin kenarından, köşesinden tutar; “Bir parça da biz katkıda bulunalım.” der ama bunu derken bile “Amaaan, olduğu kadar olur!” düşüncesini terk edip onu bütünüyle kucaklamaya da yanaşmaz, dine tam sahip çıkmaz. Ona sağlam bir imanla değil de, âdeta pamuk ipliği ile bağlanmıştır. Tehlikeli dönemlerde ve sıkıntılı günlerde dini de dindarları da yüzüstü bırakıp kendi şahsî dünyasını garanti altına alacağını zannettiği yerlere ve kimselere sığınır.

Oysa, hangi konu olursa olsun, kararlılık, sabır ve sebat çok önemlidir. Siz belli bir mevsimde bütün himmet ve gayretinizi ortaya dökebilirsiniz. Mesela, ekim yaparken karlar erimiş olsa da hâlâ hava soğuktur ama siz ona katlanarak tarlaya tohumu atarsınız. Fakat, daha sonra onu koruma mevzuunda hiçbir tedbir almazsanız, sulama hususunda bir gayretiniz olmazsa, hasat mevsimini aktif sabırla beklemez ve tarlayı biçeceğiniz zaman da en iyi ürünü alabilmek için üzerinize düşeni yapmazsanız, işin ilk bölümünü ve bir yanını yapmış olsanız da katiyen ürün elde edemez ve dolayısıyla, avam ifadesiyle, hava alırsınız. İşe herhangi bir yerinden girseniz ve sadece bir faslını yapsanız, mesela, tarlayı sürseniz de hiç tohum saçmasanız ya da ekini biçseniz de onu harmanda dövmeseniz veya sapı-samanı birbirinden ayırmasanız yine beklenen semereyi elde edemezsiniz. Nasıl ki böyle dünyalık bir işte sabır, sebat ve devamlılık esastır; aynen öyle de, bir hakikati temsil etme ve insanlar arasında yerleştirme mevzuunda da sabır ve devam çok önemlidir. Rahat zamanda, kendinizi, duygu ve düşüncelerinizi ifade eder ama bir tazyike maruz kaldığınız an geriye durursanız, hem kader birliği ettiğiniz arkadaşlarınızı şaşırtmış, hem dostlarınızı tereddüde sevk etmiş, hem de imtihanın hakkını vermemiş ve tohum attığınız halde ürün elde edememiş olursunuz.

   En Mükemmel İnsan

Bundan dolayı, insanın tamamiyet peşinde olması, her şeyi kemale erdirmeye çalışması, kâmil olanı araması ve hatta insan-ı kâmil olmaya yönelmesi önemli bir esastır, dahası bir fazilettir. Çünkü, bugüne kadar kitleler, kâmil insanların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş; onlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Ne var ki, o seviyede bir kemale erişmek her zaman herkese müyesser değildir. Varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahıs göstermenin mümkün olmadığını söyleyen Cîlî’nin “İnsan-ı Kâmil”ini mütala edenler, kemale ermenin ve insan-ı kâmil ufkuna ulaşmanın nasıl çetrefilli yollardan geçmeyi gerektirdiğini göreceklerdir. Fakat, o yol uzak olsa da, hedefe varmak için pek çok menzili aşmak icap etse de, bir insanın öyle bir mertebe-i kusvâyı ve aksâ’l-gâyâtı talep etmesinde bir problem olmasa gerek. Evet, o işi temsil eden zâtın bir hakikatı vardır; O nübüvvetle serfirazdır. Nübüvvet zincirinin halkaları bitmiştir; bundan sonra peygamberliğin rüyasına tâlib olmak bile bir saygısızlık ve bir küstahlıktır, hatta küfürdür. Peygamberâne evsâfa, bir nebide var olan güzel sıfatlara gelince, bir insanın o sıfatlarla müzeyyen olmayı istemesi ve peygamber ahlakıyla ahlaklanma ardına düşmesi bir fazilettir.

Mesela, Peygamber Efendimizin şahsında fevkalade bir sıdk, bir sadâkat görürsünüz. O, Allah kapısında sâdık, davasında sâdık, kardeşlerine karşı sâdık, İslâm’ı yaşamada sâdıktır, adeta sıdkın timsalidir; çünkü, peygamberlik hakikatı, sıdk dediğimiz, doğruluk çarkı ve esası üzerine döner durur. Allah Rasûlü, o kadar sözünün eridir ki, daha sonra sahâbe olma şerefine eren bir zat şöyle der: “Cahiliye devrinde Allah Rasûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık. Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığımız yere gittim. Baktım ki Peygamber Efendimiz orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece, “Ey genç! Bana meşakkat verdin; üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.

Emanet de bir Peygamber sıfatıdır. Efendimiz o kadar emindi ki, Mekke halkı, henüz gün yüzü görmemiş kızlarını birine emanet edecek oldukları zaman bile akıllarına ilk gelen O’ydu. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Efendimizin hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hiyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda îmanın sadık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve îman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar.

Efendimizin çok ehemmiyetli özelliklerinden bir diğeri tebliğ vazifesini, yani, İslâm hakikatini anlatmayı veya “emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker”i hayatının gayesi bilmesiydi. O gelmeseydi, “Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz?” gibi müthiş sorular, sürekli bir matkap gibi beynimizi delip duracaktı. Biz Efendimiz sayesinde anladık ki, dünyaya gelişimiz bir gayeye bağlı olduğu gibi, buradan gidişimiz de bir hikmete mebnidir. Ölüm, yokluk ve hiçlik değil, o sadece bir mekân değiştirmek ve vazifeden terhis edilmektir. Kabir ise, ahiret âlemine açılan bir kapı ve bir bekleme salonudur. Biz Peygamberimiz sayesinde öğrendik ki, bizim en büyük vazifemiz nâm-ı Celil-i İlahî’yi ve Efendimiz’in adını bayraklaştırmak, dünyanın dört-bir yanında dalgalanmasını sağlamak; bunu yaparken de akıllıca davranmak, O’nun hayatında örneklerini gördüğümüz fetanetle hareket etmektir.

Fetanet, peygamber mantığı demektir. Bu mantık, ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip mütalâa edilecek hususu bütün olarak ve her yanıyla ele almanın adıdır. Efendimiz, Allah’tan getirdiği mesajları ve elçiliğine terettüp eden hususları insanlığa takdim ederken, onu yolunca ve usulünce yapmıştır. O, insanı bir bütün olarak ele almış ve vereceği mesajları da böyle bir bütünlük içinde takdim etmiştir. Onun için de, nebinin tebliğ vazifesinde, akıl, mantık, kalb, gönül, his ve duygulardan hiçbiri katiyen terke uğramamış ve vahyin aydınlatıcı tayfları dışında bırakılmamıştır. Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir; bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır; bazıları, ticarî ve iktisadî sahada uzman olanlar; diğer bir kısmı harp meydanlarında yetişmiş kumandanlar, büyük siyasî dehalardır; büyük bir bölümü de bedevî insanlardır. Bunların hepsinin kendilerine göre problemleri vardır. Fakat, Allah Rasûlü, öyle söz söylemiş ve öyle izahlar yapmıştır ki, bedevîsinden en medenîsine kadar herkes, bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilmiştir.

   Günahlar, Ahh Günahlar!..

İşte her insan, Efendimizde zirve noktada örneklerini gördüğü bu güzel sıfatların hepsine sahip olmayı isteyebilir. Bu âlî sıfatlara tâlib olarak diyebilir ki, “Allah’ım, Sen Efendimizden sonra peygamber yaratmazsın. Çünkü hatimeyi çekmiş, “bu son” demiş ve peygamberlik sarayının Sultanını göndermişsin. Fakat ben de, Peygamberimizi “üsve-i hasene” olarak gönderip O’nunla bize gösterdiğin güzel ahlakla ahlaklanmak istiyorum; O’ndaki evsâf-ı âliye’ye tâlibim. Beni de öyle sâdık eyle, Onun gibi emin kıl; beni de tebliğ insanı yap, o vazifeyi eda ederken fetanetli hareket etmeye muvaffak eyle. O’na yetişmem mümkün değil ama O’nun ardında yürümeme de bir mani yok. Peygamberliğe tâlib değilim, böyle bir talep en başta Sana karşı saygısızlıktır; fakat, peygamberâne evsâfa tâlibim. Bana da o evsâfı nasip et ki, elimi uzattığım her yerde Senin rızanı tahsile muvaffak olayım.”

Evet, bu duygu ve düşüncede olmak, tamamiyete ve kemale tâlib olmaktır. Fakat, siz tamamiyete tâlib olsanız da, niyetinizle bunu isteyip davranışlarınızı ona göre ayarlasanız ve insan-ı kâmil ufkunu yakalama yolunda gayret etseniz de hata etmek, bazen tökezlemek, kimi zaman eksik ve noksan yapmak mukteza-yı beşeriyettir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü, “Küllü’n-nâs hattâûn” demiş ve “hattâûn” kelimesini özellikle kullanarak hata yapmanın insanın tabiatından olduğunu, onun çok büyük hatalar yapabileceğini ifade etmiştir. Daha sonra da, “Ve hayrul-hattâîne et-tevvabûn: Hata edenlerin en hayırlısı hata ettikten sonra hemen tevbe ile onu silmeye çalışandır.” buyurmuştur. Demek ki, bu yavuz hataları, bu sevimsiz kabahatları ortaya koyan insanların en hayırlısı hata eder etmez, kabiliyetine, seviyesine göre, tevbe, evbe, inâbe kurnalarına koşarak hemen arınıp yeniden Allah’a yönelendir. Öyleyse biz, mükemmeliyete tâlib olsak da, muktezâ-yı beşeriyet bazı zâaflarımız nüksettiği yerde, mânen hastalanabilir, sürçüp düşebiliriz. Önemli olan düşüp kalmamak, düşüp kalkmaktır. Düşer düşmez hemen kalkıp Seyyidina Hazreti Âdem gibi, “Rabbimiz kendimize zulmettik!” (A’râf/23)) deyip, nefsin zulmünden Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktır.

Hata karşısında Âdem tavrı ortaya koymak çok önemlidir; Allah’ın kapısında akıllıca hareket etmeyi Hazreti Adem’den öğrenmek lazımdır. Onunki bir zelledir; mukarreb hatasıdır. Buna rağmen Hazreti Âdem, zellesinin hemen ardından Rabbine yönelmiş; şeytan ise, temerrüdünde devam etmiştir. İşte bu noktada, sürçüp düşen ile bilerek başkaldıran birbirinden ayrılmıştır. Biri, Cennetten çıkarılacağı sırada dahi kalbî teveccühünü devam ettirmiş, Hakk’ın kapısına karşı vefalı ve sadık olmuş, Rabbiyle münasebetlerini tamamlamaya çalışmıştır. Diğeri ise, mütemadi bir inişe geçmiş; kibir, gurur ve isyanından dolayı her geçen dakika biraz daha gayyâya yuvarlanmıştır.

Hazreti Âdem’in çocukları olarak biz de hataların ağına takılabilir ve onlar cibilliyetimiz üzerinde ciddi tesir icra edince, aradığımız mükemmeliyete giden yollarda bir tereddüt yaşayabiliriz. Kâmiliyet ve tamamiyeti yakalamak adına yürürken tökezleyebilir ve bir hendeğe düşebiliriz. Fakat, insan için, düşüp kalmak değil; düşse de hemen kalkmaktır esas olan. Değişik münasebetlerle arz ettiğim gibi; elden geldiğince günaha en az hayat hakkı tanıma civanmertliğini göstermek çok önemlidir. Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin; çünkü Efendimizin ifadesiyle, işlenen her günah ruhta yaralar açar; kalbde bir leke bırakır ve aynı zamanda her günah bir başka günahın davetçisi olur. Eğer günah tevbeyle çabuk silinmezse, Üstad’ın dediği gibi, bir günah, bir günah, bir günah daha derken ona inzimam eden diğer günahlarla kalbde hatm olur, hafizanallah, kalb mühürlenir. Bundan dolayı, “Her günah içinden küfre giden bir yol vardır.” Evet, insan günah işlemekle ne kafir olur, ne de küfürle iman arasında bir menzile asılı kalır. Fakat şurası da bir gerçektir ki; günah işleyen insan imandan bir adım uzaklaşmış, küfre de bir adım yaklaşmış olur. Eğer, iki günah işlerse, iki adım atmış ve küfre iki adım yaklaşmış, kendisiyle küfür arasındaki mesafeyi daraltmış olur. Bundan dolayı, hakiki bir mü’min, özellikle alerjik bir insanın arı veya akrep sokması gibi şeylerden sakındığı gibi günahlardan sakınmalı; yılandan, çıyandan kaçtığı gibi günahların en küçüğünden bile kaçmalıdır. Çünkü, tamamiyetin ve kemâlin tâlipleri aradıklarını ancak böyle bir teyakkuzla bulabilirler.

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah’ı ve Rasûlünü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek; bir kulu sırf Allah rızası için sevmek; Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasip ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” buyurmaktadır. Demek ki imanın tadını almanın ilk şartı, “Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sevmek”tir. Bu sevgi, insanı “Allah için sevme” mülahazasına taşıyacaktır. Bunu da hidayet yolundan ayrılma korkusuyla tir tir titreme ve günaha, dalalete girme endişesiyle sürekli teyakkuzda yaşama hâli takip edecektir. Evet, sevgi iradî olarak başlar. Sonra gayr-i iradî bir muhabbete inkılap eder. İnsanlara karşı duyulan mecazî sevgilerin başlangıcında bile bir irade söz konusudur; bir görme, bir karşılaşma, bir görüşme vardır ve bunlar iradîdir. Bu mevzuda iradî bir adım atılınca zamanla gayr-i iradî alaka başlar. İşte, Allah’la olan münasebetlerimizi derinleştirme, Rasûlullah’a karşı alakamızı daha engin bir sevgiye dönüştürme mevzuunda da işin başı iradedir.

   “Hey Mübarek Allah Hey!”

Derin bir muhabbete yürümek istiyorsan iradenin hakkını verecek, Allah’ı tanımaya bakacak, O’nun nimetlerini düşüneceksin; kudret eserlerini seyredecek, arzı senin için nasıl bir beşik yaptığını görecek, bir meşher gibi yarattığı semalara nazar edecek, kâinatı okuyacaksın. Ve bu iradî bakmaların, düşünmelerin, okumaların neticesinde âdeta kendinden geçeceksin. Alvar İmamı’nın derslerine devam eden, ondan feyz alan yaşlı bir zat vardı. Cenab-ı Hakk’ın ef’âl, âsâr ve esmâsının tecellilerinden bahsedildiği zaman, Erzurumlulara mahsus o kendine has lisanıyla “Hey mübarek Allah hey!” der ve âdeta kendinden geçerdi. Sen de baktığın her şeyde O’nun mührünü görecek, için için coşacak ve “Hey mübarek Allah hey” demekten kendini alamayacaksın. Böyle hissedip, böyle görmeye irade adımıyla başlayacaksın ama bir gün gelecek, sen ilahi üns esintileri sağanağıyla sırılsıklam olacaksın. Öyle ki, artık O’ndan başka hiçbir şey duymayacak, hissetmeyeceksin.

Efendimizle alakalı bir kitap okusanız, bir şemâile baksanız; mesela, “Şifâ-i Şerif”e, “Sıfatu’s-Saffe”ye, hatta “Sonsuz Nur”a göz gezdirseniz, O’na karşı içinizde iradî bir alaka meydana gelecektir. Fakat, O’nun hakkında değişik kitaplar okumaya, O’nunla alakadar olmaya devam ederseniz bir süre sonra o iradî alakanız, gayr-i iradî bir sevgiye, aşkın bir muhabbete inkılap edecektir. Öyle ki artık O’nsuz edemeyecek, “Teveccühünden beni mahrum bırakma, Sensiz nefes alamam” diyeceksiniz. “Ben evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız, çoluksuz-çocuksuz edebilirim; fakat Efendimsiz edemem” diye inleyeceksiniz. Bir Peygamber aşığının “O’nun huzûr-u pürnurundan bir an mahrum olduğumu hissetsem ölürüm” dediği gibi siz de O’nsuz yaşayamayacağınıza kanaat getireceksiniz. Bir Şah-ı Geylânî’nin nabzını tutsanız; Hasan Şâzelî, Ahmed Bedevî, Şah-ı Nakşıbend, İmam Rabbanî, Akîl Menbicî, Şeyhu’l-Harrânî ve Ebu’l-Hasan Harakanî gibi Hak dostlarının nabızlarına el vursanız kalblerinin aynı hislerle attığını göreceksiniz. Öyle ki, onlardaki gayr-i iradî bu muhabbet, alaka ve irtibatı gönüllerinden koparmak için elli tane zincir atsalar, Cenâb-ı Hakk’ın bir mekri olmazsa, onu oradan koparmak mümkün olmayacaktır.

   Yeis Zincirlerini Kırın!..

Meselenin bir diğer yanına gelince; biz başkaları hakkında hüsn-ü zanna memur olsak ve onların tamamiyeti yakalamış olabileceklerini düşünsek de, kendi nefsimize “Ey eksik, pürkusur, zavallı nefsim, bir türlü olgunlaşamıyor, kemali yakalayamıyorsun” diyebiliriz. Fakat, bunu derken ye’se düşmemeye de dikkat etmeliyiz. “Yağmur” şairi gibi biz de,

“Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım!..”

diyerek O’na karşı aşk u alakamızı seslendirebiliriz. Ne var ki, zihnimizin bir köşesinde de sürekli “Olduğuma da çok şükür. Ya seni tanımasaydım, ya Senin nurundan mahrum kalsaydım.” mülahazasını canlı tutmalıyız. Hani Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd bin Hattâb’ın şehid olduğu haberi karşısında, çok hayıflanmış; “Sabâ yeli estikçe Zeyd’in kokusunu alıyorum.” diyerek hüzünlenip ağlarmış. Bir gün şâir Mütemmem bin Nüveyre onu ziyârete gelmiş. Mütemmem’in kardeşi Mâlik de Yemâme Savaşında yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüş. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmen, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e girdi. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiçbir zaman ağlamazdım” demiş. Malumdur ki, Hazreti Ömer’in hüznü bunları bilmediği için değildi, ama kader-i ilahîye razı olmakla beraber sevdiklerden ayrılanın kalbinin hüzünlenmesi, gözünün yaşarması da insanın tabiatının icabıydı.

Evet, olduğumuza da hamd olsun; ya sokaklara korku salan şu serâzât, çakırkeyf insanlar gibi olsaydık; ya talihsizler safında yer alsaydık… bu hâlimize de hamd olsun, demeli. Mükemmeliyet ve tamamiyetin peşinde olurken diğer taraftan da meseleye böyle bir hamd u senâ mülahazasıyla yaklaşmalı ve katiyen ye’se düşmemeli. Tamamiyeti arama ve işin ciddiyetini görme insanı ümitsizliğe değil daha fazla gayret göstermeye sevketmeli..

Bildiğiniz gibi, hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “İnne’l-emra ciddün – Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum” diyor. Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor. Esved b. Yezid, Alkame, İbrahim Nehaî gibi insanlar rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış, hayatlarını havf ufkunda sürdürmüş; hayır adına yapıp ettiklerine ve ibadet u taatlerine hiç bel bağlamamış, imanlı olarak ölememe endişesini hep taşımışlardır ama bütün bunlara rağmen ümitsizliğe de katiyen düşmemiş, rahmet-i ilahiyenin onların imdadına da yetişeceği recasını gönüllerinde hep canlı tutmuşlardır. Allah dostlarının hiçbirisi ye’se düşmemiştir; çünkü Hazreti Üstad’ın ifadesiyle; Yeis, mâni-i herkemâldir. Ümitsizlik hastalığına yakalananların kemale ve tamamiyete yürümeleri mümkün değildir. İnsanın kendisini yetersiz, eksik ve nâkıs görmesi onu ümitsizliğe değil, bilakis eksiklerini tamamlamak için daha ciddi bir cehd u gayrete sevketmelidir. M. Akif’in meşhur şiiri bu hususda ne tatlı ve yürekten bir çağrıdır:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar

Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.

Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!

Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!

‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.

Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

Biliyor musunuz, korkudan yüreğimin ağzıma geldiği anlar çok olmuştur!.. “Acaba ölünce bir çukura mı yuvarlanırım, ne olur benim hâlim?” gibi endişeler zihnimi, hayâlimi sarınca saatlerce kıvrandığım, uyuyamadığım geceler vardır. Ama eksiklerime, daha iyi bir kul olma adına fevt ettiğim fırsatlara rağmen, hiçbir zaman ye’se, ümitsizliğe düşmedim. Rüyalarda insanlar bazen harikuladeden olarak uçar ya; koşuyorsunuzdur dolu dizgin, beklemediğiniz anda bir uçurum geliverir önünüze. Aslında o uçuruma yuvarlanmanız muhtemeldir; fakat, rüyadaki o fevkalâde uçma kabiliyetinizle aşar geçersiniz bütün uçurumları. İşte, ümitsizliğe düşebileceğim anlar olmuştur, mehib bir dağ gibi ufkumun önüne geçen ve onu karartan hadiseler yaşamışımdır ama Allah’ın rahmeti rüyadaki uçma kabiliyeti gibi imdadıma yetişmiştir her defasında Rahmet-i ilahiye iki kanat haline gelmiş, en çaresiz anlarımda bile rahmetin enginliğine bağlılık bir kurtuluş kaynağı olmuştur.

Hâsılı, kemâle ve tamamiyete tâlib olma kadar ye’se düşmeme de çok önemlidir. “Tam olamadım!” deyip sa’ye sarılma bir fazilet olsa da, “olamadım” duygusundan dolayı “olma” düşüncesinden bütün bütün vazgeçme de bir aldanmışlıktır.

KIRIK TESTİ: NURLU BİR ÂN VE İHSAN ÜSTÜNE İHSAN

Herkul | | KIRIK TESTI

Mevhîbe; ihsan, hediye ve bağış demektir; Hak vergisi nimetler ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına da gelmektedir. Her insana bahşedilen ilk mevhîbeler çok gerilere kadar gitmekte ve tâ vücud, hayat, varlık gibi ilahî ihsanlara varıp dayanmaktadır.

   Hakk’ın İlk Hediyeleri

Evet, Hâlık-ı Kerim, bizi vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle donatıp bu dünyaya göndermiştir. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla, bize vücud elbisesini giydiren Yüce Yaratıcı, iştihâlı bir mide verdiği gibi, Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri ve içecekleri de önümüze sermiştir. Göz, kulak gibi duyguları vermekle beraber onlara hitap eden rızıkları da lutfetmiştir. Dahası mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insâniyeti nasip etmenin yanısıra, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir nimet sofrasını da hazırlamıştır.

Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yarattığına göre, evvela kendi adımıza potansiyel insanlığı pratiğe taşıyıp hakikî insanlık ufkuna ulaşmak için gayret göstermemiz gerekmektedir. Evet, değerlendirmemiz için bize verilen bir tohumu ipekten ve kadifeden bohçalara sarsak, hatta altından, zebercetten kutular içine koysak da yapılması lazım gelen işi yapmış ve onu kıymetine uygun şekilde değerlendirmiş olmayız. Zira, bir tohum için yapılması gerekli olan iş, onu verimli bir toprağın bağrına gömmek ve nemalandırmaya çalışmaktır. Onun havayla ve güneşle temasını sağlamak ve zaman zaman sulayarak gelişip büyümesini temin etmektir. İşte, insanın mahiyetine yerleştirilen beşerî hususiyetler de, aynı o çekirdek misalinde olduğu gibi, kendi özündeki esaslara göre ele alınıp nemalandırılmalıdır. Dolayısıyla, ilk mevhîbelere mazhar kılınmış kullar olarak bize düşen vazife de, bu mevhîbeleri bilkuvveden bilfiile dönüştürmek, geliştirip büyütmek ve onlar sayesinde insan-ı kâmil ufkuna doğru yürümektir.

Allah Teâlâ, “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya’budûn” ifadesini “liya’rifûn”, yani, “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhîbeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk’a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli ve marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir.

İşte, o ilk mevhîbeleri kıymetlerine uygun şekilde değerlendiren bir insana, Cenâb-ı Allah bambaşka bir nimet daha verir; ona imanı ve İslâmiyeti lutfeder. Böyle bir insan, hilkatin gayesi olan iman-ı billah ve marifetullahtan sonra muhabbetullah ve zevk-i ruhânî gibi ilahî lütuflara da ulaşabilir. Haddizatında, insan, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kabiliyetlerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman yaratılışına gâye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde kendisi için mukadder olan ihsanları yakalamaya ve avlamaya çalışmalıdır. İç enginliğiyle, teveccüh derinliğiyle, marifet ufkuyla ve ibadet ü taatıyla bütün gönlünü ortaya koymalı ve o noktada varılabilecek son noktaya varmaya gayret göstermelidir.

   …Ve Bir de Ziyade

Bütün bu cehd ü gayretler o ilk mevhîbelere karşı birinci fasılda yapılması gerekli olan şükür ve hamd ü senâdır. İnsan bu vazifeyi yerine getirince, bir âdet-i ilâhiye olarak, şükrü eda edilen nimetleri ziyade hediye ve bağışlar takip eder. Cenâb-ı Hak, yüce kelâmında bu hususa dikkat çekmiş, “Eğer şükrederseniz ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurarak, şükredenlere mükâfat vaadinde bulunmuştur.

Evet, Mün’im-i Hakikî, o ilk mevhîbelerini mukabelesiz bırakmayanlara ihsanlarını daha da artırır, onların üzerinden daha başka nimetler yağdırır. O’nun hoşnutluğuna muvafık ve rızasına uygun güzel ameller yapanlara, insanlığının ve iradesinin hakkını verenlere, bir hadis-i şerifin ifadesiyle “her zaman Allah’ı görüyormuş gibi davranan ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla hareket edenlere” Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Nitekim, bu ihsanlarını müjde sadedinde, “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” (Yûnus, 10/26) buyurmuştur.

“İhsanın mükâfatı da başka değil yine ihsandır.” (Rahman, 55/60) ilâhî beyânı da yine bu hakikati hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyeti okumuş ve ashabına sormuştur: “Cenâb-ı Allah’ın bununla ne anlatmak istediğini biliyor musunuz?” Ashab-ı kiram efendilerimiz, o her zamanki saygı ve edep tavırlarıyla, “Allah ve Rasûlü bilir!” cevabını verince, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Yüce Rabbimiz bu ayetle ‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir!’ demektedir.”

İşte, kendilerine sermaye olarak verilen ilk ilâhî hediyeleri, kabiliyetleri ve istidatları güzel işlerde, ibadet ü taatte, hayır ve hasenât yolunda nemalandıran muhsinler için nimetlerin daha fazlası söz konusudur. Onlar, yaptıkları iyiliklerin sevaplarını almakla beraber Allah’ın daha başka lütuflarına ve O’nun sonsuz kereminden gelecek sürpriz hediyelere de davetiye çıkarmış olacaklardır. Hele bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür. Ayet-i kerimede zikredilen “ve ziyade” kaydı da Cenâb-ı Hakk’ın o ekstra lütfuna işaret etmektedir. Vakıa, o ayetteki “bir de ziyade vardır” ifadesi Cenâb-ı Allah’ın cemâl-i bâkemâlini müşahede şeklinde anlaşılabilir. “Ve rıdvanun minallahi ekber – Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72 gibi bir ziyadeden de söz edilebilir. Bununla beraber, mağfiret, Allah’a mülâkî olma, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede ve rıdvan gibi bütün nimetleriyle umum Cennet hayatı da o ziyade kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Bu itibarla, ilk mevhîbeler karşısında eda edilen kalbî, kavlî ve fiilî şükür, meselenin kasdî ve irâdî yanını ortaya koyma olarak kabul edilmektedir ve onu da Cenâb-ı Hakk’ın diğer lütufları takip etmektedir.

   Yolda Kalanlar ya da Dönekler

Diğer taraftan, Allah Teâlâ’nın hususi mevhîbeleri de söz konusudur. Mesela; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü’min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kainatı gösterdiği halde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zat-ı Uluhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip marifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hallerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa’nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhîbesi. Demek ki, O’na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i’lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O’nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî planında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latifelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk planda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir; “İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir.” (Mâide, 5/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

   Küçük Bir Vesile

Einstein, -Hâşâ- “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur’a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhîbedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –afedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenât adına, i’lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslam’ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhîbe-i ilahîye olarak bazı kullarına lutfediyor.

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhîbe-i ilahîye, Cenâb-ı Hakk’ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor. Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im’an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor.

Bununla beraber, bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var. Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhîbeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.

   Zindandan Ka’be’ye Açılan Pencere

Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir. İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer. Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der. Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir. İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka’be karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzak kalmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der. Hazret, bir kalb adamı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür. Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”

İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.

   Bir Ân-ı Seyyâle Vücud-u Münevver

Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

Aslında, insanların Hakk’a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O’na karşı saygılarının gereği ve amelde ihlaslı olmalarının da iktizasıdır. Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhîbelerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerektir.. aynı zamanda, ilk mevhîbeleri iyi değerlendirme de sonraki mevhîbeler için bir çağrı manasına gelmektedir. Meseleye Maturîdîce yaklaşma ve iradenin hikmet-i vücudunu da nazar-ı itibara alma böyle düşünmeyi iktiza etmektedir.

Evet, madem Cenâb-ı Hak size hususi mevhîbeler ihsan etti; sizi hak ve hakikate irşat buyurdu ve ruhunuza ulvî hakikatları duyurdu, öyleyse, size düşen de bu yeni mevhîbelere yine kalbî, kavlî ve fiilî şükürle mukabelede bulunmak ve duyduklarınızı başkalarına da duyurmak, tattıklarınızı diğer insanlara da tattırmaktır.

Hak ve hakikati bütün enginliğiyle duyup tattığımızı söyleyemeyiz; doyduğumuzu ise hiç iddia edemeyiz. Fakat, hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Çok şükür, her fırsatta O’nun karşısında secdeye kapanıyor, O’ndan başkasına asla boyun eğmiyoruz. Sonsuz şükürler olsun ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Rasûl-ü Ekrem’le beraber bulunduğumuzu hissediyor, “Efendim” deyip Ona sesleniyor, içimizi Ona döküyor ve bütün bütün sahipsiz, kimsesiz olmadığımıza inanıyoruz. Kâinatın zerratı adedince hamd ü senâ olsun ki, onca tökezlememize ve yolda kalacakmış gibi sendelememize rağmen, Rabbimiz bizi kudsî bir dairede tutuyor.. –bizi yalnızlık ve kimsesizlik vadilerine terketmeyen Rahman ü Rahim’e canlarımız kurban olsun– kayıp gitmemize fırsat vermiyor.. en olumsuz şartlar altında bile önümüze bir vesile çıkarıyor ve bizi nefsimizle, şeytanla başbala bırakmıyor, felakete atmıyor. Belli ölçüde de olsa, varlığını ruhlarımıza her an duyuruyor; bize Kendini tanıtıyor. Kabiliyetimiz ne kadarına müsaitse, işte o ölçüde de olsa ruhlarımızı marifet ve muhabbet şualarıyla besliyor. Evet, güvercin yumurtasından güvercin çıkar, tâvus çıkmaz. Deve kuşunun yumurtası da, o büyüklüğüne rağmen, tâvusa dönüşmez. Bizim de istidadımız ne kadarsa, bizden de öyle bir netice çıkar. Fakat, bir gerçek var ki, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen hiç kimseyi hüsran ve hizlan içinde bırakmıyor; teveccüh edene Zatına yaraşır teveccühlerle mukabelede bulunuyor; bize de kendi istidamıza göre mutlaka bazı şeyler tattırıyor.

İşte, bunca lütuf ve ihsanlar karşısında biz de Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmalı; madem bir ölçüde de olsa ballar balını bulup tattık, biz de onu ne yapıp edip başkalarına tattırmalıyız. Bulduğumuzu buldurma, duyduğumuzu duyurma ve erdiğimiz kadar başkalarını da erdirme istikametinde çalışmalıyız.

   Hususî Mahiyetteki İlahî Mevhîbeler 

Mevzuyla alakalı son bir husus da şudur: Vücud, hayat, şuur, idrak ve irade nimetleri Hakk’ın ilk ihsanları olduğu gibi, iman, marifet ve muhabbet de kendi sahalarında birer ilk mevhîbedir. Bunların herbiri kadr ü kıymeti bilinmesi ve şükrü eda edilmesi nisbetinde –yine şart-ı adi planında– sonraki lütuf ve ihsanlara vesiledir. Bununla beraber, her insana özel olarak lutfedilen istidat ve kabiliyetler, makam ve mevkiler, yer ve konumlar da birer ilk mevhîbe sayılır. İnsan, bunları Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde değerlendirebildiği sürece nimetlerin şükrünü eda ediyor ve konumunun hakkını veriyor demektir.

Mesela, bir insan, bir yerde konuşma imkanı bulduğunda, kalemi eline aldığında ya da fikrine müracaat edildiğinde makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, hak ve hakikatlere tercüman olabiliyor ve sesle, sözle, yazıyla gönüllere girebiliyorsa, bunlar Allah’ın ihsanıdır ve birer ilk mevhîbedir. Bu ilk mevhîbeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de konuşma, anlatma, yazma, ifade etme, seslendirme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır.

Şu kadar var ki, hakikî bir mü’min kendini sadece insanları Allah’a yönlendiren bir enstrüman gibi kabul etmeli; canını-malını, sesini-soluğunu, dilini-dudağını, kalemini-mızrabını gönlünün emrine vermeli ve gününü gün etme sevdasından, mâlâyânî uğraşlardan, maneviyattan nasipsiz kuru bilgilerden ve faydasız söz ebeliklerinden her zaman uzak kalmayı yeğlemelidir. Bir ihsan eri edasıyla, O’nu görüyor gibi yaşamanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmalı, sürekli marifet ve muhabbetle soluklanmalıdır. Gerektiğinde bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürlemeli ama ilk fırsatta mihrabına yürüyüp Yaratan’ı karşısında yine iki büklüm olmalıdır. Zira, insan bunları hissedecek, görecek, duyacak ve seslendirecek kıvamda yaratılmıştır.

Kırık Testi: KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefasetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve batınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.

Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine munisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukba buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulûlarında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennetin hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler.

Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letâfetle dünyadakinden daha çok Cennetteki zamanları hatırlatan bu nûrefşân zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; mârifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar.

Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, lâleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumî hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik, ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar. Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının, Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zeberced duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus huzur ve itminan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.

Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan “Miraç” tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. “Beraat” bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. “Kadir Gecesi” ise, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar, onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.

Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün, bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen, hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah..

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar.. ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar da âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.

Receb ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham eder.

Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir mûsıkî gibi tesir eder.. kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyormuş gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.

Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur; onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itminanı yaşanır.. ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.

Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaad ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar.

Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur, gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.

Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir. Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar; duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık, diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker. Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi, mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre, Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…

KIRIK TESTİ: İSTİKBAL ENDİŞESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Geleceği düşünme, onu garanti altına alma hususunda tasalanma ya da ileride vuku bulması muhtemel hadiselerden dolayı meraklanma, kaygı duyma, hatta bir kısım menfiliklerin olabileceği mülahazasıyla kederlenme demek olan “endişe-i istikbal” az ya da çok her insanda bulunan bir duygudur. Evet, âhirete ait işleri kolayca yapabilmesi için insanın fıtratına konulan merak, muhabbet, hırs ve inat gibi hislerden biri de “istikbal endişesi”dir.

   Gelecek Kaygısı

Bu his insana, âhireti düşünmesi, Cennet’e ve âhiret nimetlerine kavuşmak için gayret göstermesi, Cehennem’den korkması ve ölüm sonrasındaki azaplardan kurtulmaya çalışması için verilmiştir. Heyhat ki, insanların çoğu, nazarlarını daha yakın gördükleri zaman birimlerine dikmiş; yarın, önümüzdeki hafta, gelecek ay, ertesi sene, on yıl sonra… hesapları üzerine yoğunlaşmış ve bu hayatı ebedî kabul edercesine, istikbal endişesini bütün bütün dünya ile alâkalı işlere yönlendirmişlerdir. Bugün insanlar genellikle, “Yarın ne yaparım?” “Hangi üniversiteyi kazanırım?” “Okul bitince hangi mesleğe atılırım?” “Hangi müessesede iş bulurum?” “On sene sonra bir ev alabilir miyim?” “Emekliliği müteakiben nerede yaşarım?” “Bu çocuk da evlenip gidince bana kim bakar, ne yer ne içerim?” türünden sorularla meşgul olmaktadırlar.

Hususiyle gençlik yıllarında kendini iyice hissettiren gelecek kaygısı, insanı hem kendisinin hem de eş-dostunun, çoluk-çocuğunun istikbaliyle alâkalı ümit ve endişeler arasında sürükler durur. İnsanları kandırmak için her türlü hileye başvuran şeytan ve hep kötülükleri dayatan nefis de bu duyguyu devamlı surette körükler; “Ne olacak senin halin.. ne yiyip ne içeceksin.. sonra kim bakar sana?!. Ya çocuklarının durumu, onların yurt yuva kurması, meslek sahibi olması… Aman boşta kalma, el açacak duruma düçar olma!..” gibi endişeleri tetikler. Hadis-i şerifin ifadesiyle, gece vakti sırf Allah rızası için tatlı uykusunu bölmek ve teheccüde kalkmak isteyen kimselerin yüzlerine üfürüp “Uyu, uyu!..” diyen ve onların gecelerini nurlandırmalarını asla çekemeyen şeytan, insanların âhirete müteveccih yaşamalarını da kaldıramaz ve onları şu muvakkat dünyanın değersiz kuruntularıyla oyalamaya çalışır: “Yarınını düşün, geleceğini karartma!” der durur.

Hafizanallah, şeytan her zaman birkaç yerde birden çeşit çeşit bubi tuzakları kurar, insanı biriyle olmazsa diğeriyle avlamayı dener; mesela, kendi geleceğini düşünmeyen kimseleri aile fertlerinin istikbaliyle kandırır. Fakat, bu gelecek düşüncesini hep dünya hayatıyla sınırlar, âhiret de bir istikbaldir ama onu akla getirtmemek için uğraşır. Bundan dolayıdır ki, bir mü’min sürekli istiâzede bulunmalı (şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı) ve bu istikamette her zaman “Rabbi euzü bike min hemezâti’ş-şeyâtîn ve euzü bike rabbi en yahdurûn – Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, dürtülerinden, fitlerinden ve onların hep yanımda bulunup beni yanlış şeylere sevketmelerinden Sana sığınırım!” (Mü’minun, 23/97-98) demelidir.

   Hangi İstikbal?..

Evet, çoğu zaman şeytan hislerimizin gerçek rengini karıştırıyor, ruh dünyamızın güzel atmosferini bozuyor; biz Allah’a müteveccihen dosdoğru giderken, o niyetimizi bulandırıyor, bakışlarımızı kaydırıyor, bizi yolumuzdan alıkoyuyor ve başka değersiz şeylerle oyalıyor. Fakat, bazen de bir kısım insanlar, bazı beklentilere giriyorlar, “görüleyim, bakılayım, düşünüleyim” mülahazalarına takılıyorlar. Ekserisi havadan nem kapan böyle kimseler, umumiyetle umduklarını bulamıyorlar; kimi zaman da belki bazıları itibarıyla gadre uğramış oluyorlar. Sonunda, gelecek kaygılarıyla ve kendi başlarının çaresine bakma mülahazalarıyla doluyorlar. Bu şekilde istikbal endişesine düşüp o endişeyi kendi başına giderme yolunu seçen kimseler, daha başkalarına da kötü örnek oluyor ve onları da bir yanlışlığa sürüklüyorlar.

Bu meselede, öncelikle kendini bir mukaddes gayeye adamış insanlara çok büyük vazifeler düşüyor. Adanmışların, kendi adlarına hep en büyük istikbali, yani âhireti düşünmeleri gerektiği gibi, beklenti içinde bulunan kimseleri de görüp gözetmeleri, beklentilerini belli ölçüde ve meşru dairede yerine getirmeleri ve onların nazarlarını da âhirete tevcih edip sadece iman hizmetini düşünmelerini sağlamaları icap ediyor. Vefalı ve sâdık bir arkadaş olmanın gereğini ortaya koymaları, onları nefis ve şeytanla başbaşa bırakmamaları ve kalbi dumura uğratan dünyevî meşgalelere terk etmemeleri gerekiyor. Hazreti Osman’ın ifadesiyle, “Dünyaya ait gelecek kaygısı gönlü karartır; âhiretle alâkalı istikbal endişesi ise kalbi nûrlandırır.” Öyleyse, adanmış ruhların, zaman zaman sendeleyen ve yolda yürürken tökezleyen kardeşleri hakkında böyle bir kalb ölümüne rıza göstermemeleri ve onların endişe hislerini âhiretle ilgili, ulvî ve neticesi açısından çok semereli meselelere yönlendirmeleri lazım geliyor.

Evet, her insan az ya da çok gelecek kaygısı taşır; fakat bu, bazı kimselerde vehim ve hastalık derecesine varır. Öyle ki, bazıları, rızkın Rezzâk-ı Hakikî tarafından gönderildiğini unutmuşçasına iâşe derdine düşerler ve şayet, birkaç ay, birkaç sene idare edecek birikimleri yoksa telaşlanırlar. Hayatı halk eden Mevlâ-yı Müteâl’in hayat için rızık da yarattığını akletmezler. Yarına çıkmaya hiçbir garantileri olmadığı halde, yarınları, sonraki ayları, müteakip yılları düşünürler. Gerçi, esbab dairesinde yaşadığımız için sebepleri yerine getirmek ve plan-program isteyen meselelerde fıtrat kanunlarını gözetip belli bir düzene göre adım atmak tabiîdir ve takip edilmesi gereken bir yoldur. Ne var ki, her canlının rızkını vermeyi taahhüd eden Cenâb-ı Hakk’ın vaadine itimat etmezmiş gibi, endişe hissini tamamen dünyevî istikbale harcamak da çok yanlıştır; bir mü’minde mutlaka bulunması gereken tevekkül anlayışına da zıttır.

Aslında, ömrünü bütün bütün su-i istimal etmeyen her insanın dünyevî rızkı garanti altındadır; Rezzâk-ı Hakikî vaad etmiştir, mutlaka herkesin rızkını verecektir. Asıl üzerinde durulması ve endişe edilmesi gereken husus âhiret hayatıdır; çünkü, ebedî saadet, garanti altına alınmış değildir. Şayet insan, geleceği için tasalanacaksa, öyle ya da böyle, nasıl olsa gelip geçecek olan muvakkat dünya hayatı için değil, kendisinin ebedî saadetine veya sonsuz şekavetine dönüşecek olan âhiret yurdu için tasalanmalı ve hep ölümle başlayıp kabir hayatıyla devam eden, mahşer, mahkeme-i kübra ve sırat gibi durakları bulunan en büyük istikbali düşünmelidir.

İnsan, tabiatına yerleştirilen gelecek kaygısını yaratılış hikmetine uygun olarak değerlendirmeli; bu his sayesinde, dünyanın geçiciliğini farketmeli, imtihan yurdunda olduğunu bilmeli ve ebedî bir hayat için hazırlanmalıdır. O, “Yarın ne yiyip içeceğim?” ya da “Seneye nerede olacağım?” gibi sorulara cevap aramaktan ziyade, “Acaba son yolculuğa hazır mıyım? Mü’mince ölebilmem için en büyük vesile olan tahkikî imanı elde edebildim mi? Azığımda kabrimi nurlandıracak teheccüd aydınlığına da yer verdim mi? Mahşer meydanında Arş’ın gölgesinde serinleyecekler arasında bulunma keyfiyetine erebildim mi? Bütün kul haklarından sıyrılıp geride görülmemiş bir hesap bırakmadan mizanın başına gidebilecek miyim? Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Livaü’l-hamd”i altında ben de bir yer tutabilecek miyim? Sırat’ı geçip Cennet’e yürüyebilecek ve sâlih kulların arasına girebilecek miyim? Acaba ben de Cemâlullah’ı görme ve rıza-yı ilahîyi duyma şerefine nâil olabilecek miyim?” diye düşünmeli ve bu hususların endişesini taşımalıdır.

   Bir Kalb Hastalığı: Tûl-i Emel

Ne var ki, insanın zaafa açık noktalarından birisi olan “tûl-i emel” duygusu, endişe-i istikbalin yüzünü âhiretten dünyaya çevirmekte ve insanın buradaki arzu, istek ve beklentilerden sıyrılıp ötelere müteveccih yaşamasına mani olmaktadır. Gelecek kaygısının sadece bu hayatla sınırlıymış gibi algılanmasına sebebiyet veren hususların başında “tûl-i emel” gelmektedir. Tûl-i emel; hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmak; sonu gelmez isteklerin, bitmez tükenmez arzuların, önü alınamaz hırsların ve tamahın peşine düşmek demektir.

Evet, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in, “Dört şey şekâvet (bedbahtlık ve hüsran) alâmetidir: Gözün kuruması, kalbin katılaşması, tûl-i emel ve dünya hırsı.” buyurarak ümmetini ikaz ettiği tehlikelerden biri de tûl-i emeldir. Allah Rasûlü, bir başka zaman da “İnsan yaşlansa da ondaki iki duygu hep genç kalır: Bunların birisi dünya sevgisi, diğeri de tûl-i emeldir!” sözüyle, beşerî arzuların bitip tükenme bilmediğine ve nefsin dünyevî güzelliklere bir türlü doymadığına dikkat çekmiştir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)’in “Hakkınızda en çok korktuğum husus heva-yı nefse uymanız ve tûl-i emele düşmenizdir. Hevaya uymak hakkın önünü keser, tûl-i emel ise âhireti unutturur.” buyurduğunu nakleden Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) şu sözlerle mü’minleri tûl-i emele karşı uyarmış ve istikbal endişesinin hangi yönde olması gerektiğine işaret etmiştir: “Dünya size arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor. Bunlardan her ikisinin de kendine has çocukları var. Siz âhiretin evladı olun; zinhar, dünyanın çocukları olmayın. Zira, bugün amel var hesap yok, yarın ise hesap var amel yok!”

Haydar-ı Kerrar’ın bu nasihatını duyan bir Hak dostu, onu değerlendirerek şöyle demiştir: “Demek, dünya arkasını dönmüş gidiyor, âhiret ise yönelmiş geliyor; öyleyse, arkasını dönene teveccüh eden ama yönelene sırt çeviren kimseye şaşmalı değil mi!..”

Diğer taraftan; ölümü düşünüp dünyanın fânî olduğunu mülahaza etmek ihlası kazanmanın mühim bir vesilesi olduğu gibi, tûl-i emel de sadece bu hayatı gözetmenin, istikbal endişesini yalnızca dünyevî yarınlara hasretmenin, riyanın ve ihlassızlığın en önemli sebebidir.

İnsan bazen gençliğine, sağlığına, servetine ve makamına güvenir; rahat ve rehavet içinde yaşayıp gidiyorken ölümü çok uzak görür. O yer yer elindeki imkanların kaçıp gitmesinden korksa da, kendisinin de bir gün göçüp gideceğini düşünmez; hatta ölümü hiç aklına getirmemeye çalışır, ondan bahsedilmesinden bile rahatsızlık duyar. Halbuki, ölümün ne zaman kimin kapısını çalacağı belli değildir; nice genç ve sıhhatli insanlar vardır ki, hiç beklenmedik bir anda, yakınlarına “elveda” bile demeden ebedî âleme irtihal etmişlerdir. Şu halde, mü’min bu dünyada bir misafir gibi yaşamalı ve her an öteler ötesine yürümeye hazır olmalıdır.

Nitekim, bir gün, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), Abdullah İbn Ömer’in (radıyallahu anh) omuzundan tutmuş ve ona “Dünyada bir garib gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol! Daha ölüm gelip çatmadan kendini kabir ehlinden say!” buyurmuştur. Ömrü boyunca bu nasihate muvafık yaşayan İbn Ömer (radıyallahu anh) hazretleri de, her fırsatta Allah Rasûlü’nün ikazını hatırlatarak şöyle demiştir: “Akşama erdin mi, sabahı bekleme; sabah edince de akşama ulaşacağını umma. Sıhhatin yerindeyken hayırlı işler yapmada acele et; hayatını ölüm ve sonrası için azık tedarik ederek değerlendir.”

   Adanmışlığın da Dereceleri Var!..

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ve Ashâb-ı Kiram’ın tûl-i emelden uzak durma ve ölüme hazırlıklı olma mevzuundaki tavsiye ve uyarılarından dolayıdır ki, selef-i salihîn efendilerimiz istikbal endişesini bütünüyle âhiret yörüngeli olarak anlamış ve bu dünyaya ait gelecekle alâkalı beklentilerden olabildiğine arınmışlardı. İmam Gazâlî Hazretleri’nin naklettiğine göre; onlardan kimisi yazın kış için, kışın da yaz için hazırlık yapar, bir sene yetecek erzakı derledikten sonra artık kendisini ibadete salardı. Bazısı, daha yaz mevsimindeyken kışı düşünmeyi bile tûl-i emel sayar; yazlık elbisesi varsa, kışlık alıp bir kenara koymayı asla aklına getirmezdi. Kimisinin ümidi sadece bir gün bir geceydi; onun ötesiyle meşgul olup rızık biriktirmeyi dünya sevgisi kabul ederdi. Aralarında başka bir grup daha vardı ki, onlar bir saat sonraya kalmayı bile düşünmezlerdi; Rehber-i Ekmel’in abdest almak için az ilerideki suya giderken önce teyemmüm yapmasını ve merakla kendisine bakanlara “Suya yetişeceğimi nereden bilebilirim?” demesini delil sayar ve her zaman Azrail Aleyhisselam’la karşı karşıya gelmeyi beklerlerdi.

Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), Muaz b. Cebel’e (radıyallahu anh) imanın hakikatini sorduğunda, büyük Sahabî “Ölümü öyle yakın görüyorum ki, her adımımdan sonra ikinci adımı atamayacağımı zannediyorum!” demişti. Evet, selef-i salihînin ekserisi, bu mülahazaya göre yaşamış ve ayaklarının biri hep ahiret yamaçlarındaymış gibi davranmışlardı. Öyle ki, belki her insan tûl-i emelden uzak bulunduğunu ve emelinin kısa olduğunu zanneder. Oysa, onlar bunun ancak amellerle belli olacağına inanmış ve insanın sadece senede bir defa muhtaç olacağı bir şeye ehemmiyet vermesini bile uzun emelli oluşuna delil saymışlardı. Bir insanın emelinin kısalığına onun hayır yapmadaki aceleciliğini hüccet kabul etmişlerdi.

Demek ki, tûl-i emel meselesinde de insanlar, her an ölümü bekleyip gelecek kaygısına hiç düşmeyeninden yalnızca bir senelik erzak tedarik edip ötesini dünyaperestlik sayanlarına kadar derece derecedirler. Bunların herbiri için nezd-i ilahide bir mükafat ve mertebe vardır; tabii ki, emeli bir aylık olan kimse ile, bir yıl sonrasını da hesaba katan insan bir değildir.

Aynen öyle de, adanmışlığın da pek çok mertebesi vardır. Bazı fedakâr ruhlardan yarınlarını hiç düşünmemeleri beklenebilir; fakat, bir kısım kimselere de bu konuda daha müsamahalı davranmak ve onların zaaflarını gözetmek gerekir. Çünkü, herkes tabiat-ı hayvaniye, cismaniye ve bedeniyeden sıyrılamaz. Her insan tam bir adanmışlıkla dava düşüncesine konsantre olamaz; bu ululazmâne bir haldir, herkese müyesser değildir. Öyle adanmış ruhlar vardır ki, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım!” der ve istikbal hesabına olan bütün endişeleri kalblerindeki iman ateşiyle yakıp kül ederler.. ya da ellerini açar, “Allahım, vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla semavâtı titretir ve tasa, kaygı, gam, keder, korku hislerinin hepsini şefkat duygusuna kurban ederler.

Bu ruh yüceliği, ufkumuzu aşkın bir haldir ama adanmışlığın bizim seviyemizdeki insanlara gelinceye kadar daha alt perdeleri de söz konusudur. Bazı kimseler, belli ölçüde dünyadan ve dünyanın nimetlerinden de istifade etmek isterler; evlenirler, bir yuva kurarlar, çoluk-çocuğa karışırlar ve Allah’ın verdiği imkanları iyi değerlendirir, mal-mülk sahibi de olurlar. Fakat, imanlarıyla bütün bu nimetleri daha bir nemalandırır ve âhiret azığı olarak amel defterlerine yazdırırlar. Bu gayeye matuf olarak, “Ben bir adanmış olduğum gibi, ailem ve malım mülküm de bu yola adanmıştır; ihtiyaç olduğu zaman hiç tereddüt etmeden bütün varlığımı fedâya hazırım!” derler. İşte, bu da bir çeşit adanmışlıktır ve bunun da umumi manada aynı kategori içinde mütalaa edilmesi lazımdır. Çünkü, İslam, ölümü unutturmayacak, ibâdetten alıkoymayacak, harama yer vermeyecek ve bu hayatı âhiretin önüne geçirmeyecek ölçüde dünyalık talebine cevaz vermiştir. Bu hususta, bazı insanlara azîmet çizgisi gösterilse bile, bir kısım kimselere de ruhsatlar zaviyesinden muamelede bulunmak gerekebileceği unutulmamalıdır.

Bu itibarla, istikbal endişesi mevzuunda herkes kendi konumu ve hali açısından değerlendirilmeli, insanların tabiatları ve zaafları da nazardan dûr edilmemeli ve her insana özel durumuna göre teklif-i mâlâyutâk olmayacak bir hedef gösterilmelidir.

Belki adanmış ruhlar arasında zirveyi tutanlar, her an ölüme hazırlıklı olmalıdırlar. Şayet akşama kadar yaşarlarsa, iman dairesi içinde ve mümkün olduğu kadar Allah’a itaat üzere akşamladıklarından dolayı Cenâb-ı Hakk’a şükretmelidirler. O günü de imanlı olarak geçirdiklerine, gündüzü zayi etmeyip ondan da nasiplerini aldıklarına, âhiret yatırımı sayılabilecek bazı hayr ü hasenâta muvaffak olduklarına ve öteler için biraz daha azık edindiklerine sevinmelidirler. Eğer sabaha ulaşabilirlerse, gündüz için düşündükleri aynı şeyleri gece için de mülahazaya almalı ve kalblerini yarınlar beklentisinden arındırmalıdırlar. Buna muvaffak olamayanlar da, en azından istikbal endişesini dengelemeye gayret göstermeli; onun yüzünü kabirden sonraki hayata ve teminat altında olmayan ebedî istikbale çevirmelidirler. Madem ki, Rezzâk-ı Hakîki, dünyada inanan inanmayan herkese rızk vermeyi taahhüt etmiş, ahiret rızkını ise, sadece hakikî mü’minlere tahsis etmiştir; öyleyse, insan, vaad edilen dünyevî rızkın endişesini duyacağına, ebedî şekavetten kurtulma ve sonsuz saadete ulaşma kaygısı, endişesi ve tasasıyla dolu bulunmalıdır.

   Yol Yorgunluğuna Düşmemek İçin…

Evet, en çok düşünülmesi ve endişe duyulması gereken istikbal, beş-on yıl sonraki “yakın gelecek” sayılan günler değil, her an başlaması muhtemel olan âhiret istikbalidir. İnsan, Cennet’e nâil olma istikbali, Cemalullah’ı müşahede istikbali ve Allah’ın rızasını kazanma istikbali peşine düşmeli ve her şeyden önce, her beklentiden öte, her arzunun üstünde bunları düşünmelidir. Nitekim, Nur Müellifi, “Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Dünyanın bin sene mes’udâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatına ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun.” diyor.. diyor ve nihayet yetmiş, seksen, doksan sene de yaşasa, insanın ölüp gideceğini ama ötelere sehayate çıkarken iman gibi bir iksiri azık edinirse tarife gelmez âhiret nimetlerini orada hazır bulacağını hatırlatıyor.

Şu halde, bu hakikatlerin her zaman hatırlanması, kalbin bunlarla sürekli cilalanması ve âhiretle alâkalı mülahazaların daima canlı tutulması gerekiyor. “İkbalim, istikbalim, mutlu geleceğim…” diyen kimselere, “İlle de bir istikbalden bahsedecek ve ona ait meselelerle dertlenecekseniz, işte size seksen-doksan seneyle de sınırlı olmayan ve hiç sonu gelmeyen bir istikbal.. nimetleriyle bitip tükenme bilmeyen bir istikbal.. istikbal-i âhiret!..” deyip ölüm ötesine dikkat çekmek icap ediyor.

Heyhat ki, hususiyle içinde yaşadığımız zaman diliminde ve şartlarda bu duyguyu tetikleme, ihya etme, diri tutma oldukça zor bir meseledir. Bu önce inanmaya, sonra imanda derinleşmeye, akabinde marifete yürümeye ve nihayet müzakere meclisleri kurarak, okunması faydalı eserleri okuyarak, muhavereleri sohbet-i Cânân etrafında örgüleyerek, fikir ve duygu alış-verişiyle irfan ocağını iyice kızıştırarak, böylece sürekli köpürüp duran bir marifete ulaşarak Allah aşkını ve O’na iştiyakı yüreklerde canlı tutmaya bağlıdır. Şayet, bu hususta muvaffak olunursa, işte o zaman insanlar, o ebedî istikbal iştiyakıyla, “Vallahi önümüzde öyle bir gelecek var ki, dünyevî ikbal ve istikbal olsa da olur, olmasa da!..” diyeceklerdir. Bu mülahazayla, asıl istikbale im’an-ı nazar edecek ve böylece yoldakilerle oyalanıp gerçek hedefi şaşırma yanlışlığına düşmekten de kurtulacaklardır.

İmam Gazâlî Hazretleri yolda kalanların haline şöyle bir misal verir: Bir adam Ankara gibi bir şehirden kalkar, İstanbul misali güzel mi güzel bir beldeye gitmek üzere yola çıkar. Bir süre ilerledikten sonra, yol meşakkati ve yorgunluk ağır basar, biraz dinlenmek ister. Müsait bir yer ararken, bir su kenarı bulur. Şırıl şırıl akan su, meyveli ağaçlar, serin gölgelikler, bülbül gibi şakıyan kuşlar, tatlı tatlı öten kuşçuklar, etrafta uçuşan rengârenk kelebekler… bütün bu güzellikleri görünce oraya hayran kalır, adeta büyülenir ve bir ağacın gölgesine otağını kurar. Suyun çağlamasını dinlemeye, kelebeklerin uçuşunu seyre, ağaçların meyvelerinden yemeye ve serinlikte dinlenmeye durur. Çok geçmeden de içinde bulunduğu halin cazibesine vurulur ve dalar gider, İstanbul güzelliğindeki o diyarı unutur. Başlangıçta o beldeyi kastederek azm-i râh etmiş olsa da, önüne çıkan güzellikler sebebiyle maksadından vazgeçer ve yol yorgunu olarak oraya yıkılıp kalır.

Şayet, insanlara asıl hedefleri ve varıp ulaşmaları gereken ebedî meskenleri sürekli hatırlatılmazsa, -hafizanallah- herkesin -aynı o yorgun yolcu gibi- şirin bir gölgeliğe, lezzetli birkaç meyveye, câzibedâr bir güzelliğe takılıp yolda kalması ve oracığa yığılması muhtemeldir. Dolayısıyla, her insanın bu mevzuda her yeni gün bir kere daha takviyeye ihtiyacı vardır. Gelecek kaygısını, âhirete ait istikbal endişesine dönüştürmek ve bu duygunun canlılığını koruyabilmek ancak müzakere meclisleri oluşturmakla, sohbet-i Cânân vesilesiyle kalbleri yumuşatıp gözleri yaşartmakla ve gönülleri ihya eden hakikatleri hemen her gün farklı bir üslupla yeniden mülahazaya almakla mümkündür.

Hâsılı; istikbal endişesi, yerinde kullanılırsa, ebedî istikbalde sonsuz saadete erişmeye vesile olan çok önemli bir sermayedir. Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşkın ne nimetler, ne ziyafetler ve ne mükafatlar ancak endişe-i istikbalin yerli yerinde kullanılmasıyla elde edilebilir. O, Cuma yamaçlarında Cenâb-ı Hakk’ın cemalini seyretmeyi mümkün kılacak vesilelerden biridir. Böyle büyük bir sermayeyi gelip geçici dünya hayatının basit arzuları peşinde tüketmek onu boşa harcamak demektir. Bu açıdan, mü’min, çoğu sıkıntılarla geçen elli, altmış, yetmiş seneyi daha iyi yaşamanın kaygısını taşıyacağına, uzak görülen ama aslında yakınlardan yakın olan âhiret istikbalinin endişesini duymalı ve o endişenin gereği olarak âcilen hayr ü hasenâta sarılıp hayatı değerli kılma yoluna dahil olmalıdır.

KIRIK TESTİ: ARŞ’I TİTRETEN ÇIĞLIKLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı tanımamız, O’nu tasdik etmemiz ve imanımız sayesinde, bu dünyayı bir zikirhâne, bir eğitim alanı ve bir imtihan meydanı gibi görürüz. İrademizin yetersiz kaldığı noktada, Allah Teâlâ’nın sonsuz iradesine dayanır; üstesinden gelemeyeceğimiz konularda O’nun kudretine itimat ederiz. Dolayısıyla, kendi acizliğimize rağmen Hakk’ın kudretiyle güçlü olur; fakr u zaruret içinde bulunduğumuz anlarda bile O’nun servetiyle zenginleşiriz. Şu dünyadaki bütün doğumları askerlik vazifesine başlama, ölümleri de askerlikten terhis olma sayarız. Bundan dolayı da bizim nazarımızda kâinattaki herkes ve her şey birer vazifeli memurdur ve her ses birer zikir, tesbih ve şükür nağmesidir.

   “İman hem nurdur, hem kuvvettir.”

Eserlerinde sürekli bu hakikati ifade eden Hazreti Üstad, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikâtından kurtulabilir.” der. Evet, kâinata iman nuruyla baktığımız sürece, bizim nazarımızda dünya karanlık değildir. Varlık ve eşyanın ifade ettiği manalar açıktır. Mahlukâtın çehresindeki her şeyi çok rahatlıkla okuyabilir; kendi varlığımızın ifade ettiği hakikatleri kolayca anlayabiliriz. Dünyanın ve insanlığın akıbeti mevzuunda da inanç ve kanaatlerimiz nettir; ebedî yokluk olmadığını; Cennet ya da Cehennem’le noktalanan bir yolculukta bulunduğumuzu; Cennet ve Cehennem’in de, belli ölçüde ve şart-ı âdi planında insanların iradelerine bağlandığını; iradesinin hakkını verenlerin –Allah’ın inayetiyle– Cennet’e, hevâ ve heveslerine yenilenlerin de –adl-i ilahîyle– Cehennem’e sevk edileceğini söyleyebiliriz. Sahabe Efendilerimizden Hârise b. Mâlik el-Ensârî’nin “Şimdi Rabbimin arşını ayan-beyan görür gibiyim. Sanki şu an Cennet ehlinin birbiriyle ziyaretleşmelerini görmekteyim. Âdetâ Cehennem’liklerin çığlıklarını duyuyorum.” dediği gibi diyemesek de; Cehennem’dekilerin gulgulelerini (bağrışıp çağrışma, velvele) ve Cennet ehlinin şevk ü târab içinde neşeli seslerini duyamasak da, bunların bir hakikat olduğuna biz de inanıyoruz. Belki bazen kendimizi az sıksak Cehennem’in velvelesini duyacak gibi oluyor; bir yarım adım daha atsak Cennet koridoruna gireceğimiz hissine kapılıyoruz; yani, Cennet ve Cehennem’i çok yakınımızda biliyor ve varlıklarına kat’i iman ediyoruz. Belli ölçüde bütün varlığın mâhiyetini okuyor ve her şeyin O’na delalet ettiğini görüyoruz. Bu da, içinde bulunduğumuz anı nurlandırdığı gibi gelecek adına da ufkumuzu aydınlatıyor; hiçbir şey bizim için müphem ve muğlak kalmıyor.

Ayrıca, O’nun gönderdiği rehberler sayesinde vazife ve sorumluluklarımız da artık bâriz ve beyyin; onlar da bir aydınlık içinde. Namaz kıldığımız zaman ne yaptığımızı biliyoruz. Onu mü’minin miracı, kalblerin nuru ve sefine-i dinin dümeni olarak görüyoruz. Onunla Allah’a yaklaştığımıza ve başımızı yere koyduğumuz an O’na en yakın hâle geldiğimize inanıyoruz. Oruç tuttuğumuz zaman, “Oruç benim içindir; sevabını da bizzat ben veririm.” vaad-i sübhânîsiyle ümitleniyor; sevabını sadece Allah’tan bekliyor ve mükafâtını alacağımız hususunda da asla şüpheye düşmüyoruz. Hacca giderken, yeniden bir doğuş ve diriliş yaşama, günahların ağırlığını Arafat’ta döküp yüklerden kurtularak geri dönme duygularıyla dopdolu olarak yola koyuluyor ve Rahman’ın misafirlerinin mutlaka misafirperverlik göreceklerine itimad ediyoruz. İşte bütün bu inanç, ümit ve uhrevî beklentiler, hem sorumluluklarımız, hem mesuliyetlerimiz ve hem de umduğumuz mükafâtlar adına bize gayet açık, oldukça net ve çok güzel manalar fısıldıyor. Bunlar sayesinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği, “İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.” hakikatini vicdanlarımızda duyuyoruz. O tûbâ-i Cennet çekirdeği sayesindedir ki, gam ve keder sâikleriyle kuşatıldığımız zamanlarda bile hep huzur içindeyiz ve asla ne devamlı gam çekiyor ne de kederin süreklisini biliyoruz. Bazı anlarda gam ve keder tatsak bile, hemen Allah’ı zikrediyor, O’nun güç ve kuvvetine dayanıyor, ilahî merhamete sığınıyoruz. Böylece sıkıntıların arka yüzündeki uhrevî güzellikleri görerek elemleri lezzetlere çeviriyor ve korku, endişe, gam ve kederleri “hüzn-ü mukaddes” renkleriyle beziyoruz.

   Mukaddes Hüzün

Tabiî ki, inanan bir insan da bazı korkular yaşayabilir, bazen bir kısım endişelerin ağına düşebilir. Fakat, onun korku ve endişeleri dünyevîlikten çok uzaktır ve mukaddes bir hüzün çerçevesindedir. Çünkü, o korku ve endişelerin arkasında, mücerred, kuru bir imana güvenmeme duygusu ve imanı daha sağlam bir teminat altına alma ihtiyacı vardır. İnsanın kendi ameline güvenmemesi, imanını koruma altına almak için emin yollar araması ve her an düşebileceği endişesiyle Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine iltica etmesi de yine imandan kaynaklanan bir hâldir. Eğer iman etmişseniz, mutlaka Cennet’i ümit edecek ve Cemâlullah arzusuyla öteleri gözleyeceksiniz. Aynı zamanda, “Allah korusun, attığımız yanlış bir adımdan ötürü ya Cennet kapısından geriye dönersek ne olur bizim halimiz? Müslüman doğduk, Müslüman yaşadık; fakat, hafizanallah, ya devrilir gider ve hayatın sonunda bir çukura yuvarlanırsak ne yaparız?” şeklinde endişeler de duyacaksınız. İşte, ahiret hesabına böyle bir korku ve endişe içinde olma da imanın gereğidir. Bir insan, burada kendini rahat hissediyor, “Buldum, erdim, kurtuldum” diyorsa, onun akıbetinden endişe edilir. Fakat, ebedî hayat adına hâlinden endişe duyuyor, ahiret korkularını burada yaşıyorsa, ötede endişelerden âzâde hâle gelir. Nitekim, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste “İki korkuyu ve iki emniyeti bir arada vermem.” buyurmaktadır. Evet, dünyada ahiretinden endişe etmeyen ve öteler için hazırlık yapmayanlar, orada korkularla kıvranacak; burada havf (korku) içinde yaşayanlarsa, ahirette emniyet ve huzur içinde olacaklardır.

Bir insanın, ahiret hesabına korkması ve kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemlidir. Çünkü bu endişe, onu Allah’a yönelmeye ve günahlara karşı tavır almaya sevkeder; gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmaması için, teyakkuza geçmesini ve uyanık olmasını sağlar. Akıbetinden endişe etmeyen gafillerin halini, Kur’an-ı Kerim şöyle anlatır: “Binasını, Allah’a karşı gelmekten sakınma ve O’nun rızasını kazanma temelleri üzerine kuran kimse mi hayırlıdır; yoksa yapısını, yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla beraber Cehenneme yuvarlanan mı? Allah zalimler gürûhuna hidâyet etmez, onları umduklarına eriştirmez.” (Tevbe, 9/109) Bu âyette geçen “cüruf” kelimesi, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanların imanı –şayet varsa– tıpkı sel sularının dere kenarında biriktirdiği toprak üzerine yapılan ev gibidir ve onun yıkılması an meselesidir. 

Hak dostları “hayatta iken havf kapısını ardına kadar açık bırakmak ve ölüm zamanı da recâya yapışmak” gerektiğini söylerler. Mü’minler, Allah’tan, Kıyamet gününün dehşetinden, Cehennem azabından ömür boyu korkmalıdırlar. Fakat, bu korku onları pasifliğe, hareketsizliğe, ümitsizlik ve karamsarlığa itmemelidir. Aksine onları, korkunun sebeplerini ortadan kaldıracak tutum ve davranışlara yöneltmelidir.

Aslında Kur’ân-ı Kerîm, gönüllerimize bütün bir hayat boyu âkıbet-endiş olma duygusunu aşılar ve ayaklarımızı her zaman yere sağlam basmamızı hatırlatır. Cenâb-ı Hak, bizim için çok defa havfı bir kamçı olarak kullanır. Nasıl, annesi tarafından azarlanan çocuk yine onun şefkatli kucağına koşuyorsa; korku ve endişeler de bizi ilâhî rahmetin enginliklerine yöneltir ve Allah’a sığınma duygularımızı tetikler. Ayrıca, sadece Cenâb-ı Hak’tan korkup yalnızca ahiretinden endişe eden bir vicdan, başkalarından korkma ve dünyevî endişelerle titreme belasından da kurtulmuş olur. “Eğer gerçek mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, Benden korkun!” (Âl-i İmrân, 3/175) mealindeki ayet-i kerime de, insan mahiyetindeki korku hissinin sağa-sola dağıtılmamasını ve dağınıklığa düşülmemesini vurgular.

Dahası, korku ve ahiret endişesinin derecesi imanın derecesini de gösterir. “Rab’lerine döneceklerine inandıklarından kalbleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar, evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!” (Mü’minûn sûresi, 23/60) meâlindeki âyet münasebetiyle, Hazreti Aişe validemiz buyurur ki: “Bu âyet nâzil olunca ‘âyette zikredilenler, zina etme, hırsızlık yapma, içki içme gibi haramları irtikap edenler midir?’ diye Rasûlullah’a sordum. Allah Rasûlü, ‘Hayır yâ Âişe, âyette anlatılanlar, namaz kılıp, oruç tutup sadaka verdiği halde, kabul olup olmadığı endişesiyle tir tir titreyenlerdir.’ buyurdular.” Bu hadis-i şerifte de görüleceği üzere, hakiki mü’minler hayır ve hasenât adına koşar durur, daima salih amellerde bulunurlar ama amellerinin kabul olup olmadığı hususunda da sürekli endişe yaşar; yapıp ettiklerine asla güvenmezler. Şu kadar var ki, bu endişe onları ye’se atmaz, bilakis, daha çok gayret göstermeye, hayır ardında daha fazla koşturmaya sevk eder.

Bu itibarla bütün mü’minler, her durumda havf ve recâ dengesini gözetmelidirler ki, lâubaliliğe düşmesinler ve kazanç yolunu hüsranlarla karartmasınlar. Bir Hak dostu bu konuda ne hoş söyler:

“Korku öğret nefsine ey salikâ

Ol korkuyla gele nefsine bükâ;

Öyle korkmalı ki Huda’dan nefs-i dûn,

Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.

Lâubali olmasın nefs-i denî

Sevk eder serbestliğe her dem seni.

Ehl-i iman lâubali söylemez

Terk-i teklife cesaret eylemez.

Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,

Kalbde olsun her an irfan rûnüma.”

   Tevbe Kapısı ve Ümit

Buraya kadar anlattıklarımızdan ayrı olarak, bir de işlenen günahlardan, kalbin tatminsizliğinden, ibadetlerle beslenememeden, arkadaşsızlıktan, okuma ve tefekkür adına boş bulunmaktan, meşguliyetsizlikten ve dine hizmet etmemekten kaynaklanan bazı sıkıntı, hafakan ve bunalım halleri vardır ki, bunlar insan gönlünde şeytanın her zaman nüfuz edebileceği gedikler açarlar. Şeytan, daha ziyade böyle âtıl insanlara, gevşeklik ve tembellik içinde miskin miskin oturanlara hücum eder. İşte bir insan, şeytanın hücumlarına yenik düşmüş ve kendini büyük günahlara salmışsa, kumar oynuyor, içki içiyor, sürekli hevâ ve heves peşinde koşuyorsa; fakat, yer yer aklı başına geliyor ve “Ne olacak benim hâlim?” diyor ve pişmanlık da izhar ediyorsa, ona da diyeceğimiz bazı şeyler vardır: Her şeyden önce, Allah’ın rahmeti çok geniştir; O, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A’raf, 7/156) buyurmakta ve bir kudsî hadiste ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmektedir. Ötede, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelecek şekilde ümit hissini yitirip ye’se kapılmak büyük bir günahtır.

İnsan, hayatının son dakikasında bile olsa, o tek dakikayı değerlendirip Allah’a dönebilir, O’na yönelip kurtulabilir. Dolayısıyla, endişeleri deşeleyecek hadiseler ve günahlar karşısında ye’se düşmek ve karamsarlığa kapılmak değil, recâ duygusuyla tevbeye ve salih amellere yapışmaktır esas olan. Bir Müslüman, Allah’ın engin rahmeti varken asla ye’se düşmez; Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine teveccüh ederek, yitirdiği şeyleri bulmaya ve kaçırdıklarını telafi etmeye bakar. Evet, sizi korku ve endişeye atan sâikler nelerse onları düşünüp çareler aramanız lazım. Neden korkuyorsunuz veya sizi ye’se doğru iten şeyler nelerdir? “Ben mahvoldum, battım, işim bitti benim; beni kaldırıp partal bir eşya gibi Cehennemin bir gayyasına savururlar artık!” diye düşünürken, neye binaen bu türlü mülahazalara dalıyorsunuz? İşte, evvela Cenâb-ı Hakk’ın rahmetini, merhametinin enginliğini ve O’nun hakkındaki recânızı gözlerinize sağlam bir gözlük gibi geçirmeli; sonra da sizi endişelendiren şeyler nelerse onları tesbit etmeli ve onların çaresini aramalısınız. Gözlerinize hakim olamamak mı korkutuyor sizi? O zaman gözlerinizi haram nazarlardan korumaya bakmalısınız. İki çeneniz arasından dökülen şeyler mi karartıyor ahiretinizi? Öyleyse, dudaklarınızı sadece hayır için açmalısınız. Hevâ ve hevesinize düşkünlüğünüz mü matlaştırıyor akıbetinizi? O halde keyif ve lezzeti helal dairesinde aramalı ve yapıp ettiğiniz her şeye helal vizesi sormalısınız. Yani, korku ve endişeler, sizi sizinle yüzleşmeye sevk etmeli. Kendi hayatınızın muhasebesini yapmalısınız. Perişan hallerinize bakmalı, kırılan noktalarınızı onarmalı, çatlayan yanlarınızı sarmalı ve eksiklerinizi telafi etmeye çalışmalısınız. Aslında, tevbe de bir manada, tıpkı sehiv secdesi gibidir. Sehiv secdesi, namazdaki bir ihmal, bir terk ve bir yanılmaya karşı “cebren linnoksan”dır, yani, ondaki eksiği, gediği sarma, pansuman yapma demektir. Tevbe de, insanın şahsî hayatındaki hatalara karşı cebren linnoksandır. O da bir sargıdır; kırığı ve çatlağı sarma, bir yönüyle, kulluk anlayışını yeniden cilalama manasına gelir.

Diğer taraftan, hakikaten günahlardan ürküyor, onların öldürücülüğüne inanıyor ve akıbetinizden endişe ediyorsanız, hemen bir tevbe kurnasına koşmanız ve o günahlara tekrar dönmemek için elinizden gelen her şeyi yapmanız icap eder. Aksine, insanın tevbesiz ve amelsiz af beklemesi veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Cennet’ten dem vurması, yalancı bir recâ, boş bir kuruntu ve Allah’a karşı da bir saygısızlıktır.

Bu açıdan, bir insan, çok büyük hata ve günahlar işlese, -Allah korusun- adam öldürse, zina etse, içki içse bile, bütün bunlarla ye’se düşeceğine, hemen kendisini Cenâb-ı Hakk’ın rahmet deryasına salmalı ve tevbeye sığınmalıdır. Allah Teâlâ, her insana, onun irfan ve idrak seviyesine göre Kendisine yönelme merdiveni uzatmış; kulları için tevbe, inâbe ve evbe basamakları kurmuştur. Bir kudsî hadiste, “Ey âdemoğlu, Bana dua eder ve Benden affını istersen, günahın ne kadar çok olursa olsun onu affederim. Ey insan, günahların ufukları tutacak kadar çoğalsa ama sen yine istiğfar etsen, onun çokluğuna bakmadan günahlarını bağışlarım. Ey âdemoğlu, dünya dolusu hatayla da olsa bana ortak koşmadan huzuruma gelirsen, Ben de dünyayı dolduracak kadar mağfiretle sana muamele ederim.” buyurmuştur. Öyleyse, bir kulun günahı ne olursa olsun, ona düşen, yaptığı şeylere bir daha dönmemek, günahlardan uzak durmaya azm ü cezm ü kast eylemek ve bu kararında sağlam durmaya çalışmaktır. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişlerdir ki, bir insan yüz defa tevbesini bozmuş olsa bile, “Allah’ım, ben yine düştüm; günahımı bağışla, beni affet..” diyerek ve o çirkinliklere dönmeme hususunda kesin karar vererek bir kere daha tevbe etse, Allah onun tevbesini yüzbirinci defa da kabul eder. Evet bu hususta önemli olan, “Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (Ârâf, 7/56) mealindeki ayete uygun bir şekilde endişe duygusunu ümitle dengeleyerek O’na yalvarmaktır; “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet etsin ve Bana hakkıyla inansınlar ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) ilahî beyanına itimad ederek O’na yönelmek ve O’nun icabet edeceğine de katî inanmaktır.

Tevbenin kabul edilmesi için, gönülden pişmanlık duymak, eski hataları ürpertiyle ve büyük bir mahcubiyetle hatırlamak, ruhta meydana gelen boşlukları istiğfarla, ibadet ü tâatla doldurmak, Allah rızasına götüren yollar dışında geçen hayat için âh ü enîn edip ağlamak ve her türlü haksızlığı gidermeye çalışmak önemli hususlardır. Kul hakkı varsa onu gidermek, gıybet, haset ve su-i zan edilmişse, onlardan dolayı hakkı geçen insanlara meseleyi anlatıp haklarını helal ettirmek tevbenin mühim bir yanını teşkil eder.

Bu açıdan, “Ben günah işledim/işliyorum; dolayısıyla, artık kurtulabileceğime dair zerre kadar ümidim kalmadı” şeklindeki mülahazalar inanan bir gönlün düşünceleri olamaz. Şahsen, özellikle bazı anlarda akıbetimden çok korktuğum halde, ümitsizlik ve ye’se asla düşmedim; bundan sonra da düşmeyeceğim kanaatini taşıyorum. Çünkü, iğne deliği kadar bir aralıktan sızacak olan rahmet-i ilahiyenin bana da yeteceğine ve şu aciz kulu da zâyi etmeyeceğine inanıyorum. Yapmam gereken tek şey olduğunu zannediyorum; o da, eğer üzerimde bazı haklar olduğu hususunda gerçekten endişe duyuyorsam ve onlar o iğnenin deliğini de kapatacak gibi duruyorsa önümde, hemen onları ödemeye bakmalıyım; varsa hakkını yediğim bir insan ya da gıyabında olumsuz bazı şeyler söylediğim bir kimse, gitmeli, elini ayağını öpmeli, yalvarmalı ve “Ne olur, hakkını helal et” demeliyim. Böyle bir tevbe yolu varken ve Allah Yegâne Merhametli iken ne diye ye’se düşeyim? Ye’sin babası şeytanken, neden kendimi onun acımasız kollarına bırakayım? Hayır, M. Akif gibi, “Azmiyle, ümîdiyle yaşar hep yaşayanlar / Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar!” demeli; ayağa kalkıp doğrulmalı, elime tevbe baltasını alarak bütün günahların başını kırmalıyım.

   Tevbe etmek, sadece bazı kelimeleri söylemekle mi olur; yoksa, tevbe maksadıyla namaz kılmak, Kur’an okumak ve bir istiğfar duası yapmak da söz konusu mudur?

Aslında, tevbenin özü pişmanlıktır; tevbe etmek, içten nedâmet duyma, hata ve günahlardan dolayı gerçekten pişman olma demektir. Pişmanlık tevbedeki manadır. Fakat, manaların da bir kalıbı olur ve onların kalıbı da sözlerdir, lafızlardır. Bundan dolayı “El-elfâzu kavâlibu’l-meâni; lafızlar, manaların kalıplarıdır” denmiştir. Mesela; Cenâb-ı Hakk’a değişik şekillerde teveccüh etmek mümkündür; önemli olan O’na yönelme ve huşûdur. Fakat, namaz bu teveccüh için güzel bir kalıptır. Teveccüh o işin ruh ve manası; niyet, iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû ve sücûd ise o yönelmenin şeklidir. Şekil sadece kuru bir kalıp değildir; onun manaya kattığı ayrı bir derinlik vardır. İşte tevbenin de, bir özü ve manası olduğu gibi bir kalıbı da bulunur. Onun kalıbı da, öncelikle istiğfar ve dualardır. Özellikle, Şeddad bin Evs’den (radıyallahu anh) rivayet edilen hadisin “Seyyidü’l-İstiğfar” olarak anılan şu kısmı tevbe için önemli bir kalıptır: “Allâhümme ente Rabbî. Lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’steta’tü, eûzü bike min şerri mâ sana’tü, ebûü leke bi ni’metike aleyye ve ebûü leke bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente – Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. İman ve ubûdiyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misâkın üzereyim. Yâ Rabbi! Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Senin bana in’âm ve ihsan buyurduğun nimetleri ikrar ve i’tirâf ettiğim gibi kendi kusur ve günâhlarımı da i’tirâf ediyorum. Rabbim! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zîra, Senden başkası günâhları afv ü mağfiret edemez, yegâne Gafûr Sensin.” Bu duayı her sabah dört kere söylemek sünnet olduğuna göre, demek ki, tevbeyi kelimelerle dile getirmenin de kendine has bir önemi var.

Ayrıca, bir kısım rivayetlerde, günahlarına tevbe etmek isteyen insanın iki rekat namaz kılmasının mendub bir nafile ibadet olduğu da anlatılmaktadır. Bu namaza bazıları “tevbe namazı”, bazıları da “istiğfar namazı” demiş olsa bile, onun ismi de, o namazı kılacak insanın tevbesinin seviyesine göre değişebilir. Allah’ın emirlerine muhalefetin kalbde burkuntular hâlinde hissedilmesi ve ferdin, günahını idrak şuuruyla Hakk kapısına yönelmesi neticesinde kılınan namaza “tevbe namazı”; huzurda bulunma âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden sonra, büyük-küçük her gaflet karşısında Allah’ın rahmetine sığınma niyetiyle kılınana “inâbe namazı” ve mâsivayla alâkalı her şeyi gönülden söküp atma ve kalbi O’ndan başka her şeye kapama cehdiyle eda edilene de “evbe namazı” denebilir. Hazreti Ali (radiyallahu anh), Ebu Bekir Efendimizin şöyle dediğini rivayet eder: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Günah işleyen bir adam, hemen (sünnet ve âdâbına dikkat ederek) güzelce abdest alır, sonra iki rekat namaz kılar ve günahının mağrifetini Allah’tan dilerse, Allah ona mağrifet eder.” buyurdu. Sonra Rasûlullah şu ayeti okudu: “Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anar, günahlarının affedilmesini dilerler. Zaten günahları Allah’tan başka kim affedebilir ki? Bir de onlar, bile bile işledikleri günahlarda ısrar etmez, o günahları sürdürmezler.” (Âl-i İmran, 3/135).

Bu namazda okunacak sure ya da ayetlerle alâkalı bir tayin yapılmamıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hâcet namazında ve sabah namazının sünnetinde, genel olarak, Kâfirun ve İhlas surelerini tavsiye etmişlerdir. Bu tavsiyeye saygılı olma ve onu uygulamanın yanı başında, şahsen içimde tevbe duygusunu coşturacak ayetler okumayı tercih ettiğim zamanlar da oluyor. Mesela, bazen ilk rekatta, “De ki: “Ey mülk ve hakimiyet sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden onu çeker alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılarsın. Her türlü hayır yalnız Senin elindedir. Sen elbette her şeye kâdirsin.” (Âl-i İmran, 3/26) mealindeki ayeti ihtiva eden bir bölümü; ikinci rek’atta da, “De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, Gafûr ve Rahîm’dir.” (Zümer, 39/53) mealindeki ayetin de yer aldığı kısmı okuyorum.

Fakat, Kâfirun ve İhlas surelerinin ayrı önemi vardır. Bunların biri Tevhid-i Ubudiyetten, diğeri de Tevhid-i Uluhiyetten bahsetmektedir. Bu açıdan, onları okuyarak iki rekat namaz kılma tevbenin ruhuna daha da uygundur. Namazdan sonra ise, “Estağfirullâhe’l-Azîm el-Kerim ellezî lâ ilâhe illâ Hüve’l Hayyu’l-Kayyûm – Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan, bizâtihî var olup başkasına muhtaç bulunmayan, her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan, hayat sahibi Hayy u Kayyum ve yegâne kerem sahibi yüce Allah’tan bağışlanmamı dilerim” deyip başı yere koymak ve “Yâ Hayyu yâ Kayyûm bi rahmetike esteğîsü, eslihlî şe’ni külleh ve lâtekilni ilâ nefsi tarfete ayn – Ey Hayy u Kayyum, Senin rahmetine sığınıyorum. Benim her hâlimi ıslah eyle, göz açıp kapayıncaya kadar da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” diyerek Rahman u Rahîm’den afv ve merhamet dilenmek gerekir. Dua ve zikir kitaplarında, yoruluncaya kadar “Ya Hayyu ya Kayyum…” diye inlemenin; lafızlara manayı, ses ve soluğa da kalb heyecanlarını katarak, hatta kalbin rikkat ve inceliğini gözyaşlarıyla konuşturarak söylemenin fazileti üzerinde durulur. O hâl üzere içini dökme, sızlanma, ağlama, nedametini tam ortaya koyma ve hem hâl hem de sözle “tevbeler tevbesi” deme tavsiye edilir. Peki, neye karşı böyle bir tevbe?!. Küçücük bir bakmaya, minnacık bir lokmaya, ufacık bir kelimeciğe, anlık bir öpmeciğe ve yalan bir sözcüğe bunlardan birine, ya da herbirine öyle pişmanlık duyma ve ölesiye ağlama ki, değil birisini, bin tanesini götürebilecek çağlayanlar meydana getirerek, hepsini silip temizlemeye çalışma işte asıl tevbe!..

   “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların niyet derinliği, iç enginliği ve huşû seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur. Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini. Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselam) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı âzamı ihtizaza getirir. Melekler “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Ya Rabb!” diye sorarlar; “Bizim Yunus” cevabını alınca da, “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

İşte öyle bir inleme ve ağlama bütün günahları yuyup yıkamaya vesile olabilir. Fakat, sizin yakarışınız kendi kendinize olmalı; sesinizi ancak siz duymalısınız ve sadece Allah’a duyurmayı düşünmelisiniz. Çünkü biz bir nebî gibi masum ve masûn değiliz; görülme, duyulma ve bilinme neticesinde devrilebiliriz. Öyleyse âh u eninlerinizi ne şeytana duyurun ne de meleklere. Çığlıklarınız kalbinizden yükselsin ama yine kalbinize insin. Kalbiniz bütünüyle bir bamteli olsun; duygularınız da bir mızrab gönlünüzün sesi feryat gibi yükselsin, fakat sinenizin çeperlerini aşıp ağyara ulaşmasın, yine gönlünüzde boğulsun. Kıskanın içinizin samimiyetini; meleklere bile duyurmayın Allah’a adadığınız ses ve soluklarınızı. Rabbinizle aranızdaki sırlar hakkında çok kıskanç olun; O’ndan başka kimseye bildirmeyin, duyurmayın. O ince tavırlarınız, derin bakışlarınız ve içinizdeki derd u ızdırabınız başkalarının bulunduğu yerlerde de dökülüp saçılıyorsa ama siz farkında değilseniz, o tabiî dökülüşten dolayı muaheze olmazsınız. Fakat, duyurmama ve göstermeme iradeniz dahilinde ise, çok kıskanç olun sırlarınızı ortaya dökmeme hususunda. Rabbinizle aranızdaki sırlar sizin namusunuzdur; onları orada-burada açığa vurmak suretiyle namusunuzu fâş etmeyin.