Sorulan sorular üzerine arz etmek istediğim üçüncü husus ise, bazen soruların, soranın kendisiyle alâkalı olmasıdır.
Esasen sorulardan pek çoğu mevzu ve muhteva itibarıyla belki bir kitap, en azından bir makale yazmayı gerektirir. Ama biz burada sadece bir şüphe ve tereddüdü gidermeye matuf konuşuyoruz. Aslında, sadece sorulan sorulardan bir tanesine, gecenin tamamını hasredip üzerinde dursak bile hakkıyla cevap vermiş sayılmayız. Burada bir sorunun cevabı verildikten sonra hâlâ kafalarda tereddüt kalmışsa, daha sonraki zamanlarda, kalan tereddütler tekrar dile getirilerek sorulsa daha iyi olur.
Bunun için beklemeye de gerek yok; evet, cevabın ardından hemen anlaşılmayan yerler tekrar sorulabilir.
***
Aslında, kendini aşamamış bir insanın makam-ı fetvada bulunması ve kendisine tevcih edilen her soruya cevap vermesi çok tehlikeli bir husustur. Keşke insan kendini aşabilmiş olsa da sorulan her sorudan birkaç tanesine “Bilmiyorum” diyebilse ve sonra bilmiyorum diyebildiğinden ötürü memnun olarak tevazu gösterebilse; böyle bir sohbet Allah’ın (celle celâluhu) rızasına muvafık olur ve Resûl-i Ekrem’i de (aleyhissalâtü vesselâm) memnun eder.
Bizim gibiler de, sanki cemaatin sorduğu her soruya cevap verme mecburiyeti var gibi düşünüyor. Normalde bir nâdanlığın, cehaletin ve haddini bilmezliğin ifadesi olan bu durum gerçekten düşündürücüdür. Ama neylersin biz de yaralı bir toplum içinde neş’et etmiş bulunuyoruz. Ayrıca, soruya cevap verilmediğinde o soru cevapsızmış gibi anlaşılabilir ve bu yüzden çeşitli şüphelerin oluşmasına sebebiyet verilmiş olur.