Evet biz, vahiy ve ilham buutlu aklı esas alırız. Müşâhedeye tâbi tuttuğumuz şeylerden aklî terkipler, tahliller yapar, bu sentez ve analizlerle bir kısım neticelere varırız. Binaenaleyh müşâhede ettiğimiz şu kitab-ı kebir-i kâinat pek çok kanun ve kıstaslarıyla, olup biten hâdiselerin arkasında bir olan Allah’ın mevcudiyetini göstermektedir. Bunun gibi Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan da muhtevasının delâletiyle bir peygamberi gösteriyor ve bir olan o Allah’a delâlet ediyor.
İşin esası, kendilerini iyi yetiştirmiş insanlar, iman ve Kur’ân’la alâkalı meseleleri onlara muhtaç kafa ve gönüllere yerinde, zamanında ve en uygun şekilde götürme mecburiyetindedir. Bu noktadaki taktik hatası, arada bir nefretin meydana gelmesine sebebiyte verebilecektir. Bunun için muhtaçlara, en mükemmel ilmî kanunlar ve laboratuarın kat’î olarak ortaya koyduğu sonuçlarla anlatılacakları anlatmalıyız.
Bundan başka; anlatan, evvela anlattığı meselelerde iz’an-ı kalbe sahip olmalıdır. İki kere ikinin dört etmesi meselesinde bile bazı itirazlar olabilir. Onun için mü’min bundan daha kat’î bir kanaate sahip olmalıdır. Aksi durumda ne kadar parlak bir anlatış tarzı olsa da bu, karşı tarafta bir reaksiyona sebebiyet verebilir.
Bu hususta önemli bir esas da, karşımızdaki insanı mutlaka ilzam edip sesini kesmeye şartlanmamaktır. Mü’minin vazifesi, hakkı anlatmaktır. Bu konuda bir insanın anlatmasına reaksiyon gösteriliyorsa, onun yerine bir başkası anlatmalıdır. Zira önemli olan, yeryüzünde Allah’ın istediği hususların anlatılması ve bunların sevdirilmesidir. Bu itibarla da bunu kim yaparsa yapsın o makbuldür. Kalbi kaskatı, kendi his âleminde henüz hazır olmayan ve ruhu bu mevzuya yabancı bir insanın bu meseleleri inatçı bir adama anlatmada ısrar etmesi, onu ürkütüp uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz.