Büyük bir ehl-i tahkik bu sözü ceffelkalem kullanmaz. Bunu söyleten onun iç müşâhedeleri, kendini kontrolü ve içindeki “seyr ilallah”, “seyr fillâh” ve “seyr minallah” sülûkiyle vardığı hakikat ufkudur. Vardığı noktadan eşya ve hâdiselere bakınca, o, mevcelenen bütün eşyanın esmâ-i ilâhiyenin dalgalanmasından ibaret olduğunu görür.15 Muhalfarz o, bir an esmâ-i ilâhiyenin inkıtaa uğradığını hayal etse her şey söner gider ve onun nazarında bir humûdet hükümferma olur. Ona göre eşyanın kendi kendini koruma ve devam ettirme gücü yoksa –ki yoktur– başkasına dayalı bir varlığa nasıl var denilebilir ki? Eşyanın varlığı Allah’tandır; öyleyse hakikî var olan Allah’tır. İşte bu, derin bir mârifet ufkunun ifadesidir. Haddizatında kalben bu şekilde inkişaf eden biri “Lâ ilâhe illallah”tan hep bunu anlar. Mustafa Sabri Bey bu meseleyi ele aldığı zaman, İbn Arabî hakkında müspet veya menfi bir şey söyleyemeyeceğini ifade eder ki bu da kısmen bir lisan sıyaneti sayılır.
Bize gelince biz, zâhir kadar bâtına da inanırız. Resûl-i Ekrem’in nasıl zâhiri vardı, öyle de bir bâtını da vardır. Meselâ, bir keresinde ashabının içinde elini bir noktaya doğru uzatır ve sonra da geriye çeker. Sorarlar: “Bu neydi yâ Resûlallah?” Buyururlar: “Cennet’ten bana bir salkım uzatıldı. Şayet onu alıp size verseydim, kıyamete kadar yiyip bitiremezdiniz.”16 Zâhirî yönüyle bu, aklın alacağı bir şey değildir. Öyleyse bu, bâtın-ı Muhammedî ufkuna in’ikâs eden öbür âleme ait bir berzahî varlık ve bir misalî mevcuttur.
Dipnotlar
- 15 Bediüzzaman, Sözler s.683 (Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf, Birinci Mebhas).
- 16 Buhârî, ezan 91; Müslim, salâtü’l-küsûf 17.