Kur’ân’ın zâhiri kadar bâtını, mücmeli kadar mufassalı, muhkemine mukabil de müteşâbihi vardır. Bunların her biri farklı kalb ve ruh insanlarının birer cevelengâhıdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, sadece kafası bir çoban kafası kadar inkişaf etmemiş insanlara hitap etmemektedir. Evet, gece uykusunu terk eden ve onu kalbinin derinlikleri ölçüsünde değerlendiren kimselerin öyle bir ledünnî hayatları vardır ki, bir mübtedinin anlayışı onlara göre çoban anlayışıdır. Binaenaleyh Kur’ân’ın, onların o derin ve buudları idrak edilmez gönül ufuklarına göre de bir iması ve işareti olacaktır. Onun hem bir kitab-ı zikir hem kitab-ı fikir hem kitab-ı tefekkür ve kitab-ı ders olmasının gereği de zannediyorum işte budur.9
Ayrıca Kur’ân-ı Kerim, her seviyede herkese hitap eden bir kitaptır. O, belli bir seviyenin kitabı değildir. İbn Sina ve Farabî ondan ders aldığı gibi, şayet Sokrates Kur’ân-ı Kerim’in tilmizi olsaydı, onun da Kur’ân’dan istifade edeceği çok şeyler olacaktı. Ama o, Kur’ân’ı görmedi. Emsali belki görebilirdi fakat onlara da biz gösteremedik. Kur’ân’ın ima ve işaret ufkunda –zâhire muhalif olmamak kaydıyla– müceddit ve müçtehidînin cevelengâhı sayabileceğimiz içtihada medar olabilecek öyle hususlar vardır ki, bu ufuktan parlak dimağlar, hüşyar gönüller, uyanık hisler öyle şeyler istinbat ederler ki bizler onların bu tevilleri karşısında şaşar kalırız. Kur’ân’ı bu esaslar içinde tevil ve tefsir etmek, hadis olup olmadığı şüpheli o beyanın ruhuna zıt da değildir. Çünkü bu şekilde tefsir, tefsir usûlüne uygundur.
Dipnotlar
- 9 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.393 (Yirmi Beşinci Söz, Mukaddime).