Meselâ, وَالسَّمَۤاءَ بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ“Semayı Biz Kendi ellerimizle, çok sağlam bir şekilde bina ettik ve onu durmadan genişleten Biziz Biz.”37 diyerek ekspansiyonu (Genişleme, Büyüme Teorisi) anlatıyor Kur’ân-ı Kerim. Biz bunu teleskop başında göreceğimiz ana kadar anlayamazdık.
Şimdi, Kur’ân, kâinat genişlemesinden bahsediyorsa, bu, ona hakaret mi oluyor? Allah’ın azameti anlatılırken ilme ve fenne dair bir fezleke de anlatılsa, bunun ne mahzuru var? Kur’ân, ceninin ana karnındaki yaratılışını bütün safahatıyla anlatırsa, bu, Kur’ân için bir nakise midir? Demek ki, nüzul devrinde olmasa bile daha sonraki asırlarda tekevvün ve tedevvün edecek ilimlere ait o Mu’cizü’l-Beyan’ın bir kısım açıklamaları olacaktır. Ve Kur’ân, alanına giren bu hâdiselere parmak basacak ve onlardan bahsedecektir.
Kadim tarihten beri bilinen ebced, Selçuklu’nun elinde geliştirildi ve Osmanlı’da doruk noktaya ulaştı. Memleketlerin alınışı, büyük zatların vefatları mezar taşlarına ebced hesabıyla tarih düşürülerek bu ilim ulema arasında, üzerinde fikir yorulan bir konu hâline geldi. وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ“(Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hâsılı) yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki açık ve net olarak bu kitapta bulunmasın.”38 ferman-ı sübhanîsi konuya bir genişlik getirerek “Yaş-kuru her şey benim içimde vardır; bazen zâhiren ve sarahaten vardır bazen de kinaye yoluyla, teville, tarizle.” der.
Bundan dolayı İmam Şârânî, Kuşeyrî, Kâşânî… gibi büyük zatların hususî işaret tefsirleri vardır. Onlar Kur’ân’ın sadece işaretleriyle meşgul olmuşlar ve bu alanda eserler ortaya koymuşlardır. Tefsirin işaretle yapılan kısmı ayrı bir daldır ama,
Dipnotlar
- 37 Zâriyât sûresi, 51/47.
- 38 En’âm sûresi, 6/59.