Kur’ân’ın her âyetini asıl mânâsına hamletmek mühimdir. Bununla beraber yine usûl-i tefsire göre muhkematın yanında bir de “hafî” vardır ki, onun asıl mânâsı ilk plânda bilinmeyebilir. Bunlar, tetebbu, teemmül, tetkik ve meseleyi başka naslarla karşılaştırmayla anlaşılabilecek Kur’ânî ifadelerdir. Ayrıca bir de Kur’ân’ın “mücmel”i vardır tafsil ister, “müteşabih”i vardır mânâsı herkes tarafından hemen anlaşılmaz veya bir kısmının tetkikle, teemmülle ve çeşitli ihtimaller içinde ele alınması iktiza eder. Bundan başka mânâsı apaçık “sarih” âyetler olduğu gibi, “kinaye”li âyetler de vardır. Bunları olduğu gibi kabul etmek lâzımdır. “Hakikat”in yanı başında “mecaz” vardır ki bunları da edebiyatla iştigal edenler bilir. Binaenaleyh âyetlerin hepsini zâhire hamletmek hata olduğu gibi, âyetlerde sadece bâtınî mânâ var demek de korkunç bir ifrattır.
Zâhiriye mezhebine zâhib olan bir kısım kimseler zâhirperestlikte ifrat etmek suretiyle Kur’ânî üslûbun bir yönünü inkâr ve tezyif ettikleri gibi, Karmatîler ve Hurufîler gibi bâtıl mezhepler de Bâtınîlikte aşırı gitmek suretiyle onun diğer yönünü inkâr etmişlerdir. Evet, bir taraf her şeyi bâtın kabul ederken öbür taraf da tamamen zâhiri esas almıştır.