İçeriğe geç

İşin gerçek yönü bu olmakla beraber, peygamberlikle serfiraz kılınmış, insanlığın medar-ı iftiharı ve her şeyimizi O’na borçlu olduğumuz bir Zât’ı ele alırken, O’nun tasavvurlarını, düşüncelerini, Allah’la olan münasebetlerini hesaba katmadan O’nu sırf o döneme ait kriterlerle ele almamız fevkalâde saygısızlık olur. Hatta değil İnsanlığın İftihar Tablosu’nu, O’nun sadık bendeleri kabul ettiğimiz ashab-ı kiramı dahi kendimizi esas alarak değerlendiremeyiz. Bir hadislerinde Allah Resûlü: “Allah beni seçtiği gibi ashabımı da seçti.”2 buyurarak kıyamete kadar tek din olan İslâm’ın temsilcilerinin seçme insanlar olduğuna dikkatleri çekmiş ve bizi temkine çağırmıştır. Elbette onlardan da bir kısım hatalara düşenler olmuş ve yer yer gaflet yaşayanlar bulunmuştur. Ancak onlar, Allah Resûlü’ne arkadaşlık etmiş olmaları, sürekli vahiy sağanağıyla sulanmış, peygamber boyasıyla boyanmış olmaları açısından değerler üstü değere sahiptirler. Dolayısıyla onları da cahiliye kriterleri ile değerlendiremeyiz. Kur’ân, “Onlardan sonra gelenler, “Ey kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle, içimizde mü’minlere karşı hiçbir kin bırakma. Duamızı kabul buyur yâ Rabbena; çünkü Sen Rauf’sun, Rahîm’sin: Şefkat ve ihsanın son derece fazladır.”3 buyurmakla onları ele alıp değerlendirmede bizlere edep dersi vermektedir. Allah Resûlü de aynı şekilde: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (sizden) biriniz, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e (yaklaşık 875 gr) hatta yarım müdd’e bile mukabil gelemez.”4 buyuruyor.

3