Yine aynı ruh insanlarından biri sayılan Selahaddin Eyyûbî de üzerinde durulmaya değer. Mescid-i Aksâ esaret altındadır. Bu durum koca sultanı çok rahatsız etmektedir. İşte böyle bir hâlin hasıl ettiği sıkıntılarla o, âdeta gülmeyi unutmuştur. Bir gün cuma namazında hatip, sultanı kastederek, tebessümün fazileti hakkında bir hutbe irad eder ve Selahaddin’de tebessüm duygusu uyarmaya çalışır. Hutbede kastedilen şahsın kendisi olduğunu anlayan Selahaddin Eyyûbî, cami çıkışında imam efendiye dönerek şunları söyler: “Hocam öyle zannediyorum hutbenizde bana nasihat ettiniz. Ama Allah aşkına söyler misiniz, Mescid-i Aksâ esaret altında iken ben nasıl gülebilirim?”
Başka bir ruh insanı olan şair-i şehîrimiz Mehmet Âkif, İstanbul’un işgali esnasında Mescid-i Aksa ile aynı kaderi paylaşan Ayasofya’nın boynundaki zinciri, âdeta kendi boynunda hisseder ve hicranla şöyle mırıldanır:
“Umar mıydın ki: Mâbetler, ibâdetler yetîm olsun, Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun? Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler, Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer? Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb? Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb? Umar mıydın: O taş taş devrilen, bünyân-ı mersûsun, Şu vîran kubbelerden böyle son feryâdı dem tutsun?”
Bu itibarla, her ruh insanı, gönül verdiği o yüce mefkûresini gerçekleştireceği âna kadar, tebessümü bile kendisine çok görmeli ve daima hüzün ve kederle iki büklüm olmalı, “sabr-ı cemil”le oturup kalkmalıdır.