Bakın asrın ruh ve beyin mimarına; o bir taraftan ümitşiken olmamak ve mübtedilerin kapıdan girmelerini sağlamak için “Takva; ferâizi yerine getirmek, kebâiri terk etmektir.” derken, öte taraftan da “Her Nur talebesinin bir ölçüde a’zamî takvayı, a’zamî zühdü, a’zamî vilâyeti, a’zamî ihlâsı yakalama cehdi olmalıdır.” der. Yani, ilki bu işin asgarîsidir, hedef ise a’zamîyi yakalamaktır… Evet işin başındaki o zat, şöhret yanı başına kadar geldiği zaman onu ayağın ucuyla itmiş, “Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Eğer o belâya düşersen إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّٓا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ de, kurtul!” demiş ve muvakkaten o işin rüyasını görmüş, rüyada onun ne büyük bir afet olduğuna şahit olmuş, sonra da hakikat âleminde ona karşı tavır alıp ihlâs ile, zühd ile, vera ile, o virüsü imha etme yolunu göstermiştir.
Evet, yılanların, çıyanların etrafını sarıp bir hayat boyu kendisini tehdit etmelerine mukabil korku onun ruhuna hiç misafir olmamıştır. Zira o, korkunun her çeşidine karşı savunma mekanizmasını çok iyi ayarlamıştır.
Sadece o mu? Elbette hayır. Bakın bu çizgide hayatını sürdüren Seyyid Kutub’a; hapishanede Nâsır’dan özür dilemesi istendiğinde “Bir mü’min, kâfirden özür dilemez.” demiştir ve dilememiştir. Ne güzel ifade eder Alvar İmamı: