Evet, millet ve din yolunda hizmet, hak âşığı ve vatanperver bir insanın tabiatının ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Yalnız böyle bir noktaya gelinceye kadar çeşitli merhaleleri aşmak gerekir. Meselâ namaz mü’minin en ciddî işidir. Fakat namaza ilk başlayan bir insan onu ciddî olarak eda etme hususunda evvelâ kendini biraz zorlar. Böyle bir ciddiyeti yakalayabilmek için belki yıllarca temrinat yapar ve en sonunda huşû ile namaz kılmaya muvaffak olur. Hatta eskiler bir adamın Allah’la irtibatının derecesini anlamak için onun namazdaki yatıp kalkışına, temkinine, Allah karşısında samimiyetle duruşuna bakar ve ona göre hüküm verirlerdi.
Ancak kazanılan böyle bir son merhalenin, belki yıllar süren bir temrinat meyvesi olduğu unutulmamalıdır. İlk kez oruç tutan bir kimse, iftar vaktine kavuşuncaya kadar akla karayı seçer. Fakat daha sonra tuttuğu oruçlarda bu ilk günkü kadar zorlanmadığı da bir gerçektir. Zira o artık oruçla bütünleşmiştir. İlk kez zekât verdiğinde “Yüreğim çıktı, gitti; neredeyse öleyazacaktım!” diyen insanlar, daha sonraları öyle bir hâle gelirler ki, Allah yolunda infak fırsatları doğduğu hâlde yardıma çağırılmayacak olurlarsa “Beni neden nasipsiz bırakıyorsunuz, nedir bana kastınız?” demeye başlar ve bu defa zekât vermedikleri için öleyazacak hâle gelirler. Zira artık onlar da vermeye alışmışlardır. İşte bu son nokta zekâtla bütünleşmenin ifadesidir.