İçeriğe geç

Binaenaleyh biz, her türlü görenek ve tiryakiliğe karşı tavır belirlemek ve yığınların hislerini, iştihalarını kabartacak davranışlarından kaçınmak zorundayız. İslâm’ın bu mevzuda da ortaya koyduğu bir denge söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim, “Yakınına, düşküne, yolcuya hakkını ver! Elindekileri saçıp savurma!”24 buyuruyor. Vereceksin ve verdiğinin de o kişinin sendeki hakkı olduğunu bilecek ve asla minnet etmeyeceksin.

Evet, herkes, kendi yakınına, yakınında gördüğü, bildiği yoksula alın teriyle kazandığı şeyden infak etme mecburiyetindedir. Zira her kazancın içinde onun sa’yinin semeresi olması itibarıyla şahsın hakkı bir ise, o şahsı yaratan, ona güç ve kuvvet veren, onu bu Cennet gibi dünyada sayısız nimetlerle serfiraz kılan Hz. Allah’ın hakkı bindir, zira mülk Allah’ındır.

“Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur.” Öyleyse, mü’min hem verecek hem de ardından Allah’a hamd edecektir.

İçtimaî hayatı meydana getiren fertler bir vücudun uzuvları gibidirler. Nasıl ki, uzuvlardan birinde meydana gelen arıza bütün vücutta kendini hissettirir; öyle de, İslâmî toplum, mutlaka muhtaç olan her ferdin yardımına koşmalı ve onun yanında olduğunu göstermelidir.25

Zannediyorum, böyle bir anlayışa kilitlenmiş cemaat arasında, ayrıca sigortalar tesis etmeye, falandan filandan yardım dilenmeye lüzum kalmayacaktır. Çünkü ta baştan bütünüyle Müslümanlar, birbirlerinin ihtiyaçlarını tekeffül etmiş gibidirler.

Evet, her mü’min âdeta bir diğerinin sigortası mesabesindedir. Ondaki inilti aynen diğer mü’minin kalbinde de mâkes bulup bir inilti meydana getirecek olduktan sonra, yeni sığınak ve yeni desteklere ihtiyaç olmasa gerek. Zira her mü’min, ferden ferda (tek tek) böyle bir teminatın temsilcisidir.

333