Şöyle ki; sıcak bir mevsimde, kıtlığın hükümfermâ olduğu bir dönemde, Bizans’a karşı harp değil de, bu coğrafyada başkalarının da bulunduğunu gösterme ve onlara gözdağı verme türünden, arkasına aldığı, o dünyayı istihkâr eden cemaatiyle Mefhar-i Mevcudat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çöllere yeni bir velvele salmak istemişti.
Aslında tam ağustos ayında ve meyvelerin, çiçeklerin insana tebessüm ettiği bir dönemde ve sahabenin işiyle-gücüyle meşgul olduğu bir hengâmda sefere davet olunmak oldukça ağır bir teklifti.
Ne var ki, hiç kimse bunu ağır kabul etmemişti. Herkes, seve seve bu ağır, ağır olduğu kadar da çok sevaplı yolculuğa hemen çıkıvermişti. Yalnız böyle bir hareket için gerekli bir teçhizata ihtiyaç olduğu da açıktı. Onun için de Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), meseleyi halkın hiss-i semâhatına (cömertlik duygusuna) arz etti ve bu hususta da onların olurunu aldı.
Her zaman hayır adına yarışan bu insanlar, böyle sıcak bir çağrıya bütün varlıklarıyla “Evet!” dediler. Bu “Evet!” deyiş farklı farklı olmuştu: Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bütün mal varlığını getirmiş, Hz. Ömer (radıyallâhu anh) servetinin yarısını takdim etmişti.