Bu hususu avamîleştirip şöyle bir misalle izah edebiliriz: Çok mükemmel bir makine düşünün ki, daha sonra bu makinenin bazı parçaları bozulmuş olsun. Şimdi eğer siz, kalkar o parçanın orijinali yerine, altın veya gümüş dahi olsa, alâkası olmayan bir parçayı takarsanız, hem makineyi çalıştıramaz hem de hiç alâkası olmayan bir parçayı oraya yerleştirmekle, o makinenin düzeltilmesini geciktirmiş olursunuz. Hâlbuki oraya, mutlaka bozulan parçanın sağlam olanını takmalıydınız. Zira, fabrikadan çıkarken o makineyi meydana getiren parçalar ancak onunla omuz omuza verip bir bütünlük temin edebileceklerdir.
İşte iktisadî sistemi de böyle bir bütün olarak ele almak mecburiyetindeyiz. Kapitalist düzenin iktisadî çarkına, İslâm’dan bazı parçalar yerleştirmekle asla istenen netice elde edilemez. Bâtıl sistemlerin doğurup ürettiği dertlere, teker teker ve müstakil olarak İslâm’dan çare aramak da doğru değildir. Zira meydana gelen dertler, daha önceki bazı yanlışlıkların neticesidir.
Öyle ise, İslâm’ı bir bütün olarak ele alıp hayatın her sahasına teşmil etmek ve onu bir bütün olarak yaşamak lâzımdır ki, bir kısım boşluklara takılma olmasın.
Durum böyle olunca, zannediyorum, bütünüyle iktisadî hayata ait faktörleri ve müesseseleri içtimaî hayata hâkim kılıp, kalb ve ruh selâmetine erdikten sonra, israf kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Evet, istek ve talep olmayınca arz da olmayacaktır. İstihlâk olmayınca o istikametteki gereksiz istihsal de duracaktır.
Bu sayede, üretim ve tüketim noktasındaki bir âhenkli gelişme içinde, istihdam problemi de tabiî olarak kendi kendine çözülecektir. Çünkü lüks ve israftaki kısılmadan kaynaklanan istihdam daralması, toplum yararına yapılacak yatırım harcamalarına dönüşerek, hem bu yolla istihdam artışına yol açacak hem gelirin adil dağılımını sağlayarak tüketimde eşitliği netice verecektir.