İçeriğe geç

“O kadar susamıştık ki, vaha kenarlarındaki bir kısım otları topluyor, sıkıyor ve damlayan birkaç katreyi dilimize dudağımıza sürüyor ve susuzluğumuzu gidermeye çalışıyorduk. Hatta susuzluktan develeri boğazlıyor ve hörgüçlerinde biriken suyu içiyorduk.”

Bu kadar susamış olmalarına ve bu kadar şiddetli sıcağa, açlığa, hatta çok defa ağızlarına götürecek bir tek hurma bulamamalarına rağmen bir fırtına gibi Bizans önlerinde esmişler ve Bizanslıların kalblerine korkular salmış, sonra da hiçbir zarara maruz olmadan ve yolda takılıp-kalmadan tekrar geriye dönmüşlerdi.

Hacca gidenler, oranın temmuz veya ağustos aylarındaki sıcaklığını çok iyi bilirler. Hararetin gölgede 60-70 dereceye ulaştığı ve hiçbir esintinin bulunmadığı, insanlar ayaklarını taşa basarken ateşten korlar üzerine basıyor gibi ürperdikleri bir zemin ve zamanda, o korkunç çölü kat’etme tehâlükü öyle müthiş bir hâdisedir ki, böyle bir şey sahabeden başkasının da yapacağı iş değildir.

Şâyân-ı dikkattir, bu kadar ağır şerait altında hiçbir sahabi, “Bizi nereye götürüyorsun? Niçin gidiyoruz?” dememiştir. Aksine, geriye kalmış olanlardan Ebû Heysem ve Ebû Zer (radıyallâhu anh) hazretleri gibileri, sırtlarına eşyalarını vurmuş, koştura koştura arkadan Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yetişmişlerdir ki, böyle bir durum insanlık tarihinde ender hâdiselerdendir.

Evet, Medine’den kendilerine doğru kopup gelen bir toz bulutu Resûl-i Ekrem’e gösterilince, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ebû Zer olsa gerek!” buyurur ve toz bulutu dağıtılınca da içinden Ebû Zer çıkıverir. Allah Resûlü de ona hâl ve istikbalini haber veren bir mukabelede bulunarak, “Allah Ebû Zer’e merhamet etsin! O, yalnız yaşayacak, yalnız gezecek ve yalnız ölecek!” buyurur.22

326