Burada dolaylı olarak şu hususu ifadede yarar görüyorum: Filozofların “Künh-ü Bârî, nâkâbil-i idrâktir.” şeklindeki ifadeleri bir mevcud-u meçhulü işaretlemektedir. Evet, bazı muhakkik ve mütefekkirler, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının şöyle-böyle bilinebileceğine dair bir hükme varmışlarsa da, –esas itibarıyla biz, ilâhî sıfatlar karşısında dahi “hayret”te bulunuyoruz.– Zât-ı Baht hakkında bir şey söylemekten kaçınmışlardır. Evet Allah (celle celâluhu), “isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhât, Zât’ıyla nâkâbil-i idrâk” diye tarif edebileceğimiz bir mevcud-u meçhuldür. Yukarıda temas ettiğimiz gibi aslında biz, sıfât-ı Bârî’yi de tam bildiğimizi söyleyemeyiz.
Kur’ân-ı Kerim ve sair vahy-i ilâhîye gelince bunlar, Cenab-ı Hakk’ın “Kelâm” sıfatının tecellilerinden ibarettir. Dolayısıyla biz, Kelâm sıfatından gelen her şeye de hakkıyla muttali olduğumuzu iddia edemeyiz. Kitabullah’ı ne kadar bilirsek bilelim, bizim bilgilerimizin ötesinde, menbaına râci olması itibarıyla bilemediğimiz pek çok şey vardır. Diğer bir ifadeyle, nasıl ki, künh-ü Bârî, nâkâbil-i idrâktır, aynen onun gibi Kelâm sıfatı ve Kelâm sıfatının mazharı bir kelâm-ı ilâhî –Kur’ân-ı Kerim– de “künhü itibarıyla nâkâbil-i idrâktir” ve onda da bizim bildiklerimizin yanında bilemeyeceğimiz pek çok husus vardır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim, malumiyeti içinde meçhuldür ve meçhuliyeti içinde bizim bildiğimiz pek çok şeyin bulunduğu da bir gerçektir.