Bundan da anlaşılmaktadır ki, her devre belli bir düşünce hâkim olmuş ve o devrin fikirleri az-çok bununla yoğrulmuştur. Bu mülâhaza ile denebilir ki, bugünün hastalığı, eşya ve hâdiselere materyalist bir perspektiften bakmak olduğu gibi, cahiliye asrının marazı da her şeyi şüphe ve tereddüt zaviyesinden değerlendirmekti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara mucizevî bir kitap takdim etmiş olmasına rağmen onların fikir ve nazarları tereddüt ve şüphecilikle malûl ve hasta olduğundan o Hakikat Güneşi’ni, o Şems-i Sermedî’yi görememiş ve O’nun nuranî tecellisine muttali olamamışlardı. Şüpheciliğin böylesine dorukta olduğu bir dönemde Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) için olmasa da tâli muhatapların kafasına Kur’ân’a karşı böyle bir şüphe esintisi gelebilirdi. İşte buna meydan vermemek için Cenab-ı Hak, لَا رَيْبَ فِيهِ “Ne kadar şüphe cinsi varsa hiçbiri Kur’ân-ı Kerim için söz konusu değildir.” buyurarak, onları ve bizi bu türlü şeytanî düşüncelere karşı tedebbür, tefekkür ve teyakkuza sevk etmektedir.
Bu âyetin ilk muhatabı bizzat Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Biz Kur’ân-ı Kerim’in içini tetkik ettiğimiz zaman, ancak derin bir tefekkürden sonra onda hiçbir şek ve şüphenin bulunmadığını bir ölçüde sezebiliriz. Ancak Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) bakan yönüyle durum aynı değildir. Burada insanın aklına, “İçinde hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmamasına rağmen âyetin ilk muhatabı olan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben لَا رَيْبَ فِيهِ buyrulması nasıl anlaşılmalıdır?” şeklinde bir soru gelebilir.