İçeriğe geç

Mesela, tefsirlerin hemen hepsinde Arap şairinin قُلْتُ لَهَا قِفِي فَقَالَتْ قَافُ “Ben ona (sevgiliye) “dur” dedim. O da bana “durdum” dedi.” sözü bu mevzuya misal olarak gösterilmektedir. Bu sözde kâfiye olarak mısranın sonunda gelen قَافُ (ق)muhtasarı, aslında وَقَفْتُ kelimesinin kısaltılmış şeklidir ve bu, bütün Arap dünyasında bilinen bir ifade tarzıdır. Burada şairin muhatabı, وَقَفْتُ yerine sadece قَافُ demekle iktifa etmiştir. Yani cevap, bir ق (kâf) harfiyle ifade edilmiştir. Aslında bu durumu hemen hemen bütün dillerde görmek mümkündür. Bunun gibi, bazen yazıda kısaltmalara gidilir ve mesela şair-i şehîrlerimiz Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek’in isimleri kısaltılarak M. A. Ersoy, N. F. Kısakürek şeklinde yazılır. Evet, bu açıdan bakıldığında da Kur’ân-ı Kerim’de 14 sûre-i celîlenin başında zikredilen mukattaa harflerinin mânâsız olduğunu düşünmek doğru olmasa gerek.

Bir başka açıdan “Elif, Lâm, Mîm”, bir malum-u meçhulü anlatır. İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i derinlemesine incelediğinde pek çok hakikate âşina olur. Fakat nasıl ki, çeşitli ilimlerde ihtisas yapanların, bilmedikleri hususlar karşısında, “Biz açtığımız her malum sahanın ötesinde bir meçhulle karşı karşıya kalıyoruz; bildiğimiz şeyler, daima bizim karşımıza bilmediğimiz pek çok yeni şey çıkarıyor.” demeleri gibi, hurûf-u mukattaa ile karşılaşan bir kişi de, Kur’ân-ı Kerim’in içindeki bütün sırları ve hakikatleri öğrense de, hakkıyla onun iç derinliği ve ledünniyatına vâkıf olamayacağını, bildiği şeylerin, bilmediği nice şeyleri gösterdiğini idrâk ederek Kur’ân karşısında her zaman aczini ifade etme durumunda kalacaktır.

90