Yine sahih nakille, Mekke’nin fethi sırasında Hazreti Bilâl-i Habeşî, Kâbe’nin damına çıkıp ezan okumuş. Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Süfyan, Attab İbni Esîd ve Hâris İbni Hişam oturmuş, konuşuyorlarmış. Attab şöyle demiş: “Ne mutlu babam Esîd’e ki bugünü görmedi.” Hâris demiş ki: “Muhammed, müezzin yapacak bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı?” Hazreti Bilâl-i Habeşî’yle alay etmiş. Ebû Süfyan ise “Ben korkarım, bir şey demeyeceğim. Kimse olmasa da, şu Bathâ’nın taşları ona haber verir, o bilir.” demiş. Hakikaten, biraz sonra Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) onlara rast gelmiş, konuştuklarını harfiyen söylemiş. O vakit Attab ile Hâris şehadet getirip Müslüman olmuşlar.
İşte, ey zavallı inkârcı! Peygamber'i (aleyhissalâtü vesselam) tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in büyüklerinden iki inatçı, Resûl-u Ekrem’in gayb âleminden bir tek haberiyle imana geldiler. Kalbin ne kadar bozulmuş ki, bu gaybî haber gibi manevî tevatür derecesindeki binlerce mucizeyi işitiyor, yine de tam ikna olmuyorsun. Her neyse, asıl konuya dönüyoruz.
Yine sahih nakille, Bedir Savaşı’nda henüz Müslüman olmayan Hazreti Abbas, sahabilerin eline esir düştüğü vakit, kurtuluş fidyesi istenmiş. O da demiş ki: “Param yok.” Hazreti Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurmuş: “Hanımın Ümmü Fadl’ın yanında şu kadar parayı filan yere bırakmışsın.” Hazreti Abbas tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sırdı.” demiş. O vakit tam imanı kazanıp Müslüman olmuş.
Hem kesin ve sahih nakille, zararlı bir sihirbaz olan Lebid bin A’sam adlı Yahudi, Resûl-u Ekrem’e (aleyhissalâtü vesselam) sıkıntı vermek için acayip ve tesirli bir sihir yapmış. Bir tarağa saç telleri sarmış, üstüne sihir yapıp onu bir kuyuya atmış. Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam), Hazreti Ali’ye ve sahabilere buyurmuş ki: “Gidiniz, filan kuyudan bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz.” Gitmiş, aynen bulup getirmişler. Her bir saç teli açıldıkça Resûl-u Ekrem’in de (aleyhissalâtü vesselam)
Dipnotlar
- Bkz. İbni Hişâm, es-Sîratü’n-Nebeviyye 5/75-76; el-Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl 1/347; İbni Kesîr, el-Bidâye 4/303.
- Bkz. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 1/353; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6/322.