Görüldüğü gibi bütün bunlar belli yerlere konulmuş; bazılarına evveliyet, bazılarına da âhiriyet (sona bırakma) takdir edilmiştir. O hâlde benzer dönemler itibarıyla da usûl ve ümmühâta ait meselelerin öne alınarak değerlendirmeye gidilmesi fıkıh metodolojisine uygun bir tavır olsa gerek. Böyle yapmak –hâşâ- içkiye, faize, tefeciliğe mubah, tesettüre gereksiz demek değildir. Aksine onlardan evvel anlatılacak çok daha önemli şeyler var demektir. Zamanla diğer yasakların zararları anlatıldığı ve bu zararlar, faydalar insanlar tarafından bizzat müşâhede edildiği zaman, zaten onlara karşı tedbir alınıp belli sınırlamalar getirilecek ya da tamamen yasak edilecektir. Aslında günümüzde de bu tür çabaları görmek mümkündür; meselâ içkinin, uyuşturucunun zararları görüldükçe yasak ediliyor ya da en azından onlarla alâkalı belli sınırlamalar getiriliyor. Zamanla gelişen yeni bakış açıları, keza zamanın ortaya koyduğu yorumlarla bir gün her türlü fuhşiyat ve ahlâksızlığın da zapturapt altına alınacağına inanıyorum. Demek toplum, İslâm’ın bu ve benzeri konulardaki talimatlarını da benimseyebiliyor. Bu da, bu işi dinî gayretinden dolayı yapan kimselerin işlerini büyük ölçüde kolaylaştırıyor ve daha rahat yürümelerini sağlıyor.
Çağın önemli mütefekkirlerinden birinin bu mevzuda acı bir itirafı vardır. O, “Biz iman ve İslâm adına değişik şeylere teşebbüs ettik, ama yanılmışız. Bu milletin öncelikle imana ihtiyacı varmış…” der. Evet, insanların ne ile karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, her şeye rağmen dinlerinden dönmeyecek kadar sağlam bir inanca, ahireti dünya yamaçlarında geziyor gibi görmeye ve her gün bu yakîni daha da artırıp katlamaya, dininden taviz verip bozgunculuk yapmayacak kadar bu mevzuda metanete ihtiyaçları var.