Asrımıza gelinceye kadar bu hep böyle olmuştur. Yer yer bu durumdan saptırılmaya çalışılmış, bâtıl mezhepler zuhur etmiş, içtihatlarda bir kısım yanlışlıklar yapılmıştır ama asrımızda hezimeti bütün dehşetiyle iliklerimize kadar yaşamaya başlayınca, içimizde bir kısım çare arayıcılar ve kendi imkânlarına göre tecdide benzer şeyler yapmak isteyenler zuhur etmiş; bunlar da nazarlarımızı doğrudan doğruya Kitap, Sünnet ve icmaa çevirmiş, yeniden bir şekillenmenin, yeniden kendimizi bulup kendimizi yenilemenin lüzumu üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bir yönüyle az buçuk Batı’nın tesirinde yetişen, biraz da Batı düşünce ve felsefesine tercüman olan Muhammed Abduh, Reşid Rıza’dan, Cemaleddin Afganî’ye ondan büyük bir nispette hakikati temsil eden Şiblî’lere kadar, onlardan büyük bir nispette İslâmiyet’e sadakat içinde bulunan Nedvîlere, Mevdudî’lere kadar hep yeniden Kur’ân’ı ve Sünnet’i söyletme, dile getirme ve Kur’ân ile Sünnet’in aydınlatıcı tayfları altında kendimizi bulma ve yenileme hareketleri, hamlesi, gayretleri, çığırı açılmıştır… Bir taraftan Kitap ve Sünnet’in aydınlatıcı tayfları altında, diğer taraftan selef-i salihînin gayet safiyane her devrin derdine derman olabilecek saf ve hâlis içtihatları bir araya getirilip değerlendirilerek, bunların içinde İslâm’ın özünü bulup yaşama imkânına kavuşma düşünülmüştür. Zaten o istikamette bir gelişme vardır ve gençlerimiz de daha ziyade ona karşı bir hâhiş izhar etmektedirler.